Diyanetin 213 soruya verdiği cevap

İsimli konu WH 'İslam ve Din Kültürü' kategorisinde, ¦Żακκυм¦ üyesi tarafından 24 Mayıs 2010 tarihinde yazılmıştır. Konu Özeti: Diyanetin 213 soruya verdiği cevap. Diyanetin 213 soruya verdiği cevap 1- Küllî ve Cüz'î irade ne demektir, açıklar mısınız? İrade: istemek, dilemek, seçmek, iki veya daha çok... öyle soruya böyle cevap soruya cevap ...

  1. Diyanetin 213 soruya verdiği cevap
    1- Küllî ve Cüz'î irade ne demektir, açıklar mısınız?
    İrade: istemek, dilemek, seçmek, iki veya daha çok alternatiflerden birine karar vermek demektir.
    Allahu Teala'nın "irade" sıfatı vardır. Allahu Teala'nın iradesi demek, Allah'ın, mümkinattan her birini, sonsuz hallerden ve vakitlerden birine tayin ve tahsis buyurması demektir.
    Burada geçen "mümkinat"tan maksat, olmasını veya olmamasını, varlığını veya yokluğunu aklın caiz gördüğü şeylerdir. İşte bu şeylerin varlığına veya yokluğuna, olmasına veya olmamasına karar vermek Allahu Teala'nın iradesini ilgilendiren bir husustur; buna karar vermek Allah'ın işidir. Bu kararın kaynağı da Allah'ın "irade" sıfatıdır. Bu iradeye "irade-i ilahiyye=ilahî irade" denir.
    Bir de Allah'ın kullarına verdiği bir "irade" vardır ki, kul, kendisini ilgilendiren, kendi yaptığı işlerde bu iradesini kullanarak karar verir. İşte irade-i külliyye ve irade-i cüz'iyye terimleri, kula ait olan bu irade ile ilgilidir. Şöyle ki:
    Kulda bi'l-kuvve mevcut olan irade gücüne "küllî irade" denir. Bu irade kullanılmaya hazır olan, ancak henüz kullanılmayan "potansiyel irade" demektir. Bu durumdaki iradenin herhangi bir olaya yönelme, herhangi bir şeyin olmasına veya olmamasına karar verme gibi bir işlevi yoktur; yani bu irade, insanın fiilen kullanmadığı bir iradedir. Dolayısıyla insan, kullanmadığı böyle bir iradeden sorumlu da değildir.
    Cüz'î irade ise, küllî iradenin, başka bir ifade ile irade gücünün kullanılmasıdır; yani herhangi bir şeyin yapılması veya yapılmaması şıklarından birinin tercihidir. İşte insanı sorumlu kılan, bu iradedir. Şayet insan küllî iradesini, cüz'î irade haline getirirse, yani, irade gücünü kullanarak herhangi bir şeye karar verirse ve verdiği bu kararın gereğini yaparsa, işte insan bu yaptığından dolayı sevap veya günah kazanır; yaptığı Allah'ın rızasına uygunsa mükafat görür; değilse ceza görür.
    Bir de bu terimlere benzer "kudret-i külliyye" ve "kudret-i cüz'iyye" terimleri vardır ve bunlar da insandaki "kudret" sıfatıyla ilgilidir. Bunlardan "kudret-i külliyye" insandaki potansiyel kudret sıfatını, yani bu sıfatın herhangi bir olaya yönelmemiş, ortaya çıkmamış halini, kudret-i cüz'iyye de bu kudret sıfatının herhangi bir olayda kullanılma durumunu ifade eder.
    2- Ecel nedir? Ömür kısalır ya da uzar mı?
    Ecel, kelime olarak mutlak vakit, bir şeyin müddeti veya bir şeyin müddetinin sonu anlamındadır. Daha sonra bu kelime insan ömrünün sonu anlamında kullanılmış ve bu manada meşhur olmuştur. Ecel hayatın son bulması ve ölümün gerçekleştiği zamandır. Bu anlamı ile her canlı için tek bir ecel vardır. Bu ecel Allah'ın kaza ve takdiriyle olup, asla değişmez. Belirlenen ecel, vaktinden ne önce gelebilir ne de o vakitten sonraya kalabilir. Bu hususla ilgili Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır. "Her ümmetin takdir edilmiş bir eceli vardır.
    Ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri kalırlar, ne de ileri giderler." (Yunus suresi, ayet: 49)
    Ehli Sünnetin görüşüne göre öldürülen kişi kendi eceliyle ölmüştür. Katilin öldürmesi ile o kişinin eceli değişmiş ve ömrü kısalmış olmaz. Ecel, hayatın tereddütsüz ve kesin olarak son bulduğu zamandır. Katilin mes'ul olması, Allah'ın kesin olarak yasakladığı cana kıyma yasağını işlemiş olmasındandır.
    3- Son nefeste yapılan tevbe makbul müdür?
    Bütün günahlardan tevbe etmek ve tevbeyi geciktirmemek gerekir. Fakat tevbe kapısı, can boğaza gelinceye kadar açıktır. Bu konuda Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: "Bir kul can çekişmeye başlamadıkça Allahu Teala onun tevbesini kabul eder" buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerif, ruhu boğazına gelmeden, can çekişmeye başlamadan kulun tevbesinin kabul olunacağını bildirmektedır, Aksi takdirde can boğaza gelip, hayattan ümit kesilip ahiret ahvalinin görülmeğe başlandığı zaman, yapılan tevbe ise geçerli değildir. Bu hususta Allahu Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Kötülükleri yapıp yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca: "Ben şimdi tevbe ettim" diyenler ile kafir olarak ölünler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acıklı bir azap hazırladık." (Nisa, 18)
    4- Tecdidi iman ve nikah ne zaman lazımdır?
    Dinden olduğu kesinlikle bilinen şeylerden birini inkar veya dini hükümleri alaya almak; dine, imana sövmek... gibi küfrü gerektiren söz ve davranışlarda bulunmadıkça "tecdid-i iman ve tecdid-i nikah" gerekmez.
    Bir Müslüman, Allah korusun, küfrü gerektiren bir davranışta bulunursa, tevbe istiğfar ederek imanını ve evli ise nikahını yenilemesi gerekir.
    5- Şefaat var mıdır? Nerede ve nasıl olacaktır?
    Şefaat, suçlu veya yardıma muhtaç veya iyiliğe layık olanlar hakkında af, iyilik ve lutuf ricasında bulunmak demektir.
    Ahirette şefaatın varlığı, ayet ve tevatüre varan sahih hadis-i şeriflerle sabittir. (El-Bakara, 123; Taha, 109; Sebe, 23; Gafir, 18; Muharnmed, 19; Müddessir, 48 ve daha bazı ayetler.)
    Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in kıyamet gününde, bütün mahşer halkının, mahşer yerinin şiddet ve dehşetinden kurtulması ve bir an evvel hesabın kolayca görülmesi için büyük ve umumî şefaatı vardır. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in bu büyük şefaatından başka, azabı haketmiş bazı mü'minlerin cehennemden kurtulması, bazı mü'minlerin hesaba çekilmeden cennete girmesi, cennete giren mü'minlerin derecelerinin yükseltilmesi gibi şefaatleri de olacaktır. Bu şefaatlardan en fazla istifade edeceklerin de kamil ve muhlis mü'minler olduğunda şüphe yoktur.
    Mahşerden sonra da her peygambere Cenab-ı Hak tarafından kendi ümmeti hakkında şefaat izni verileceği gibi şehitlerin ve salih kişilerin de şefaat etmelerine izin verilecektir. Fiilen cehenneme girmiş günahkarların cehennemden çıkarılması için Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in şefaatı olacağı gibi bazı ehl-i cennetin de şefaatleri olacaktır.
    6- İslam'ın bazı şartlarını yerine getirmeyene kafir denir mi?
    Ehl-i Sünnet inancına göre, amel imandan cüz değildir. Bu itibarla, dinden olduğu kesinlikle bilinen hükümlerin aslını inkar etmemek şartı ile, bir kimsenin dinî hükümlere riayet etmemesi, onu din sınırları dışına çıkarmasa da şüphesiz, dinin emir ve yasaklarına uymayan bu kişi günahkar olur. Günahı karşılığında tevbe etmez veya Allah Teala meccanen affetmezse cezasını çeker.
    7- Kabir azabı var mıdır? Nasıl izah edile-bilir? Öldükten sonra ruhun durumu?
    Kabir azabı vardır ve haktır. Buna delalet eden ayetler olduğu gibi tevatür derecesine varan hadis-i şerifler de vardır. (İbrahim Süresi, 27; Taha Suresi, 24;Mü'min Suresi, 46)
    . Kabir hayatı ve kabir azabı sözü ile, cesedin defnedildiği yer ve bu yerde gördüğü azab kasdedilmez. Bundan maksat, ölümden sonra mahşerde tekrar dirilişe kadar geçecek zaman içindeki mutlu bir hayat veya azaptır. Her ölü, ister bir kabre defnedilsin, ister denizlerin derinliklerinde kaybolup gitsin, isterse hayvanlar tarafından parçalanıp yenilsin, mut'aka ya nimetler içinde olacak veya azab görecektir. Kafirler ve asî olan bazı mü'minler azab görecekler; salih mü'minler ise Allah Teala'nın dilediği şekilde nimet içinde bulunacaklardır. Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler. Allah'ın lutuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar." (Al-i imran, 169) ayeti ile Nuh kavmi hakkındaki: "Onlar, günahları yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe sokuldular..." (Nuh Suresi, 25) anlamındaki ayetler birer delil teşkil etmektedir. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de; "Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur" diye buyurmuşlardır.
    Kabir azabı hem ruha, hem de cesede her ikisine beraber yapılacaktır. Çünkü ölen insanın ruhunun, kabirdeki cesediyle ilişkili olacağı sahih hadîslerde belirtilmektedir. Nitekim insanın uyku halinde gördüğü güzel veya korkunç rüyalar bunu açıklamaktadır. İnsan korkulu rüya görünce elem; İyi rüya görünce de zevk duyuyor. Halbuki bu acı veya tatlı rüyayı görenlerin yanında bulunanlar, onların ne acılarına ve ne de zevklerine muttali olabiliyorlar. İşte bunun gibi ölüler de kabirlerinde ya büyük bir neşe ve zevk içindedirler, ya da çeşit çeşit azaplara maruz kalıyorlar. Fakat biz onların bu hallerine muttali olamıyoruz.
    8- Sürekli olarak kocasının ağzına küfreden bir kadının dini nikahı ne olur?
    İnsan, "Eşref-i mahlukat", yani yaratılmışların en şereflisi olarak yaratılmıştır. Dinimiz, insanların hem maddî, hem manevî yapısına tecavüz etmeyi günah saymıştır. Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de insana verdiği nimetleri sayarken: "Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi?" (El-Beled, 8, 9, 10) buyurarak, bu uzuvların önemini belirtmiştir. Bu itibarla insana ve onun uzuvlarına yakışıksız sözlerle hakaret etmek, büyük vebali muciptir. .
    İslam alimleri Müslümanların ağzı şehadet kelimesinin mahalli olması itibariyle, Müslüman’ın ağzına söven kişinin imanla ilişkisinin kesileceğini, hemen tevbe edip imanını yenilemesini ve kelime-i şehadeti getirmesi gerektiğini söylemişlerdir. (Bkz. Damad C. l, s. 705) Şüphesiz bu durum, niyet ve maksada göre değişir. Niyet, kişinin dinine imanına sövmek olmadığı takdirde, küfür de söz konusu olmaz. Bu takdirde nikaha da bir zarar gelmez. Şüphesiz, maksat, dine ve imana sövmek olmasa da, bu tür çirkin sözler söylemenin vebali ağırdır.
    9- Avrupa'da işçi olabilmek için, Müslüman olmadığını söyleyen bir Müslüman dinden çıkar mı?
    Bir zaruret olmadıkça küfrü yani dinden çıkmayı gerektiren ifadelerin telaffuzu halinde dinden çıkılmış olur. Bu şekilde dinden çıkan kişinin, dini hükümlere göre, eşiyle aralarındaki nikah bağı da kopar.
    Ancak, zorlanarak küfrü gerektiren sözleri söylemek zorunda kalan kişiler, bu hükmün dışındadırlar. Nitekim Kur'an-ı Kerim Nahl süresi 106. ayetinde: "İmandan sonra Allah'a karşı küfre saparak, -kalbi imanla mutmain olduğu halde zorl******r hariç-, küfre sinesini açan kimseler üstüne muhakkak ki, Allah'tan bir gazap iner ve kendilerine büyük bir azap vardır" buyurulmuştur.
    Ayetin manasıyla uyum içinde olan bir hadisinde Peygamber (S.A.V.): "Ümmetimden hata ve unutmak veya zorlama sonucu vuku bulacak günahlar affolunmuştur" buyurmuştur.
    Ayetten ve hadisten anlaşılan, küfrü gerektiren sözlerin isteyerek bilinçle söylenmesi halinde dinden çıkılacağı, ancak, kalbi imanla dolu olduğu halde zor ve baskı sonucu bu tür sözleri söyleyenin dinden çıkmayacağıdır.
    Zorlama, fıkıh dilinde: Bir kimseyi tehdit ve korkutma ile rızası olmaksızın bir sözü söylemeye veya bir işi işlemeye mecbur bırakmaktır. Zorla-yanın, o işi yaptırmaya muktedir olması da şart koşulmuştur.
    Avrupa'da işçi olabilmek maksadıyle, Müslüman olmadığını söylemekte zorlama ile ilgili hükümler mevcut olmadığından bu sözlerin söylenmesi caiz değildir. Zira bu kişi kendi irade ve seçeneğiyle bu sözleri söylediğinden imanı hafife atmış ve böylece dinden çıkmış olur.
    10- Tevbesi olmayan günah var mıdır?
    İslam; itikad, ibadet ve muamelattan oluşur. itikat kısmının ihlali küfrü, diğerlerinin ihlali ise günahı gerektirir.
    Kişi kafir olmadıkça günah işlemekle dinden çıkmaz. Küfür dışında günah işleyen kişi, ne kafir ne de münafık olur, imandan çıkmaz. Bu nedenle tevbesi olmayan günah yoktur. Cenab-ı Allah "Ey iman edenler, samimi bir tevbe ile Allah'a dönün" (Tahrim, 66/8) buyurarak günah işledikleri halde kişilere iman kelimesiyle hitap etmiştir. Ancak, haramları ve helalları yalanlayıp inkar etmemek gerekir.
    Tevbe etmekle kul hakkının sorumluluğundan kurtulunmaz. Bunun için hak sahibinin hakkını ödemek ve helallaşmak gerekir.
    11- Hangi suçlar büyük günahlardandır?
    Çeşitli hadis-i şeriflerde anaya-babaya asi olmak, yalan yere şahitlik yapmak, yalan yere yemin etmek, haksız yere adam öldürmek, cephe-den kaçmak, sihirbazlık yapmak, yetim malı yemek, içki içmek ve peygamberin (S.A.V.) söylemediğini ona isnad etmek gibi günahlar büyük günahlardan sayılmıştır. Bazı alimler bu tür büyük günahların kırk'a kadar ulaşacağını beyan etmişlerdir.
    Ehli sünnetin görüşüne göre, ister büyük, ister küçük olsun, günah ve masiyet, Allah'a şirk koşulmadıkça kişiyi imandan çıkarmaz. Bu günahları isteyenlerin affedilmesi Allah'ın meşietine bağlıdır. Diterse affeder veya suçları kadar ceza gördükten sonra cennete girerler. Bu günahları işlerken ölenler, haramları helal, helalları haram itikat etmedilerse büyük günah işlemiş olurlar; fakat dinden çıkmazlar.
    12- Gaybten haber vermek, gelecekten ve olacaktan haber vermek doğru mudur?
    Gaybı Allah'tan başka kimse bilmez. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de mealen: "De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka kimse gaybı bilmez..." (Nemi: 65) buyurulmuştur. Rasul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz de: "Kahin ve falcıya (gaybten haber veren kişiye) inanan kimsenin kırk gün namazı kabul olmaz" (Riyazü's-Salihin Tercemesi, 3/219, Hadis No: 1701) "Ona inanan kişi bana indirileni (kitabı ve vahyi) inkar etmiş olur" (Müsned-i Ahmed b. Hanbel, 21 429 ve 4/66) buyurmuştur. Bu itibarla çeşitli akıl dışı işlemlerle gelecekteki olaylar hakkında olumlu veya olumsuz haber vermek iddiasına kalkışmak ve bunlara inanmak haramdır.
    13- Çocuk iken ölen Müslüman çocukları ile gayri müslim çocukları ahirette aynı durumda mıdırlar?
    İnsan dünyada hakiki şahsiyeti haiz olabilmek için bir takım dönemlerden geçmektedir. İnsan sağ olarak doğmakla dünyadaki şahsiyeti başlar. Sonra hak edinme ve bu haklardan istifade etme ehliyetini elde eder. Rüşt yaşına erince Allah'a iman ve dini hükümlere uymak ve uygulamakla yükümlü olur. Ancak, büluğ yani teklif çağına gelmeden vefat eden çocuklar, günahsız sayıldıklarından dolayı ahirette sual olunmazlar ve cennete girerler. Gayri müslim çocukları konusunda İslam bilginleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Doğru olan, bunların da Müslümanların çocukları hükmünde olmalarıdır. Zira onlar da İslam fıtratı üzerine doğmuş olup, erginlik çağına gelmeden öldükleri için günahsızdırlar. Bu yüzden onlar da kabir sualinden muaf olup, cennete girerler. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: "Her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Ancak anne ve babası daha sonra kendi durumlarına göre onları ya Yahudi, ya Hıristiyan, ya da mecusî yaparlar."
    14- Hıristiyan ve Yahudilerin mü'minleri cennete girecek mi?
    Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz'in peygamber olarak gönderilmesinden sonra, bütün insanların ve bilhassa Yahudi ve Hıristiyanların kendi dinî kitapları gereğince Hz. Muhammed (S.A.V.)'in Peygamberliğini tasdik edip İslam'ı kabul etmeleri gerekir. Aksi takdirde kendi kitaplarını, dinlerini de inkar etmiş olurlar. Bu itibarla Allah'ın birliğine, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna ve Kur'an-ı Kerim'deki bütün esaslara, olduğu gibi iman etmeyen hiç bir kimse İslam inancına göre cennete giremez.
    15- Büyük ve küçük günahlar hangileridîr? Bunlar nasıl affolunurlar?
    Küçük ve büyük günahların mahiyeti ve büyük günahların sayısı konusunda, İslam bilginleri arasında görüş ayrılıkları vardır. Bazı bilginler, ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde, büyük suç olduğu beyan edilen fiiller büyük günahtır, demişlerdir.-Bazı bilginler ise, ayet ve hadis-i şeriflerde (namaz kılmamak, zekat vermemek gibi) hakkında tehdit ve azap bildirilen şeyler büyük günahlardandır, demişlerdir. Bir hadis-i şerifte ise, tevbe edilmeyip, ısrarla işlenen küçük günahların da büyük günaha dönüşeceği, ifade buyrulmuştur. Gerçek şu ki;
    büyük ve küçük günah izafi terimlerdir. Nitekim sevaplar da böyledir. Daha büyüğü ile karşılaştırılan her şey küçüktür. Daha küçüğü ile karşılaştırılan bir şey ise, karşılaştırıldığı şeye göre büyüktür. Bu itibarla aynı günah, kendinden küçüğü ile mukayese edilirse, büyük sayılır; kendisinden büyüğü ile mukayese edilince de küçük olur. Mutlak ve en büyük günah, şirk ve küfürdür. Ondan büyük günah yoktur. Hadis-i şeriflerde büyük olduğu belirtilen günahlar: Allah'a şirk koşmak, cana kıymak, sihir yapmak, faizcilik yapmak, yetim malı yemek, zina yapmak, yalan
    olarak zina suçlamasında bulunmak, savaştan kaçmak, hırsızlık yapmak, içki kullanmak, yalancı şahitlik yapmak, yalan yere yemin etmek, başka-sının malını gasbetmek... gibi tiil ve davranışlardır. Büyük günahlardan dolayı Allah affetmez ise kul azap görür. Küçük günahlardan dolayı da kulun azap görmesi ehli sünnet görüşüne göre caiz görülmüştür.
    Allah'a şirk koşmak dışındaki tüm günahların şartlarına uygun olarak tevbe edilmesi halinde affedileceği bildirilmiştir. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur:
    "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahlan bağışlar."(Zümer, 53).
    "Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçı-nırsanız sizin, küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız."(Nisa, 31)
    16- Madem ki Hz. İsa sağdır, İncil de haktır, o halde yeni bir peygambere ihtiyaç var mıydı?
    Allahu Teala Kur'an-ı Kerim'de 'Ve Allah elçisi Meryem oğlu İsa'yı öldürdük" demeleri yüzünden (onları lanetledik). Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri kişi) onlara isa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiç bir sağlam bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilakis Allah onu (isa'yı) kendi katına yükseltti. Allah ve izzet ve hikmet sahibidir." (Nisa, 157-158) buyurmak suretiyle Hz. İsa'yı kendi katına yükselterek yahudilerin onu öldüremediklerini beyan buyurmaktadır. Görüldüğü üzere, ayet-i kerimede Hz. İsa'nın sağ olduğu söylenmiyor, Onu Yahudilerin öldüremediği belirtiliyor.
    İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre Allahu Teala onu manevi semalardaki özel yerine yükseltmiştir. Bazı İslam bilginlerine göre ise Allahu Teala onu yahudilerden korumuş, yahudiler onu öldürememiş, fakat eceli gelip vefat ettirmiş ve ruhunu ref’etmiştir. Bu itibarla Hz. İsa'yı, bedenen veya ruhen Allah kendi katına yükseltmiştir.
    Biz Müslümanlar Allah'ın peygamberlerine ve onlara indirilen suhuf ve kitapların hepsine inanırız. Allah'ın peygamberlerine gönderdiği kitaplar dört tanedir, bunlar Hz. Musa'ya indirilen Tevrat, Hz. Davud'a indirilen Zebur, Hz. İsa'ya indirilen İncil ve son peygamber Hz. Muhammed'e indirilen Kur'an-ı Kerim'dir.
    Ancak, Hz. Peygamber'den önceki peygamberler ve kendilerine indirilen kitaplar belli ve hususi bir kavme ve belirli bir zaman için gönderilmişlerdir. Bu itibarla bu kitapların hükümleri de belirli kavim ve muayyen bir zaman için geçerlidir. Hz. Peygamber'in peygamberliği ise hususi olma yıp umumidir. Bütün insanlığa gönderilmiştir. Tebliğ etmiş olduğu dinin hükümleri, umumi ve kıyamete kadar devam edecektir. Bu itibarla Hz. Peygamber'in din ve şeriatı, kendisinden evvel geçen şeriatlerin Tevrat ve İncil'in hükümlerini kaldırmıştır. Ayrıca bugün elde bulunan Tevrat, İncil, indirildiği şekliyle muhafaza edilmiş değildir. Halen Hıristiyanların elinde bulunan ve "Ahd-i Cedid" adını taşıyan kitaplar, Hz. İsa'ya Allah tarafından indirilen İncil değildir. Bu Ahd-i Cedid mecmuası içinde yazarların isimlerine göre adlandırılan dört incil vardır. Bunlar, Hz. İsa'dan en aşağı yarım asır sonra yazılmıştır ve muhtevaları da birbirinden farklıdır. Bu itibarla; bugün elde bulunan Tevrat, İncil ve Zebur'u Allah'ın peygamberlerine indirdiği ilahî kitaplar olarak kabul edemeyiz. Avrupalı yazar ve ilim adamlarının ileri gelenleri de bu kitapların asıl mukaddes ve ilahî kitaplar olmadığını itiraf etmektedirler. Semavî kitaplar içinde her yönden tağyir ve tahriften uzak, indiği gibi muhafaza edilen ve kıyamete kadar da muhafazası Allahu Teala tarafından garanti altına alınmış olan yegane ilahî kitap, Kur'an-ı Kerim'dir.
    17- İslam'da büyü var mıdır? Varsa nasıl korunmalıyız?
    Büyü veya sihir, bir takım acaip işler vasıtasıyla, başkaları üzerinde tesirler meydana getirmektir. Sihrin gözbağcılık denilen gerçek olmayan çeşitleri yanında, gerçek netice ve etkileri olan çeşitleri de vardır.
    Ancak,, mahiyeti ve nasıl etki yaptığı bilinememektedir. İslam dini, sihri inkar etmemiş;
    fakat itikadı bozduğu, tevhid inancına zarar verdiği, kötüye kullanıldığı ve kontrolü mümkün olmadığı için yasaklamıştır. Kur'an-ı Kerim'de: "Sihir-bazın felah bulmayacağı" (Taha, 69) beyan buyurulmuştur. Sihir ve büyüye karşı korunmak için, Allah'a sığınmak ve muavvizeteyn denilen Felak ve Nas sürelerini okumak tavsiye edilir.
    18- Falcılık nedir? Falcıya inanmak caiz midir?
    İnsanın güzel bir olayla veya sözle karşılaştığında iyimserliğe; kötü bir hal ile karşılaştığında ise kötümserliğe kapılması, yaratılıştan gelen fıtrî bir hadisedir. Ancak, iyimserlik ve kötümserliğe kapılarak bu gibi hallerin tesiri altında kalmak kişiyi evhama sevk edeceğinden kötü sonuçlar doğurabilir.
    Arapçadaki "F-E-L" kökünden olan fal sözcüğü iyimserlik ve iyiye yorma manasına gelmektedir. Hayırlı ve hayra teşvik edici sözler de bu kabil-dendir. Bu manadaki fal için peygamberimiz:
    "İslam'da uğursuzluk yoktur. Ancak fal'ı (iyi sözü) beğenmekteyim" buyurmuştur. Görüldüğü üzere bir şeyi uğursuz saymak onun etkisinde kalmak yersiz ve dayanaksızdır. Bilakis ümitvar olmak Allah'a güvenip O'ndan güç alarak hayatımızı değerlendirmek her Müslümanın görevidir.
    Günümüzde halk arasında fai diye ifade edilen ve kahve fincanı veya bir takım şeylere bakarak kişinin geleceği ile ilgili hususlarda hükümler çıkarmak yanlıştır, dinimizde yeri yoktur.
    Günümüzdeki manası ile fal, cahiliyet döneminde müşriklerin uyguladıkları oklarla nasibini tespit etmek ve gelecekle ilgili bilgiler aktarmaktır ki, bunu yapmak ve ona inanmak dinen caiz değildir.
    19- Mezhepler niçin ortaya çıkmıştır? Bunlarsız olmaz mı?
    Mezhep; gidilecek yol, benimsenen metod, usuI ve görüş demektir. Dinde mezhep, herhangi bir İslam müctehidinin Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden ilmî metodlarla çıkardığı hükümlerdir.
    Her Müslümanın dinî meseleleri doğrudan doğruya asıl kaynak olan Kur'an-ı Kerim ve sünnetten öğrenmesi mümkün değildir. Bunu ancak kendilerini dini ilimlere verip, ihtisas sahibi olan müctehid bilginler yapabilirler. Bundan dolayı halk, bölgelerinde yetişen bu müctehid bilginleri açıklamalarını, görüşlerini benimseyip onlara uymuşlardır. Bir müctehidin ictihad ve açıklamaları, geniş halk tabakaları tarafından benimsenince. kendiliğinden o bilginin adıyla bir fıkıh mezhebi ortaya çıkmış oluyor. Sahabeden sonra, Tabiîler ve onlardan sonra gelen devirlerde bir çok müctehid imamlar yetişmiş ve böylece bir çok fıkıh mezhepleri ortaya çıkmıştır. Fakat zamanla bu mezheplerin çoğunun mensubu kalmamış ancak dört mezhep hükümlerinin uygulaması devam edegelmiştir.
    20- Müslüman birisinin mutlaka bir tarikata girmesi "emir'e" bir "şeyh'e" biat etmesi şart mıdır?
    Bu hususu açıklar mısınız?
    Tarikat, hakka ermek için tutulan bir takım kuralları ve zikir yöntemleri bulunan yol anlamınadır. Bu alanla ilgilenen Müslümanlara saflık ve duruluk anlamına gelen sufi denile gelmiştir. İlk sufiler kendilerinden tecrübeli ve yaşlı üstadlardan geniş ölçüde faydalanmakla beraber, belli bir tarikat kurmamışlardır. Görüşlerini ve manevi tecrübelerini sohbet yoluyla çevrelerinde topl******ra aktara gelmişlerdir.
    Tarikatlar 6-7. asırlarda ortaya çıkmış, zamanla kurumsallaşmışlardır. Tarikatlarda herkes kendi meşrebine, ruh yapısına, dünya görüşüne ve manevi zevkine göre bir yol tutar.
    Bir tarikata intisab etmek gerekli midir?
    İnsan, dinî ve hukukî emirlere karşı mükellef olabilmesi için bir kaç devreden geçer. Bu devreler, cenin, çocukluk, temyiz yaşı ve rüşd devreleridir. Buluğ çağına eren ve reşid olan her Müslüman dinî mükellefiyetlerine hiç aracı olmadan kendisi muhatap olur. Zira dinî nasslar mükellef bulunan her Müslüman’a dolaysız olarak yöneliktir. Bu manadan olmak üzere Peygamberimiz (S.A.V.) İslam'da ruhbanlığın olmadığını bildirmiştir.
    Allah Peygamberimize dini insanlara iletme, tebliğ etme ve öğretme görevi vermiş, kulların iman edip etmemelerinin bile onun yetkisinde olmadığını bildirmiştir. Din bilginleri, tebliğciler, şeyhler ve bu yolda emek verenlerin rolü de, dini ve güzel ahlakı öğretmek ve Müslümanlara bu alanda kılavuz olmaktan ileri geçmez.
    Kendisini şeyh olarak sunan kişi, etrafındaki Müslümanlara dini doğru şekilde öğretmeli, kendisinin ancak dini öğreten tebliğ eden ve çevresindekilere yardımcı olan bir kişi olarak bildirmelidir. Bu faaliyetlerinde rehberi ve önderi Kitap ve sahih sünnet olmalıdır. Bu iki kaynağa ters düşen gelişmelere sebebiyet vermemelidir.
    Son yıllarda tarikat adına meydana gelen dinin tasvip etmediği gelişmelere çokça rastlamak mümkündür. Bu gelişmeleri gözönünde bulundurarak şunları söylemek gereklidir.
    Tarikat uygun tanımıyla alim ve kamil bir mürşidin denetiminde ibadet ve zikir yoluna koyularak İslam'da tevhid hakikatine ulaşmak için tutulan kulluk çizgisidir. Tarikat imamları kendi adlarına birer tarikat kurmamışlar bu çalışmalarını guruplaşmalara götürecek bir faaliyet olarak da sunmamışlardır. Ancak, kendilerinden sonra gelen müridler o imamların süluk ettikleri yoldan gittiklerinden bu yol o imamlara (şeyh) nisbet edilmiştir. Bu itibarla, Müslüman için asıl olan, inanmak, ibadet ve muamelat esaslarını ihtiva eden ve Allah tarafından peygambere vahyedilerek insanlara bildirilen hükümlerin tümüne bağlı kalmaktır. Hiçbir Müslüman’ın herhangi bir tarikate girmek gibi bir dini yükümlülüğü yoktur.
    21- İslam'da rabıta var mıdır? İzah eder misiniz?
    Rabıta Arapça "Rabata" kökünden türemiştir. Müslümanların birbirlerine bağlılığını, Allah yolunda sabretmelerini ve bekçilik yapmalarını ifade eder. Daha sonra İslam ülkesi sınırlarında bekleyenlere;
    gerek süvari ve gerek piyade olsun, genellikle "murabıt" adı verilmiştir. Fıkıh terminolojisinde, "murabıt" Allah yolunda silah altında bulunan, kışla ve karakollarda duran, nöbet bekleyen askerler demektir. Hz. Peygamber (S.A.V.) bu manada;
    "Allah yolunda bir gün nöbet beklemek, dünya ve içindekilerden hayırlıdır" buyurmuştur.
    Bu kelime ile ilgili mana ve yorumlar böyle iken, bazı mutasavvıflar onu değişik manalarda kullanmışlardır. Onlara göre ribat veya Rabıta: Müridin kalben şeyhi ile beraber olması, bağlantı kurması, yani manevi birlikteliktir.
    Müridin kendine şeyh olarak seçtiği kişiyi yüceltip onun şahsını gönlünde tasavvur edip tazim etmekten ibarettir ki, bazı müridler yeterli temel dinî bilgiden mahrum oldukları için bu konuda aşırılığa da düşebilmektedir.
    Meşayih'in ruhlarından yardım ve medet ummak, onların, menfaatı temin edecek, mazarratları defedecek güçte olduklarına, gaybı bildiklerine inanmak, insanın dünya ve ahiret işlerinde bir takım tasarrufta bulunabileceklerini zannetmek yanlıştır. Bunların kabirlerini aynı inançla ziyaret edip onlara kurban adamak da dinen tehlikeli bir davranıştır.
    Alimleri, faziletli insanları, Allah dostlarını sevmek, ilim öğrendiği kişilere karşı saygılı olmak bir Müslümandan beklenilen bir davranıştır.
    Ancak, Allah'dan beklenilmesi gerekeni -kim olursa olsun- başkalarından beklemek dinimizin tevhid ruhuna aykırıdır. Bu anlamda rabrta, insanı şirke kadar götürebilir.
    22- Peygambere "vahy" gelir derler "vahy" ne demektir?
    Arapçada süratle işaret etmek, bir işte sürat göstermek, yazı yazmak, elçi göndermek, gizlice bir şey söylemek gibi lügat manası taşıyan vahyin dinî manası: Allah'ın, ilim ve hidayet türünden kullarının bilmesini istediği hususları seçtiği elçilerine gayrı mu'tad ve gizli yöntemle bildirmesi demektir.
    Allah'ın Peygamberlerine vasıtasız veya melek-ler aracılığıyla öğütlerini, emir ve yasaklarını bildirmesine vahy denir. Allah'ın meleklerine hitabına da vahy denir. "Rabbin meleklere, şüphesiz ben sizinle beraberim, iman edenlere sebat telkin edin, diye vahyediyordu..."(Enfal, 12)
    Kur'an'a göre vahyin muhatabı Peygamberlerdir. "Öncekiler gibi seni de, kendilerinden evvel nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete sana vahyettiklerimizi onlara okuman için gönderdik." (Ra'd, 30)
    Vahyin bir çok kısımları vardır:
    a-Allah'ın, aracı olmadan Peygambere vahy etmesi,
    b- Elçisinin kalbine ulaştırmak istediği bilgileri ilham yoluyla iletmesi,
    c- Sadık rü'ya şekli,
    d- Vahy meleği (Cebrail) vasıtasıyla vahyin geliş şekli bunlardandır.
    Vahy getiren melek, Peygamber (SAV)'e bazen kendi gerçek görüntüsüyle, bazen insan suretinde, gelmekteydi.
    Kur'an-ı Kerim, Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla peygamberimize gönderilen Altah Kelamıdır.
    "Onlara de ki: Size. benim yanımda Allah'ın hazineleri var demiyorum. Ben, gaybı bilmem. Size, hakikaten ben bir meleğim de demiyorum. Ben. bana vahyedilenden başkasına uymam." (En'am, 50)
    "0 gönderilen, vahiyden başka bir şey değildir;
    Onu, müthiş kuvvetlere malik, akıl ve fikir bakımından olgun olan Cebrail öğretti..."(Necm, 4-5)
    23- İlham ne demektir? Kimlere gelir?
    İlham kelime olarak lokmayı tutturmak veya yutturmak anlamına gelmektedir. Terim olarak ise, Allah'ın, kulun kalbine feyz yoluyla ilka ettiği (koyduğu) bilgi veya özel mana demektir.
    İnsanın kalbine Allah tarafından ilka edilen manaya "ilham"; Şeytan tarafından ilka edilen tikir ve manaya da "vesvese" denir. Buna göre ilham hayır ve iyilik hissine münhasırdır. Kul bu bilgiyi bir gayret göstermeden elde eder. Gazzali'ye göre ilham'ın kaynağı ya Allah veya melektir.
    Allah kullarına yönelik sahiplik ve mürşitlik vasfını ya herhangi bir kulunun kalbine bir mana veya fikir ilka ederek veya peygamberlere risalet vermek sureti ile gösterir. Birincisine ilham ikincisine ise vahy denir. Veliler ilhamı almaya daha müsaittirler. Zira kalpleri buna önceden hazırlanmıştır. İlham bu suretle, tefekkür ve istidlal yolu ile değil de, gelen ilham'ın nasıl, nereden ve niçin geldiğini söylemesine imkan vermeden, anî olarak kesbedilmesi bakımından, ilm-i aklî'den, ayrılır. Bu, Allah'ın bir feyzi olup, vahyden şu bakımlardan ayrılır: Vahy getiren melek peygamber tarafından görülebilir ve vahyde mündemic olan mesajlar bütün beşeriyete aittir. Halbuki ilham yalnızca buna mazhar olan şahsa mahsustur.
    İlham, İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre, kendisine ilham vaki olan kişi dışındakiler için, hüccet sayılmaz. Ancak ilham peygamberden sadır olmuşsa o takdirde hüccet sayılır. Sufilere göre ilham kimden sadır olursa olsun hüccettir. '
    Cumhurun gerekçesi şudur: Eğer ilham hüccet kabul edilirse konu zabtu rabt altına alınamaz ve çeşitli tenakuz ve tezatlar yaşanır.
    24- Tenasül uzvundan gelen sıvılar kaç çeşittir? Dinî hükümleri nedir?
    Tenasül uzvundan gelen sıvılar meni, mezi ve vedi olmak üzere üç çeşittir.
    a) Meni: Şehvetle yerinden ayrılıp, şehvetli veya şehvetsiz olarak tenasül uzvundan dışarıya çıkan ve kendine mahsus kokusu olan beyaz renkli koyu bir sıvıdır.
    b)Mezi: Tenasül uzvunun intişarından sonra, şehvetsiz olarak gelen beyaz renkli ince sıvıya denir.
    c)Vedi: Küçük abdestten sonra gelen, kokusuz, beyazımsı bulanık yapışkan sıvıdır.
    Meni, mezi ve vedi her üçü de necistir. Diğer necasetlerde olduğu gibi, elbiseye bulaşan el ayası kadar olan mikdarı namazın sıhhatine engeldir.
    Ancak, mezi ve vedi abdesti bozarsa da gusül yapmayı gerektirmez. Meninin ise şehvetle yerin-den ayrıldıktan sonra, şehvetli veya şehvetsiz olarak dışarıya çıkması ile gusül abdesti gerekir.
    25- Saçlan bıyıkları boyamanın gusle engel hali var mıdır?
    Saçları veya bıyıklan kına ve benzeri, suyun nüfuzuna engel olmayacak nitelikteki boyalarla boyamak gusül abdestine mani değildir.
    Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 2

    26- Devamlı gözlerden yaş gelmesi abdesti bozar mı?
    Gözde bir hastalık olmaksızın, gözden akan yaş abdesti bozmaz. Hastalık sebebiyle olan akıntı abdesti bozar. Bu akıntı devamlı ise, o kişi, sahib-i özürsayılır.
    Gözden devamlı gelen yaşın bir hastalık sebebiyle olup olmadığına uzman bir doktor karar verebilir.
    Sahib-i özür sayılan kimse, her namaz vaktinde abdest alır. Özür dışı sebeplerden dolayı abdesti bozulmadıkça, aynı abdest ile ve aynı vakit içinde, o vakte ait namazdan başka dilediği kadar kaza ve nafile namazları kılabilir. Vaktin çıkması ile özürlünün abdesti bozulur; vakit girdikten sonra, tekrar abdest alır.
    27- İş elbisesi ile narriaz kılmak caiz midir?
    Namazın şartlarından birisi de necasetten (pislikten) taharettir. Kan, idrar, şarap, dışkı ve benzeri necasetler, namaz kılacak kişinin elbi-sesinde, bedeninde ve namaz kılacağı yerde kesinlikle bulunmamalıdır.
    Kişinin iş elbisesinde bu tür pislikler yoksa, namazın sıhhati yönünden, temiz hükmündedir. İşin cinsine göre iş elbisesinde bulunan badana, boya, madenî yağlar, pas, kir ve benzerleri namazın sıhhatine manî değildir.
    Ancak kişi, camiye veya mescide gidecekse temiz elbise giymesi Kur'an-ı Kerim'in emridir. Örf, adet ve medeniyet gereği olarak camiye veya cemaate giden kimsenin en güzel elbiselerini giymesi cemaate saygının bir gereğidir. Aksini yapmak hoş değildir. Gerek evde, gerek diğer yerlerde tek başına da olsa namazların temiz ve güzel bir kıyafetle kılınması, şüphesiz daha iyidir.
    28- Sabah namazının başlangıç ve bitiş vakti ne zamandır?
    Fecr-i Sadık yani takvimlerde imsak vakti olarak gösterilen saatte sabah namazının vakti girer. Güneşin doğmaya başlaması ile sabah namazının vakti çıkmış olur. Bu süre içinde kılınmayan namaz kazaya kalmış olur ve kaza niyyetiyle kılınır. 0 günün sabah namazı öğleden önce kaza edilirse sünnetiyle birlikte kaza edilir.
    29- İmsaktan hemen sonra sabah namazı kılınabilir mi?
    İmsak vaktinin girmesi ile yatsı vakti çıkmış, sabah namazı vakti girmiş olur. Bu itibarla imsak vakti girince (yani Fecr-i sadık denilen tan yerinin ağarması olayı başlayınca) sabah namazı kılınabilir.
    30- Sabah namazı kuşluk vaktinde nasıl kılınır? Eda mı kaza mı?
    Güneşin doğmaya başlaması ile sabah namazının vakti çıkmış olur. Daha sonra, o gün öğle vaktinden önce kılınmış da olsa artık o namaz eda değil, kazadır. Ancak aynı gün öğle vaktinden önce kaza edildiği takdirde sabah namazı sünneti ile birlikte kaza edilir. Daha sonra kaza edildiği takdirde artık sünnet kılınmaz.
    31- Hoparlörle ezan okumak, namazda imama uymak caiz midir?
    Hoparlör sesin kuvvetini artırıcı bir alettir. Hoparlörden çıkan ses, aksi seda (yankı) değil;
    mikrofon başında okuyan veya konuşan kişinin kendi sesidir. Bu itibarla, daha uzaklardan duyulması için ezanın mikrofondan okunmasında; vaiz, imam ve müezzinin sesinin caminin her tarafından duyulması için camilere hoparlör konulmasında ve cami içinde imamın hoparlörden duyulan sesine iktida edilmesinde dinen bir sakınca yoktur.
    32- Ezanı müteakip okunan ezan duası imam tarafından okunup cemaat "Amin" dese; caiz mi?
    Ezanın sonunda, hem müezzin, hem de ezanı işitenlerin, salavat-ı şerife okuyup vesile duasında bulunmaları müstehaptır. Bunu da kendi başlarına ve kendilerinin işitecekleri seviyede yapmalıdırlar.
    Cemaatten birinin yüksek sesle "vesile duasını" okuması cemaatin de "amin" demesinin adet haline getirilmesi bid'attır. Cemaatin bu duayı ezberlemesi görevlilerce sağlanmalı, bunu bilmeyenlerin başka salat-ü selamları okuyabilecekleri de unutulmamalıdır.
    33- Namazdan sonra beraberce tesbih çekmenin bid'at olduğunu, tesbihin sünnet olmadığı,
    daha sonra bid'at olarak ortaya çıktığını söylüyorlar. Siz ne dersiniz?
    Namazların sonunda yapılan tesbihat müstehaptır. Cemaatle toplu halde yapılabileceği gibi, tek başına da yapılabilir. Sözkonusu tesbihatın müstehaplığı hadis-i şerifle sabittir.
    34- Camiye giren oradakilere selam vermeli midir?
    Meşguliyet nedeniyle verilen selamı alma imkanı olmayanlara selam verilmez. Mesela, yemek yiyen, abdest bozan, zikır, tesbih, ezan ve ikametle meşgul bulunanlara, namaz kılanlara, vaaz ve nasihatta bulunanlara ve bunları dinle-yenlere selam vermek mekruhtur.
    Bunlardan biriyle meşgul olmayıp, verilen selamı alma imkanı bulunan kimselere, cami içinde de olsa, selam vermekte bir sakınca yoktur.
    35- Namazda herkes imam olabilir mi? İmametin şartları nelerdir?
    Cemaatle namaz kılmak erkekler için sünnet-i müekkededir. Cemaatle kılınan namaz, münferit olarak kılınan namazdan yirmibeş veya yirmiyedi derece efdaldir. Cemaatle namaz kılabilmek için, bir imam gereklidir. İmamlık yapacak kişilerde şu şartlar aranır:
    1. Müslüman olması,
    2. Akıllı olması,
    3. Bulüğ çağına ermiş olması,
    4. Erkekolması,
    5. Namaz sahih olacak ölçüde Kur'an-ı Kerim'i okuyabilmesi,
    6. Kekemelik, pepelik, abdest tutamamak gibi, imamlığa engel bir özrünün bulunmaması.
    Yukarıdaki nitelikleri taşıyan, her Müslümanın arkasında, namaz kılmak caizdir. Aynı derecede ümmî olanlar birbirlerine İmamlık yapabilirler.
    36- İmama uyan kimse kendi hatası için sehiv secdesi yapar mı?
    Cemaatten birinin imama uyarak kıldığı namaz-da; kendi yaptığı sehvden dolayı ne kendisi ne de İmam için sehiv secdesi gerekmez.
    37- Cemaat imama, caminin alt, üst ve yan odalarından iktida edebilir mi?
    Bir mescidin içerisi ve avlusu mescid olduğu gibi bitişik müştemilatı, alt ve üst katları da, imama iktida bakımından mescit hükmündedir. Keza mescitlerin "Fina-i mescit" denilen etrafı, yani kendilerine bitişik olup aralarında yol bulunmayan sahaları da imama iktida hususunda mescit hükmündedir. Bu itibarla, saflar adı geçen yerlere kadar uzanmasa bile, buralardan imama iktida sahihtir.
    38- Cami içinde saflar dolmadan, müezzin yanından, yani arkadan imama uymak caiz midir?
    Cami içinde ön taraflarda boşluk varken, zaru-ret bulunmadıkca gerilerden imama uymak caiz ise de mekruhtur.
    39- Camide özel bir yeri sahiplenmek, seccade sermek doğru mudur?
    Bir kimsenin cami ve mescitlerde kendisi için özel bir yer tayin ve tahsis ederek namazları daima orada kılması mekruhtur.
    40- Helal olmayan bir para ile yapılan camide ibadet makbul müdür?
    Dinen haram olan işleri yapmak suretiyle elde editen kazancın, karşılığında sevap beklemeden (yol, köprü, çeşme... gibi yerlere sarfedilerek) elden çıkarılması gerekir. Bu tür kazançların cami ve mescid gibi mukaddesatla ilgili yerlere sarfı İslam bilginlerince mekruh görülmüştür. Ancak meşru yoldan elde edilmeyen para ile cami yapıt-dığı takdirde bu camide namaz kılınır, kılınan namazların iadesi gerekmez.
    41- İşyerinde namaz kılmak için işverenin izni şart mıdır?
    Müslüman bir işçinin çalıştığı yerde namaz kılması için iş disiplini ve düzeni açısından işverenin veya amirinin iznini alması uygun olur. Yine aynı şekilde işverenin veya iş yerinde sorumluluk alan kimsenin Müslüman işçi çalıştırması halinde onların günlük dini görevi olan namazlarını kılabilme imkanını sağlaması gerekir.
    İşçinin mesaisini su-i istimal etmemesi kaydıyla işveren bilhassa farz ve vacip namazların kılınmasından işçisini men edemez. Çünkü Allah'a isyan konusunda mahluka itaat yoktur. Aksi halde işçinin, ibadetini yapabileceği başka bir iş bulması gerekir.
    42- Secde ayeti okununca hemen secde etmek şart mıdır?
    Kur'an-ı Kerim'de 14 secde ayeti vardır. Bunlar-dan birini okuyan veya işiten her mükellefin secde etmesi icap eder. Namaz dışında secde ayeti okunur-okunmaz hemen secde edilmesi vacip değildir. Daha sonra müsait bir zamanda yapılabilir. Ancak, zaruret bulunmadıkça tehir edilmemesi uygun olur.
    Namazda okunduğu takdirde ise, secde ayetin-den sonra, üç ayetten daha çok okunacaksa, hemen secde edilir ve kıyama kalkıp kıraate devam edilir. Secde ayetinden sonra, ancak üç ayet veya daha az okunacak ise namazda yapacağı ruku' ve secde ile tilavet secdesi de yerine getirilmiş olur; ayrıca secde gerekmez.
    43- Namaz esnasında alın secdede iken, ayakların yere değmesi nasıl olmalıdır?
    Bir hadis-i şerifte "yüz (alın) iki eller, iki dizler ve iki ayak uçları olmak üzere yedi aza üzerine secde etmekle emrolundum" buyrulmuştur. Bu itibarla namaz kılan kişi secdede alnını burnunu, iki ayağını ve iki eli ile iki dizini yere veya yere bitişik bir şey üzerine koyar. İki ayağın veya en az bir ayağın parmakları yere konulmadıkça secde sahih olmaz.
    44- Namazda secde edilen yer ayağın bastığı yerden ne kadar yüksek olursa secde sahih olmaz?
    Secde edilen yerle namaza durulan yerin aynı
    yükseklikte olması asıldır. Secde edilen yerin yüksekliği, ayak basılan yerden, on iki parmak (yaklaşık 23 cm)'1an daha yüksek olmamalıdır. Secde yeri daha fazla yükseklikte olursa, secde sahih olmaz.
    Cemaatin kalabalık olması nedeniyle arka safta bulunanlar, ön saftakilerin sırtına secde ederek namaz kılmaya mecbur kalırlarsa; (secde eden ve sırtında secde edilen kimseler aynı namazı cemaatle kılmış olmak şartı ile) yüksekliğe itibar edilmez; secde ve namaz sahihtir.
    45- Kadınlar başı açık namaz kılabilirler mi? Cuma namazı kılabilirler mi?
    a) Kadınların el, yüz ve ayakları hariç bütün uzuvları avrettir. Yani örtülmesi farzdır. Bu itibarla kadınların baş açık namaz kılmaları caiz değildir.
    b) Kadınlara cuma namazı farz değildir. Bunun-la beraber camiye gidip cemaatle cuma namazını kılarlarsa, o vaktin farzını eda etmiş olurlar. Bu takdirde o günün öğle namazını kılmaları gerekmez.
    46- Kadının imameti caiz midir?
    Kadının kadına imameti caiz, fakat mekruhtur. Eğer kadınlar kendi aralarında cemaatle namaz kılacak olurlarsa, imam olacak kadın, erkekler gibi öne geçmez. Safın arasında durur. Öne geçmesi mekruhtur.
    47- Bir hanım namaz kıldıktan sonra saçını açarsa abdesti bozulur mu?
    Gerek namazdan önce, gerek namazdan sonra, bir hanımın başını veya başka bir uzvunu açması ile abdesti bozulmaz. Başı ve örtülü olması gereken diğer uzuvları örtülü olarak kıldığı namazı sahihtir. Ancak, hanımların, namaz dışında da (el, ayak ve yüz hariç) dinen kapalı bulunması gereken uzuvlarını, aralarında evlilik caiz olan yabancı erkekter yanında açık bulundurmaları haramdır.
    48- Müslüman bir kadın pantolon giyebilir mi? Bununla namaz kılabilir mi?
    Namaz için özel bir kıyafet yoktur. Tesettürü sağlayan teni gösterecek derecede ince, şeffaf ve vücut hatlarını belirtecek derecede dar olmayan her temiz elbise ile namaz kılmak caizdir.
    Bu itibarla dar olmayan pantolon veya herhangi bir elbise ile hanımların namaz kılmasında dinen bir sakınca yoktur. Ancak hanımların, hanımlara mahsus kıyafetleri, erkeklerin de kendilerine mahsus giyim ve kıyafet şekillerini tercih etmeleri gerekir.
    49- Erkeklerin kendilerini göreceği yerlerde,
    kadınların namaz kılarken kıyamı terketmeleri yani namazı oturarak kılmaları caiz midir?
    Farz namazlarda kıyam, namazın farzlarındandır. "Erkekler görüyor" gerekçesiyle hanımların farz olan kıyamı terkedip, oturarak namaz kılmaları caiz değildir.
    50- Kadınların vakit namazlarında camiye gitmeleri caiz midir?
    Kadınların namazlarını evlerinde kılmaları efdal ise de; namaz vakitlerinde mescide giderek, kendilerine ayrılan bölümlerde namazlarını kılmalarında vaaz ve nasihat dinlemelerinde dinen bir sakınca yoktur.
    Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 3
    51- Kadınlar teravih namazına camiye gitmekle daha çok sevap mı kazanırlar?
    Kadınların, namazlarını evlerinde kılmaları daha faziletli olmakla birlikte, günümüzde camide va'z dinleyerek, bilmedikleri şeyleri öğrenmeleri, imamın arkasında namaz kılarken, hatalı okuyuşlarını düzeltme imkanı elde etmeleri ve cemaat faziletini kazanmaları bakımından, tesettür ve İslamî adaba riayet ederek teravih namazı için cami ve cemaate gitmelerinde bir sakınca yoktur.
    52- Teravih namazı ne kadar süratli kılınabilir?
    Teravih namazı Ramazan-ı şerife mahsus yirmi rek'at, sünneti müekkede bir namazdır. İki rek'atte bir selam verildiği takdirde akşam namazının sünneti gibi dört rek'atta bir selam verildiği zaman yatsı namazının dört rek'at ilk sünneti gibi kılınır. Hangi namaz olursa olsun, daima tadil-i erkana riayet edilmesi gerekir.
    Teravih namazı, cemaat halinde kılındığı zaman imamın cemaatı bıktıracak ölçüde uzun kıraat yapması uygun olmadığı gibi Fatiha'dan sonra kısa bir süre veya üç kısa ayetten noksan okunması da uygun değildir. Harflerin hakkı verilmeli, süratli okuyacağım diye harfler birbirine karıştırılmamalıdır. Oturuşlarda Tehiyyattan sonra salli, barikler de tam okunarak kılınmalıdır.
    53- Teravih sekiz rek'at kılınır mı?
    Teravih namazı Ramazan-ı şerife mahsus yirmi rekattan ibaret sünneti müekkede bir namazdır. Sekiz rek'at kılan bir kimse bu namazı tam kılmış sayılrnaz. Zaruri bir durum bulunmadıkça 20 rek'atın tam kılınması uygun olur. Ancak sekiz rek'at kılan kimse de kıldığı kadarının sevabını alır.
    54- Kandil gecelerinde özel bir namaz var mıdır?
    Kandil gecelerine ait özel bir namaz yoktur. Fakat bu mübarek geceleri, kaza namazı veya nafile namaz kılarak, Kur'an okuyarak, tevbe istiğfar ederek ve diğer ibadetlerle değerlendirmek uygun olur.
    55- Kabir namazı diye bir namaz var mıdır?
    Hz, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in kıldığı ve kılınmasını tavsiye ettiği namazlar arasında "kabir namazı" adıyla bir namaz yoktur.
    Fazla sevap kazanmak maksadıyla bir kimse istediği kadar Allah rızası için nafile namaz kılabilir.
    Fakat, dinin aslında olmayan bir isim ile namaz ihdas etmek doğru olmaz.
    56- Sünnet namazlar terkedilir mi?
    Sünnet namazlar, sünnet-i müekkede, sünnet-i gayri müekkede olmak üzere ikiye ayrılır.
    Sünnet-i Müekkede olan namazlar, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in devamlı kılıp pek az terketmiş oldukları sünnetlerdir. Bu sünnetlerin yapılması sevaptır. Kasten terk edilmesine azap yok ise de; itap (azar) vardır. Ancak aşırı yorgunluk, hastalık ve benzeri durumlarda sünnet namazlar terk edilebileceği gibi yolculuk esnasında seferi durum da da terk edilebilir.
    Sünnet-i gayri müekkede; Peygamber Efendimiz'in ibadet maksadı ile ara-sıra yapmış oldukları şeylerdir. Bu sünnetlerin yapılması güzeldir. Sevaba ve Peygamberimiz'in şefaatine vesiledir. Kılanlar, sevabını alırlar; terk edilmesi ise azarlanmayı gerektirmez.
    57- Namaz borcu olan kimselerin, sünnet yerine kaza namazı kılmaları mı,
    yoksa sünnetleri terketmemeleri mi daha iyidir?
    Hanefi mezhebine göre, üzerinde namaz borcu olan kimselerin, kaza namazı kılmaları beş vakit namazın farzlarından önce ve sonra kılınmakta olan revatib sünnetleri ile, teravih, duha ve tesbih namazı gibi kılınması hakkında Rasulüllah (S.A.V.)'in emir ve tavsiyesi olan namazlar müstesna- diğer nafile namazları kılmalarından efdaldir. Yani üzerinde namaz borcu olanlar, üzerimde kaza namazım var diye revatip olan sünnetleri terketmezler. Hem bu sünnetleri eda ederler, hem de fırsat buldukça vaktinde kılamadıkları namazları kaza ederler.
    Rasulüllah (S.A.V.) bir hadis-i şeriflerinde:
    "Kutun kıyamet günü ilk hesaba çekileceği konu, farz namaztardır. Eğer bu tamamsa işi kolaylaşmıştır. Aksi hatde, "bakın bakalım, nafileden, bir şeyi var mı?" denir. Nafile ile farz eksikleri tamamlanır.."buyurmuştur.
    Malikî, Şafiî ve Hanbeli mezheplerine göre ise namaz borcu olan kimselerin sabah namazının sünneti dışında, revatip'ten olsun, olmasın, nafile namaz ile meşgul olmaları uygun değildir. Bir an önce borçlarını kaza etmeleri gerekir.
    58- Kaza namazlarının her namazın arkasında kılınması şart mıdır?
    Kazaya kalmış farz ve vacip bütün namazlar kerahet vakitlerinin dışında her zaman kılınabilir. Bunlar için belirli bir vakit yoktur. Ancak, düzenli bir şekilde namaz borçlarını tamamlamak için, kaza namazlarını vakit namazlarının peşinden kılmayı prensip haline getirmek güzel bir hare-kettir.
    59- Kaza namazını emreden ayet ve hadisler var mıdır?
    Namazları vaktinde kılmak farz olduğu gibi vaktinde kılınamayan farz namazların kazası farz; vacip namazların kazası ise vaciptir. Kur'an-ı Kerim'de geçen "namazı kılın" emri, edaya şamil olduğu gibi kaza namazlarına da şamildir. Çünkü emredilen bir şey, eda veya kaza edilmedikçe yerine getirilmiş olmadığından zimmetten sakıt olmaz. Bu emir, Kur'an-ı Kerim'in yüz küsür yerin-de geçmektedir. Bu itibarla kaza namazları Kur'an'da yoktur demek yanlıştır. Ayrıca bu konuda bir çok hadis-i şerif vardır. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz; "Uyku veya unutkanlık sebebiyle namazını vaktinde kılamayan, hatırladığı zaman hemen kılsın" buyurmuştur. Asrı saadetten beri de buna muhalefet eden hiçbir kimse bulunmamıştır. Şu halde namazların kaza edilmesi kitap, sünnet ve icma-i ümmetle sabittir.
    60- İkamet ettiği yerle işyeri arası (90) kilometreden fazla olsa,
    her gün gidip gelse bu kişi yolda ve işyerinde devamlı seferi mi olur?
    Bir kimse ikamet ettiği yerden en az 90 km. uzağındaki iş yerine her gün gidip geliyorsa o kimse için her iki yer de Vatan-ı aslî sayılır. Her iki yerde de namazlarını, dört rek'at olarak kılar. Bu iki yer arasındaki yolculuk esnasında ise dört rek'atlı farzları iki rek'at olarak kılar.
    61- Seferilikte veya yeraltında madende çalı-şan bir kimse cem-i takdim veya cem-i tehir yapabilir mi?
    Hac mevsiminde Arafat'da öğle vaktinde öğle ile ikindi namazlarını Müzdelife'de yatsı vaktinde akşam ile yatsıyı cem etmenin dışında, Hanefi mezhebinde cem-i takdim veya tehir yapmak caiz değildir. Şafii mezhebinde ise sefer halinde cem-i takdim ve cem-i tehir caiz görülmüştür. Gerektiğinde Şafiî mezhebindeki ictihatla amel edilebilir.
    62- Cuma namazı misafire farz mıdır? Misafir kişi cuma namazı kıldırabilir mi?
    Cuma namazının farz olmasının şartlarından biri de mukim olmaktır. Dinen misafir sayılan kimselere cuma namazı farz değildir. Ancak, kıldık-ları takdirde farz olarak sahih olur ve ayrıca öğle namazını kılmaları gerekmez.
    Misafir olan bir kimse, cuma namazında mukim olan cemaate imam olabilir. Üzerine cuma namazı farz olmayan kimseler cuma namazını kıldıkları takdirde üzerlerinden o günün farz olan öğle namazı sakıt olur.
    63- Cuma günü imam minberde iken camiye gelen kimse, cumanın ilk sünnetine başlayacak mı?
    Cuma günü imamın minbere çıkmasından itiba-ren, hutbeyi bitirinceye kadar, namaz kılmak, konuşmak, konuşana sus demek, selam alıp vermek, Kur'an okumak, tesbih çekmek, dua edene "amin" aksırana "yerhamukallah" demek caiz değildir.
    Camiye, imam minbere çıktıktan sonra gelenler, oturup ezanı ve hutbeyi dinlemeli, cumanın ilk sünnetini farzdan sonra kılmalıdırlar.
    64- Türkiye Darü'l-İslam mıdır? Bazı kimseler Türkiye'de cuma namazı kılınmaz diyorlar ne dersiniz?
    İslamî hükümlerin açıkça icra edildiği veya Müslümanların İslamî hükümleri icra imkanına sahip olduğu ülkelere "darü'l-İslam"; bunun aksi olan ülkelere de "darü'l-harb" denir. Nüfusunun ekserisi Müslüman olan ülkeler de "Darü'1-Harp" sayılmaz.
    Ayrıca; nüfusunun tamamı veya çoğunluğu Müslüman olmasa bile, islamî hükümlerin icra edilebildiği memleketler "darü'l-İslam" sayılır. Bu itibarla, Türkiye "darü'l-İslam"dır; "Darü'1-harb" değildir. Aksini iddia dinî hükümlere aykırıdır, insafsızlıktır. Bu itibarla Türkiye'de cuma namazının kılınması farzdır.
    65- Kilisede namaz kılınabilir mi?
    Zaruret bulunmadıkça kilisede namaz kılmak mekruhtur. Ancak namaz kılınacak uygun başka bir yer bulunamadığı takdirde, temiz olmak kaydıyle orada namaz kılınmasında dinen bir sakınca yoktur. Kilise, Havra vb. gayri müslimlere ait ibadet yerleri satın alınarak veya başka yollarla cami haline getirilirse mescit hükmünü alır. Artık o yerde namaz kılmakta hiçbir sakınca kalmaz.
    66- Pijama ve sabahlık ile kılınan namaz caiz midir?
    Setr-ü avrete riayet etmek ve temiz olmak şartı ile ev kıyafeti olan pijama ve sabahlıkla namaz kılmak caizdir.
    67- Kısa kollu gömlekle, dar pantolonla namaz kılmak caiz midir?
    a) Erkeklerin uzun kollu gömlekle kollarını sıva-yarak namaz kılmaiarı mekruh ise de kısa kollu gömlekle namaz kılmaları mekruh değildir.
    b)Tesettürü sağlayan temiz her elbise ile namaz kılmak caizdir. Ancak uzuvlar belli olacak şekilde dar pantofonla namaz kılmak mekruhtur.
    68- Namaz içinde bazıları el hareketi göz hareketi yaparlar, elbiseleriyle oynarlar.
    Böyle kılınan namaz kabuf olur mu?
    Namaz kılan insan Allah huzurunda bulunuyor demektir. Namazla ilgisi olmayan ve namazı ıslaha
    yönelik olmayan bazı hareketler namazı bozar. Şöyle ki:
    a)Namaz içinde yapılan hareketi karşıdan gören birisi o hareketi yapanın namazda olmadığı kanaatına varırsa -buna "amel-i kesîr" denir ki- bu hareketi yapan kişinin namazı bozulmuş olur. Namaz kılarken yerden bir taş alıp kuşa atmak gibi.
    b) Eğer namaz kılanın bir hareketi, karşıdan bakıldığında onun namazda olduğu kanaatını doğuruyorsa -sözgelimi dizine batacak bir taşı tek eliyle bir kenara atması gibi- buna "amel-i kalîl" denir ki namazı bozmaz. Ancak, zaruret olmadıkça, amel-i kalîl sayılan şeylerin yapılması da mekruhtur.
    Namaz içinde mekruh olabilecek abes hare-ketlerden sakınılmalıdır. Namazı mekruh olarak eda etmiş olan kimsenin, vakit ve fırsat varsa namazı yeniden kılması uygun olur. Eğer vakit ve fırsat yoksa; kerahetle eda edilmiş sayılır; kaza edilmesi gerekmez.
    69- Namaz kılarken kaç rek'at kıldığını unutan bir kimse bu hususta ne yapabilir?
    Bir kimse namaz kılarken kaç rek'at kıldığı (kaçıncı rek'atte olduğu) hususunda şüpheye düşerse ve bu hal ilk defa başına geliyorsa namazı yeniden kılar. Böyle sık sık şüpheye düşen kimse ise kanaatına (yani galip zannına) göre hareket eder, yeniden kılması gerekmez. Mesela; öğle namazını kılarken, üç mü kıldım, dört rek'at mı kıldım diye şüphe edip de üç rek'at kılmış oldu-ğuna hüküm verirse, ihtiyaten bir rek'at daha ilave eder. Bu husustaki tereddüt ve düşüncesinden dolayı da sehiv secdesi yapar. Ayağa kalktıktan sonra dört rek'at kıldığına hükmettiği takdirde oturur teşehhüt ve selamdan sonra sehiv secdelerini yapar. Kaç rek'at kıldığına karar veremediği zaman az olanı alır. Bu durumda bir rek'at daha kılar. Ancak tereddüt ettiği rek'atın, dördüncü rek'at olması ihtimalini dikkate alarak, oturup teşehhüd yapar. Ettehiyyatü'yü okuduktan sonra, kalkıp bir rek'at daha kılar. Namazın sonunda sehiv secdelerini yapar.
    70- Mezar nakli hangi ahvalde caizdir?
    Vefat eden bir kimseyi, bulunduğu yerdeki kabristanlardan birine defnetmek müstehaptır. Günümüz imkanlarına göre cesedin kokma tehlikesi yoksa ve taşınabilir bir durumda ise daha defnedilmeden başka bir kabristana veya başka bir memlekete götürülüp gömülmesinde bir beis yoktur. Fakat cenaze gömüldükten sonra, bir zaruret olmadıkça kabri açılamaz ve başka yere nakledilemez. Ancak şu durumlarda kabrin nakli mümkündür.
    a) Ölü, başkasına ait bir yere defnedilmiş olur ve mülk sahibi buna razı olmazsa,
    b)Yol geçmesi ve benzeri sebeplerle, o yer kabristan olmaktan çıkarsa,
    c) Kabri su basması tehlikesi varsa, nakli caizdir.
    71-Yurtdışından Türkiye'ye cenaze nakli caiz midir?
    Yurtdışında vefat eden bir Müslümanın cenazesinin Türkiye'ye nakledilmesinde bir sakınca yoktur. Ancak bir Müslümanın vefat ettiği yerde Müslümanlara ait mezarlık bulunduğu takdirde onun oraya defnedilmesi daha uygundur.
    72- Yurtdışında ölenlerin orada gömülmeleri günah mıdır?
    Cenazeyi öldüğü yere defin etmek, menduptur. Bundan maksat öldüğü yerin mezarlığıdır. Cenazeyi defnetmezden önce başka yere nakletmek de caizdir. Definden sonra kabrinden çıkararak nakil ise kesin zaruret olmadıkça mutlak suretle caiz değildir.
    Bu itibarla; yurtdışında ötenlerin, bulundukları yerde bir Müslüman kabristanı varsa, orada defnedilmeleri uygun olur. Şayet Müslüman kabristanı yoksa Hıristiyan mezarlığında Müslümanlar için ayrılmış olan bölüme defnedilmeleri mümkün olduğu gibi, Türkiye'ye nakledilmeleri de caizdir.
    73- Cenaze yıkanmadan ölünün yanında Kur'an okumanın hükmü nedir?
    Ölü yıkanmadan yanında Kur'an okumak mekruhtur. Ancak başka bir odada okunmasında
    bir sakınca yoktur. Yıkandıktan sonra, yanında da
    okunabilir.
    74- Ölünün ağzında bulunan altın dişierini sökmek caiz midir?
    Ölümünden sonra, bir kimsenin ağzındaki sabit yani çıkarılıp takılmayan dişlerin sökülmesi caiz değildir.
    75- Cenazenin tabutla defnedilmesi doğru mudur?
    Cenazenin tabutsuz olarak defnedilmesi esas-tır. Ancak kabrin zemini rutubetli veya yumuşak olduğu takdirde cenaze tabut ile defnedilebilir. Fakat böyle olmayınca tabut ile defin mekruhtur.
    Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 4
    76- Namaz kılmayan kimselerin cenaze namazlarını kılmakla mükellef miyiz?
    Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)'in insanlığa tebliği ve hayatında tatbik ettiği dinî hükümlerin doğru ve gerçek olduğunu kabul eden ve ben Müslüman’ım diyen herkes, bazı ibadetlerde kusurlu bile olsa, dinden olduğu kesinlikle bilinen bir hükmü inkar etmedikçe Müslüman’dır, bu itibarla, günahkar da olsa her Müslüman’ın cenaze namazı kılınır.
    77- Tanımadığımız, musallaya konan her cenazenin, namazı kılınabilir mi?
    Cenaze namazı kılabilmek için gerekli şartlardan birisi de o cenazenin Müslüman olmasıdır. Kendisinin veya ebeveyninden birisinin veyahutta yaşadığı çevrenin Müslüman olmasıyla mezkür cenazenin de -zahiren- Müslüman olduğuna hükmedilir. Sözünü ettiğimiz şartlar muvacehesinde, cenazesi musallaya konulmuş olan kişinin Müslüman olmadığına dair kesin bir bilgi bulunmadığı takdirde o kişinin Müslüman sayılmasında ve cenaze namazının kılınmasında bir sakınca yoktur.
    78- İntihar etmek günah mıdır? İntihar edenin cenaze namazı kılınır mı?
    İntihar, büyük günahlardandır. Başkasının canı-na kıymak, katil olmaktan farkı yoktur, hatta daha kötüdür. Ancak bunu helal saymadıkça intihar eden kişi İslam dininden çıkmış olmaz. Dinden çıkmayı gerektiren bir davranışta bulunmamış olan, her Müslümanın cenaze namazı kılınır.
    79- Düşük olan bir çocuğa nasıl bîr muamele gerekir?
    Hilkati tamamlanmadan düşen bir çocuk, bir bez parçasına sarılarak defnedilir. Yıkanması, usülüne göre kefenlenmesi ve cenaze namazı kılınması gerekmez.
    Doğduktan sonra ölen bir çocuğa isim verilir. Cenazesi yıkanır, usülüne göre kefenlenir ve namazı kılınarak defnedilir. Böyle olmayınca yani ölü olarak doğmuş ise, yıkanıp bir beze sarılarak defnedilir; fakat namazı kılınmaz.
    80- Bir Müslümanın cenazesi gayr-ı müslim çocuklarına bırakılır mı?
    Vefat eden bir Müslümanın cenazesi, Müslüman olan velisi veya akrabası tarafından kaldırılır. Eğer- sözkonusu cenazenin bütün akrabası gayr-i Müslim ise; cenaze hiçbirine verilmez, onun techizi, tekfîni ve cenaze namazı kılınarak defni, Müslüman toplumu üzerine farz-ı kifayedir.
    81- Musallada ölüye yapılan "Helal olsun" sözü ile bütün alacaklar da helal edilmiş olur mu?
    Hakkını helal eden kişinin, ölenin üzerinde bulunduğunu bildiği hakları helal olur, Sözgelimi, bir başkasının hakkını zimmetine geçirmiş olan kişi öldüğü zaman, hak sahibi bundan haberdar olarak, kendi isteği ile hakkını helal ederse, ölen kişi bu sorumluluktan kurtulur. Hak sahibi de sevap kazanır. Fakat hak sahibi ölenin üzerinde bulunan bazı haklarından haberdar değilse, haber-dar olmadığı haklarını helal etmiş sayılmaz. Ayrıca karz veya alım-satım gibi sebeplerle ölenin zimmetindeki borçlarının da, mirasının taksiminden önce terikesinden hak sahiplerine (alacaklılarına) ödenmesi gerekir.
    82- Kadınlar kabir ziyaretine gidebilir mi?
    Kabir ziyareti hem erkek hem de kadın için müstehaptır. Gerektiğinde, kadınlar da usulüne uyarak kabir ziyaretinde bulunabilirler.
    83- Almanya'da oruca başlayan bir kişi uçakla daha doğudaki veya daha batıdaki
    bir ülkeye yolculuk yapsa iftarı nereye göre yapacaktır?
    Bir yerde oruca başladıktan sonra, daha önce akşam olan doğudaki bir yere uçakla giden bir kimse gittiği yerdeki vakte göre orucunu açacaktır. Eğer batıya gidecek olursa durum yine aynıdır. Yani gittiği yerin vaktine uyarak orucunu açacaktır. İftar vaktine yakın, uçakta yolculuğu devam ediyorsa, uçaktaki görüntüye göre güneş batmadıkça iftar edemez. Çünkü orucun vakti, ikinci fecirden güneşin gurubuna kadar devam eder. Yüksek bir yerde; mesela; yüksek bir minarede veya kulede bulunan kimse, güneşin gurubunu görmedikçe iftar edemez. Aşağıda bulunanlar ise bulundukları yerin takvimine göre iftar ederler. Uçaktakiler de, üzerinde bulundukları yerin saatini ölçü alamazlar; güneşin batmasını beklerler.
    84- Devamlı olarak uzun yola gidenler, namaz ve oruçları nasıl yerine getirmelidir?
    İslam dini Ramazan ayında oruç tutamayan hasta ve yolcuların sonradan kaza etmelerini emreder. Mazeret ne kadar devam ederse şerî ruhsat da o kadar devam eder. Bu gibi kimseler bir sene veya on sene sonra, mazeretleri ortadan kalkınca, zamanında tutamadıkları Ramazan oruçlarını kaza ederler. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:
    "Sizden bir kimse hasta veya yolcu olursa oruç tutmadığı günler sayısınca daha sonra diğer günlerde tutsun." (Bakara, 185)
    Namaz ise yolculuk sebebiyle kazaya bırakılmaz. Ancak seferi sayıldığı sürece dört rek'atlı farz namazlar iki rek'at olarak kılınır. Devamlı olarak uzun yola giden kaptan ve sürücülerin durumu da aynıdır.
    85- Kalb hastalıkları olanlar ve hastaları günde 2-3 hap almak zorundadırlar.
    Bunların oruç tutmaları gerekli midir?
    Hastalık, Ramazan'da oruç tutmamayı mübah kılan özürlerdendir. Bir kimsenin oruç tuttuğu takdirde hastalanacağı, hasta ise hastalığının artacağı tıbben veya tecrübe ile sabit olursa oruç tutmayabilir. İyi olunca da yalnız yediği günler sayısınca kaza etmesi gerekir. Ayet-i Celilede; "Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde oruç tutar" buyrulmuştur (Bakara, 184)). Ömrü boyunca bu durumda hasta olan kişiler ise, her gün için bir fidye verirler. Yoksul ve muhtaç kişilerin fidye vermeleri de gerekmez. Dinimiz hiç kimseyi gücünün üstünde bir şeyle yükümlü kılmamıştır.
    86- Ramazanda ay halini önlemek için hap kullanmak caiz midir?
    Ay hali oruç tutmaya manidir, bu halde iken tutulan oruç sahih olmaz. Ay hali, hayız kanının görülmesiyle başlar. İlaç ve hap sebebiyle de olsa, akıntı olmadıkça ayhali vuku bulmadığından tutulan oruç sahihtir. Ancak hayız kanı ile vücutta biriken zararlı maddeler dışarı atıldığından, vücudun sıhhati bakımından ay halini önlemek için ilaç ve hap kullanılması tavsiye edilmez.
    87- Adet gören bayanlar keffaret orucu nasıl tutarlar?
    Keffaret olarak, arka arkaya altmış gün (veya iki kameri ay) oruç tutmaya başlayan bir kadının, bu arada görebileceği ayhali günleri keffaret orucunun sürekliliğini engellemez ve bozmaz. Ancak bu durumda ay halinin bitiminden sonra, ara vermeden keffaret orucuna devam edilmesi
    şarttır. Söz gelimi on gün oruç tuttuktan sonra, onbirinci gün ayhali gören bir hanım, belli günleri bitince hiç ara vermeden tekrar oruca başlar, önceki tuttuğu on güne ekleyerek keffaret orucunu tamamlar.
    88- Düşük yapan kadının orucu bozulur mu?
    Düşük yapan bir kadının yaptığı düşüğün saç, tırnak gibi bazı uzuvları belirgin hale gelmişse bu kadın, yaptığı bu düşükle lohusa sayılır ve orucu da bozulur.
    89- Hamile olan kadın oruç tutarken kusarsa orucu bozulur mu?
    İstek ve iradesi dışında kusan kişi, ister az, ister çok (ağız dolusu) kussun, kustuğunu geri yutmaz ise, orucu bozulmaz. Ancak böyle bir kusuntu ağız dolusu olup geri dönerse İmam Ebu Yusuf’a göre orucu bozar.
    Kendi isteği ile ağız dolusu kusan kişinin orucu bozulur. Yani o gün orucunu devam ettirir, Ramazandan sonra bir gün kaza gerekir, keffaret gerekmez. Şayet ağız dolusundan daha az kusarsa orucu da bozulmaz, kaza da gerekmez.
    90-Oruçlu iken buruna, göze damlatılan ilaç orucu bozar mı?
    Buruna akıtılan ilaçla oruç bozulur. Bu durum da oruçlu o günkü orucuna devam eder. Ramazandan sonra bir gün kaza eder. Göze damlatılan ilaç -eseri boğazda hissedilse bile- orucu bbozmaz.
    91- Oruçtu iken arkadan veya önden fitil koymak orucu bozar mı?
    Oruçlu iken arkadan fitil kullanmak orucu bozar. Bundan dolayı sadece kaza gerekir, keffaret gerekmez. Kadının tenasül organına ilaç ve benzeri herhangi bir şeyin akıtılması orucu bozar. Erkeğin tenasül organının içine akıtılan ilaç Hanefilere göre orucu bozmaz; Şafiîlere göre ise bozar.
    92- Doktor muayene ederken, ağızdan mideye sarkıtılan cihazlarla oruç bozulur mu?
    İlaçlı mide filminde durum nasıldır?
    Bir çöp veya iplik ve sicim gibi herhangi bir şey yutulursa oruç bozulur. Ucu dışarıda olan bir sicim mideye indikten sonra ondan bir parça kopup midede kalmadan dışarı çekilirse oruç bozulmaz. Mideye sarkıtılan cihazın hükmü de aynıdır. Fakat midenin filmini çekmek için ağızdan alınan ilaç orucu bozar.
    93- Susuz olarak, hap yutmak orucu bozar mı?
    Oruçlu bir kimse gıda veya deva (ilaç) cinsinden bir şeyi ister su ile, ister susuz olarak yer veya içerse orucu bozulur. Şafiî mezhebine göre; kendisine yalnız kaza gerekir. Hanefi mezhebine göre ise; hem kaza hem de keffaret lazım gelir. Ancak oruç bozmayı mübah kılacak ölçüde bir rahatsızlık sebebiyle ilaç almış ise, orucu bozulur ve kendisine yalnız kaza gerekir, keffaret gerekmez.
    94- Nefes darlığından muzdarip bir kimsenin bronşlarını genişletip bir müddet rahat nefes alıp
    vermesini sağlamak amacıyla ağıza sıkılan sprey orucu bozar mı?
    Yoğunlaştırılmış sun'î oksijen, yiyecek, içecek cinsinden olmayıp sırf hastanın teneffüs imkanını kolaylaştırmak için kullanılan bir maddedir. Teneffüs, bütün canlıların yaşayabilmesi için en tabî hakkıdır. Astımlı hastanın fiziki yapısı oruç tutmasına müsait olup başka bir hastalığı da olmadığına göre, ilaç ağız ve nefes boruları cidarlarında emilerek yok olduğu gerçeğinden hareketle ve orucun teşri hikmeti de dikkate alındığında, astımlı hastaların rahat nefes almalarını sağlama amacıyla ağıza püskürtülen oksijenli ilacın orucu bozmayacağı mutalaa olunmuştur.
    95- Elde olmadan çalışma yerinde toz duman v.b. şeylerin yutulması orucu bozar mı?
    Umumî belva kabilinden olup kaçınılması mümkün olmayan, rüzgarın kaldırdığı tozun, yanan ocaktan çıkan dumanın, elenen veya öğütülen un'un yutulması.. ve benzeri şeyler orucu bozmaz. Zira bunlar devamlı olarak insanlar tarafından karşılaşılan ve sakınılması mümkün olmayan şeylerdir. Ancak sigara, nargile, enfiye gibi kasden içilen şeyler; emilen şekerin veya ilacın boğaza giden tadı orucu bozar. Bunlardan dolayı hem kaza; hem de keffaret gerekir.
    96- Oruçlu iken banyo yapan birinin orucu bozulur mu?
    Vücuda dışardan her hangi bir şey girmedikçe oruç bozulmaz. Bu itibarla ister temizlik, ister serinlemek maksadıyle olsun, ağız ve burundan su kaçırmamak şartıyle banyo yapmakla oruç bozulmaz.
    97- Oruçlu iken boy abdesti almak caiz midir?
    Ağız veya burundan su girip yutulmadıkça yıkanmakla oruç bozulmaz. Bu itibarla ağız ve burundan su kaçırmamak şartıyle oruçlunun (ihtiyarî veya zarurî olarak) boy abdesti alması caizdir. Nitekim Hz. Aişe ile Ümmî Seleme validelerimiz Peygamberimiz (S.A.V.)'in Ramazanda imsaktan sonra boy abdesti almış olduğunu haber vermişlerdir. Buna göre geceden cünüp olarak imsak vaktine girmek oruca zarar vermediği gibi, oruçlu iken boy abdesti almak da orucu bozmaz.
    98- Cünüp olan sahur yemeği yiyebilir mi? Oruca niyet edebilir mi?
    Cünüp olan kimsenin elini, ağzını yıkamadan yiyip içmesi uygun görülmemiştir. Bu kimsenin gusül abdesti ile meşgul olduğu takdirde sahur yemeği yiyemeyeceği korkusu varsa elini, ağzını yıkadıktan sonra, boy abdesti almadan sahur yemeği yemesinde bir sakınca yoktur.
    99- Cuma günü oruç tutmak caiz midir?
    Tek olarak cuma ve cumartesi gününü oruca tahsis etmek tenzihen mekruh görülmüştür. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) "Sizden biriniz bir gün evvel veya bir gün sonra oruç tutmadıkça, sadece cuma günü oruç tutmasın" buyurmuştur. Buna göre yalnız cuma günü (kaza veya nezir dışında) oruç tutmak tenzihen mekruh olup, cuma ile beraber bir gün önce veya sonra oruç tutulduğu takdirde kerahat yoktur.
    100- Ramazan sonrası Şevval ayında tutulan oruç nasıl tutulmalıdır?
    Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehaptır. Peygamberimiz (S.A.V.) "Ramazanda orucunu tutup da Şevval'den de altı gün oruç tutan kimse bütün sene oruç tutmuş gibi sevap alır" buyurmuştur. Altı gün Şevval orucunu ayrı ayrı tutmak mümkün olduğu gibi, ara vermeden üst üste altı gün tutulması da mümkündür.
    Şafiî mezhebine göre; bu altı günü Şevval ayı içerisinde ayn ayrı tutmakla sünnet sevabı kaza-nılır ise de, Şevval ayının ikinci günü, yani bayramın birinci gününden başlayarak üst üste ara vermeden tutulması daha faziletlidir.
    Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 5
    101- Kandil günlerinde oruç tutmak isteyen hangi gün oruç tutmalıdır?
    Kandil günlerinde oruç tutmak isteyenler, ihya ettikleri kandil gecesi oruca niyet edip ertesi gün oruç tutarlar. Çünkü dinî hükümlere göre gün, güneşin gumbu ile başlar ve ertesi günkü guruba kadar devam eder. Nitekim Peygamber Efendimiz (S.A.V.): "Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman o geceyi ibadetle ihya ediniz ve gündüzünü de oruçla geçiriniz..."(et-Terğıb ve't-Terğib Mısır Baskısı 2/242) buyurmuştur. Ancak kandil gecesinden önceki gün oruç tutmayı yasaklayan bir hüküm yoktur. Oruç tutulması mekruh olmayan günlerin hepsinde oruç tutmak sevaplıdır.
    102- Değişik zamanlarda kasden Ramazan orucunu bozana sonradan bir keffaret yeterli midir?
    İster aynı Ramazan ayında, ister ayrı ayrı Ramazan ayında olsun, değişik zamanlarda Ramazan orucunu kasden bozmuş olan kişinin bir tek keffaret orucu tutması yeterlidir. Şafiîlere göre yalnız cinsî münasebetten dolayı keffaret gerekir ve bu fiil tekrarlandığı sayıca keffaret de tekrarlanır.
    103- Ölen birinin oruç borçları için geride kalanlar oruç tutabilir mi?
    Ölenin velisi veya başkaları ölen kişinin kazaya kalmış oruçlarını tutamazlar. Nitekim bir hadis-i şerifte "bir kimsenin başkası yerine oruç tutması, namaz kılması caiz olmaz, lakin velisi ölenin tutamadığı orucunun fidyesini verir” buyurulmuştur.
    104- Borç verilen paranın zekatı ne zaman verilir?
    Geri ödeneceği kesin olan alacakların, her yıl alacaklı tarafından zekatlarının ödenmesi gerekir. Şayet her yıl zekatı verilmemiş ise, alacak tahsis edildikten sonra, geçmiş yıllara ait zekatların da ödenmesi gerekir. İnkar edilen veya geri alınma ihtimali görülmeyen alacaklar için, alacaklının her yıl zekat vermesi gerekmez. Şayet bu tür ümit kesilmiş bir alacak daha sonra ödenirse, üzerin den yıl geçtikten sonra zekatı gerekir; geçmiş yıllar için zekat gerekmez.
    105- 3-5 yıl va'deli borcu olan kimse nisabını nasıl hesaplar?
    3-5 yıl vadeli borcu olan kimse, temel ihtiyaçlarını ve o yıl içinde ödenmesi gereken borçlarını düştükten sonra, geride kalan zekata tabi malların toplamı, nisap sınırını aşıyorsa, bu geride kalan kısmın zekatını verir.
    106- Borç verdiğim birisi fakirleşti; bu kişinin bana olan borcunu zekatımdan sayabilir miyim?
    Zekatın sahih olması için, yoksul kişiye verilen şeyin zekat niyyetiyle temliki gerekir. Fakire borç olarak verilen bir meblağ, fakir o meblağ üzerinde tasarrufta bulunduktan sonra, zekata mahsub edilemez. Şayet, dinen fakir sayılan bir kimsenin zimmetinde bulunan alacak meblağ, o fakire, zekat niyyetiyle bağışlanacak olursa, sadece o alacak meblağ için ayrıca zekat gerekmez.
    Borç alan birisi fakirleşip borcunu ödeyemez duruma düşerse alacaklı borçluya borcu kadar zekat verir, tekrar alacağını verdiği paradan tahsil edebilir.
    107- Arsaya ve kirada olan evime, binek arabasına ve ticari arabaya zekat vermek gerekir mi?
    Ticaret için olmayan, ev, arsa, araba ve benze-ri şeylerin kıymetleri üzerinden zekat gerekmez. Eğer bunların kazancı (getirisi) varsa ve bu getiriler, sahibinin diğer zekata tabî malları ile birlikte nisap ölçüsüne ulaşırsa, yıl sonunda getirilerinin zekatı verilir. Şayet bunlar ticaret için kullanılıyorsa her yıl kıymetleri üzerinden zekat gerekir.
    108- Hisse senetleri için zekat vermek gerekir mi?
    Bir ticarî veya sınaî kuruluşa ortaklığı ifade eden hisse senetleri elde mevcut para gibidir. Bu bakımdan eğer nisap ve diğer şartları taşıyorsa rayiç değerine göre hisse senetlerinin de zekatı verilir.
    109- Kirada oturan evi olmayan kişi, ev yapmak için biriktirdiği paradan zekat vermek zorunda mıdır?
    Ev edinmek için biriktirilen paralarda tabiî olarak çoğalma ve artma özelliği vardır. Binaenaleyh bu maksatla biriktirilen paralar borçtan ve temel ihtiyaçlardan sonra nisap miktarına ulaşmış ise o paradan zekat vermek gerekir.
    110- Zekatı ve fıtır sadakasını uzaktaki akrabaya göndermek caiz midir?
    İster yakında, ister uzakta bulunsun, zekat ve fıtır sadakasında, öncelikle yoksul akrabanın tercih edilmesi efdaldir. Akraba içinde yoksul olan kişiler yoksa, yakın komşulardan başlamak üzere, kişi bulunduğu yerdeki fakirlere zekat ve fıtır sadakasını verir.
    Zekatta, zekata tabi malın bulunduğu yerdeki fakirlere; fıtır sadakalarında ise, mükellefin ikamet ettiği yerdeki fakirlere öncelik verilmesi asıldır. Ancak bunlar bağlayıcı hükümler olmayıp faziletle ilgili hükümlerdir. İster yakın ister uzak olsun, dinen fakir sayılan her Müslüman’a zekat ve fıtır sadakası verilebilir.
    111- Gelin ve damada zekat verilebilir mi?
    Gelin veya damat şayet fakir iseler, her ikisine de zekat verilebilir. Ancak, mükellef kişi, kendi usul ve füruundan olan kimselere zekat ve fıtır sadakası veremez.
    112- Zekat, kurban ve fıtır sadakası için belirlenen nisap miktarı aynı mıdır?
    Zekat, dinen zengin sayılan Müslümanlara farz-dır, temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka 80.18 gr. altın veya bu miktar altın değerinde temel
    ihtiyaçlardan fazla malı yahut parası olan kimseler dinen zengin sayılırlar. Bu mikdara nisap denir. Zekatın farz olması için ölçü kabul edilen bu miktar, fıtır sadakası ve kurban için de aynıdır.
    Ancak zekatın farz olması için, nisab ölçüsündeki malın üzerinden bir kamerî yıl geçmesi ve malın namî yani artıcı nitelikte olması gerektiği halde, kurban fitrenin ve vücübu için, nisabın üzerinden sene geçme ve malın artırıcı nitelikte olması şartı yoktur. Bunun için, Ramazan bayramı günü şafak sökmeden önce miras ve benzeri herhangi bir yol ile zengin olan kimse, fitre vermekle mükellef olur. Kurban bayramı günlerinde zengin olan kişi de kurban kesmekle yükümlü olur.
    113- Kadının kocasından habersiz hayır yapması veya sadaka vermesi caiz midir?
    İslamî hükümlere göre, aile fertleri arasında mal birliği değil, mal ayrılığı prensibi vardır. Bir aile içinde, karı-koca ve çocuklardan, herbirinin malı kendisine aittir. Bu itibarla, kadın kendisine ait malını kocasının izin ve rızasını almadan da dilediği gibi sarfedebilir; dilediği bir şahsa veya hayır kurumlarına bağışlayabilir. Ancak; kadın kocasının malını, evin zarurî ihtiyaçları dışında kocasının izin ve rızası olmadan harcayamaz. Kocasının malından herhangi bir kimseye bağışta bulunamaz. Ancak kadın, kocası gördüğü veya haberi olduğu takdirde, ondan izinsiz yaptığı harcama ve tasarruf için izin vereceği ölçüde bağış ve tasaddukta bulunabilir. söz gelimi kapıya gelen dilenciyi boş çevirmez. Bu takdirde hem kendisi, hem kocası sadaka sevabına nail olurlar.
    114- İslam'a göre devlete vergi vermek gerekli midir?
    Devlet, milletin organize edilmiş ve teşkilatlanmış biçimidir. Ortak hizmetlerin karşılanması için vatandaşlarından vergi alır. islam dini devletin yapacağı hizmetler için, ihtiyaca göre vergi almayı tecviz etmiştir. Peygamberimiz de vergi toplatmıştır. Öşür, haraç ve zekat bunlardan bazılarıdır. Hz. Ebu Bekir zekatı vermeyenlere savaş açmıştır.
    Vergi ile elde edilen gelir, ülkeye ve üzerinde yaşayanlara hizmet veren devletin giderlerini karşılar. Bu hizmetler amme menfaati içindir, vergi verilmezse bu hizmetler karşılanamaz, amme hizmeti vatan emniyeti haleldar olup, bunun bedelini de bütün bir toplum çeker. Bu itibarla, her Müslüman devlete vergisini vermekle mükellefdir.
    115- İslam dininde zekat ve öşür dışında devlete vergi vermek gibi bir mükellefiyet var mıdır?
    İslam dininin diğer ekonomik sistemlerden farklı olarak kendine has maliye yapısı vardır. Bu sistem-de devletin gelir kaynakları zekat, harac, cizye, ganimet, savaştan elde edilen mallar, öşürler, maden ve define vergisi ve diğer vergilerdir.
    Bu gelir yok kaynakları dışında devletin, vatandaşlarından vergi alıp alamayacağı konusu, eskiden geri tartışılmış, ihtiyaç ve zaruret halinde, ihtiyaca ve yurttaşların ödeme güçlerine göre devletin vergi alabileceği görüşü ağırlık kazanmıştır.
    "Büyük zararı def etmek için küçük zarara tahammül edilir" kaidesi bir hukuk kuralıdır. Bu kaide uyarınca, düşman tarafından ülke güvenliği tehdit ediliyorsa, olağanüstü hallerde veya beytü'l-malın (hazine) gelirleri devletin zorunlu mali mükellefiyetini karşılamıyorsa devletin vatandaşlarından, ihtiyacını karşılayacak ölçüde vergi alması gerekli hale gelir.
    Asrı saadette ve 4 halife döneminde zekat dışında vergi alınmamış ise de, daha sonra devletin gelirleri giderlerini karşılamaz hale gelince zaruret prensibine dayanarak, zekat dışında bir takım vergiler ortaya çıkmıştır. Zikri geçen prensip ve gerekçeler ile verginin alınabileceği ve verginin zekat ve öşürden sayılamayacağı görüşleri kuvvet kazanmıştır. Zira zekat ve öşür bir ibadettir; ibadette niyyet ve ihlas esastır. Vergide ise bu vasıflar umumiyetle gerçekleşmez. Ayrıca, zekat ve öşür kitap ve sünnetle sabit olurken vergi öyle değildir.
    Sarf yönleri açısından da zekat ve öşürle vergi arasında fark vardır.
    116- Kocası fakir olan bir kadın, kendi parası ile hacca gidebilir mi?
    Kocası fakir olan kadının, kendi servetiyle haccetme imkanı varsa ve haccın diğer şartlarını da taşıyorsa, kocası veya bir mahremi ile hacca gitmesi gerekir. Şayet kocası veya mahremlerinden biri, imkansızlık sebebiyle hacca gide-miyorlarsa ve bu kadın onlardan birinin masrafını da karşılayabilecek imkana sahipse, haccetmesi gerekir. Buna gücü yetmezse, yerine bedel gönderir.
    Şafiî alimleri, bir kadının güvenilir bir kaç kadınla birleşerek -mahremsiz- farz olan haccını yapmasını caiz görmüşlerdir.
    117-Zengin bir kadın eşi veya bir mahremi olmadığı için hacca gidemeden ölse
    hac ibadetinden sorumlu mudur?
    Sağlık ve servet yönünden haccetme imkanına sahip olan bir kadın, eşi veya mahremi olmadığı için hacca kendisi gidemez ise de, hac farizasını eda etmiş sayılması için, yerine bedel göndermesi gerekir. Bunu da yerine getirmemişse vefatından önce yerine vekaleten haccetmek üzere bedel gönderilmesini vasiyet etmesi gerekir. Aksi takdirde üzerinden sorumluluk kalkmaz.
    118- Haram para ile hacca gidenin haccı kabul olur mu?
    Dinimizde yapılan ibadetler Cenab-ı Allah'ın emri gereği görevimizdir. Ayrıca, pek tabiki sevabı da vardır. Bunun aksine Cenab-ı Allah'ın yasak kıldığı haramlar vardır. Bu yasaklara riayet etmek de görevimizdir. Bu itibarla; çalıntı elbiseyle namaz kılınsa bu namaz şartlarına riayet edilerek eda edilirse sıhhatlidir. Kabul olunup olunmaması Allah'a aittir. Elbiseyi çalan bunun cezasını ayrıca çekecektir.
    Bu örnekte olduğu gibi haram parayla hacca giden kimsenin haccı da sahihtir. Haram parayla gittiği için onun günahını ayrıca çekecektir. Fakat bu haccın sevabı da ona göre az olur veya hiç olmaz.
    119- Kurban kesmek kimlere vaciptir?
    Kurbanın sözlük anlamı yakınlık demektir. Dinî kavram olarak kurban; Allah'a yaklaşmak için, belirli günlerde (Kurban bayramının ilk üç günü) ve belirli nitelikleri taşıyan kimseler tarafından kesilen belli hayvandır.
    Kurban bayramında ibadet niyeti ile kurban kesmek, büluğ çağına gelmiş, mukim (yolcu olma-yan) ve dinen zengin sayılan Müslümanlara vaciptir. Zenginlikten maksat kurban bayramında temel ihtiyaçlarından başka 80.18 gr. altını veya bu mikdar altın karşılığı parası yahut temel ihtiyaçları dışında mal varlığının bulunmasıdır. Bu durumda olan kimse kurban kesme hususunda dinen zengin sayılır.
    120- Kurban kesmeden, parasını kurban niyetiyle vermek caiz midir?
    Kurbanın rüknü, kurbanlık hayvanın kesilip kanının akıtılmasıdır. Kurbanlık hayvan bizzat veya vekalet yolu ile kesilmedikçe, parasını tasadduk etmekle, kurban vecibesi eda edilmiş olmaz.
    121- Kadın kurban kesebilir mi ve kestiği yenilir mi?
    Bir Müslümanın, erkek olsun kadın olsun usülüne uygun olarak kestiği hayvanların etleri yenir.
    Bu itibarla, Müslüman bir kadının kurban kesmesi caizdir.
    122- Karı koca bir yıl biri, diğer yıl öbürü şeklinde nöbetleşe kurban kesebilir mi?
    Kurban bayramında, akıllı, büluğ çağına gelmiş,
    dinen zengin, hür ve mukîm Müslümanlar üzerine kurban kesmek vaciptir. Dinî hükümlere göre, bir aile içinde herkesin malı kendisine aittir, müşterek bir aile malı yoktur. Bu itibarla, yukarıdaki niteliklere göre kurban kesmekle kim mükellef ise, kurbanı o keser. Karı-koca her ikisi de kurbanla mükellef ise, her ikisi de keser. Sadece birisi mükellef ise, mükellef olan keser. Her ikisi de mükellef değiller ise, hiçbiri kesmeyebilir. Mükellef olmadıkları halde imkanlarını zorlayarak kurban kesmek isteyenlere de engel olunmaz.
    123- Adak kurbanını kesmek için kadının kocasından izin alması şart mıdır?
    Adak'ın kelime manası, herhangi bir şeyi yapmaya söz vermektir. Dinî kavram olarak adak;
    Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanmak ve O'na tazimde bulunmak için, yapılması mecbur olmayan namaz, oruç ve kurban gibi farz ve vacip ibadet cinsinden bir şeyi yapmayı nezretmek suretiyle o ibadeti kişinin kendisine vacip kılmasıdır.
    Farz veya vacip ibadet cinsinden adanmış olan bir şeyi yerine getirmek vaciptir. Çünkü adak yapan kimse bu hususta Allah'a söz vermiş demektir. (Hac, 29) Bu gibi hükümlerin uygulanmasında ise, kadın ve erkek arasında fark yoktur.
    Adakta bulunan kadının, harcama yapmayı gerektiren bir adağını yerine getirmek için kocasından izin alıp almamasına gelince:
    İslamî hükümlere göre her fert kendi malı üzerinde, bir başka kişinin iznini almadan dilediği şekilde tasarrufta bulunabilir. Bu sebeple evli bir kadın kendi malından kocasının izni olmadan adağını yerine getirir. fakat kendi malı adak kurbanını kesmeye yetmeyecek kadar az olduğu için kocasının malından adak kurbanı kesecek olursa, kocasının iznini alması gerekir.
    124- Bir Müslüman kestiği kurban etinden gayri müslimlere verebilir mi?
    Kurban kesmek imam-ı Azam Ebu Hanife'ye göre vacip; diğer müctehidlere göre sünnettir. Bunda esas olan kurbanlık hayvanın ibadet ve kulluk maksadı ile kesilmek suretiyie kanının akıtılmasıdır.
    Kurban etinin dağıtılması hususu ise kurban kesmenin rükünlerinden değildir. Kurban etinin zenginlere, fakirlere ve ehl-i kitaptan birisine verilmesi caizdir.
    125- Akika nedir?
    Yeni doğan çocuğun başındaki tüye akika adı verilir. Bir çocuğun doğması üzerine, Cenab-ı
    Hakk'a şükür niyeti ile ve Allah rızası için kesilen kurbana da, "Nesike" veya "Akika" kurbanı denir.
    Akika kurbanı kesmek mübah ve menduptur.
    Akika kurbanı hususunda şu konulara dikkat edilmelidir.
    a)Akika kurbanı, çocuğun doğumundan itiba-ren büluğ çağına erinceye kadar olan süre içinde kesilebilir. Ancak, doğumun yedinci gününde kesilmesi daha güzeldir.
    b) Kurban olma niteliğine uygun her hayvan, akika kurbanı olarak kesilebilir.
    c)Akika kurbanı için çocuğun erkek veya kız olması arasında fark yoktur.
    d)Akika kurbanının kesileceği yedinci günde, çocuğun saçlarının kesilmesi ve ağırlığınca altın veya gümüş bedelinin fakirlere dağıtılması da müstehaptır.
    e)Akika kurbanının etinden ve derisinden, kurban sahibi dahil herkes yiyebilir.

    Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 6
    126- Avrupa'da veya başka bir yerde kurbanını dağıtacak bir fakir bulamayan
    kimse vekalet yoluyla kurbanını memleketinde kestirebilir mi?
    Dinimize göre kurban, zekat, fıtır sadakası, keffaret gibi malî ibadetlerin ifasında başkasına vekalet vermek caizdir.
    Buna göre kendisine kurban vacip olan bir kimse, kurbanını bizzat kendisi kesebileceği gibi, vekalet yoluyla memleketinde veya başka bir yerde de kestirebilir.
    127- Ev veya araba aldığımız zaman kurban kesmek gerekir mi?
    Ev veya araba almak kurban kesmeyi gerektirmez. Ancak, bu konuda adak yapılmışsa adağın yerine getirilmesi gerekir veya elde edilen bu nimetlerden dolayı Allah'a şükür için, şükür kurbanı kesilebilir.
    Bir diğer husus daha vardır ki; "Sadaka belaların def'ine vesile olur." Böyle bir nimetten dolayı kurban kesip tasadduk etmenin (fakirlere dağıtmanın) muhtemel bir takım kaza ve belaların def'ine vesile olacağı da umulur.
    128- Hayvanın daha iyi ve sağlıklı gelişmesi için kuyruğu kesilen koyun kurban edilir mi?
    Küçük yaşta daha sağlıklı gelişmesi için kuyruklarının fazla kısımları boğulmak suretiyle düşürülen koyunların kurban edilmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü bu durum, hayvanın, emsaline göre kıymetini azaltan bir ayıp değildir.
    129- Kimin kestiği yenir, kimin kestiği yenmez?
    Müslümanların ve ehl-i kitap denilen Yahudi ve Hıristiyanların usulüne göre kestikleri koyun, sığır ve deve vb. hayvanların etleri yenir.
    Ateşe, güneşe, yıldızlara, puta tapanların dinden çıkanların, din ve Allah tanımayanların kestikleri yenmez.
    130- Türbelere adak yapmak caiz midir?
    Adak sözlükte herhangi bir şeyi yapmaya söz vermektir. Dinî anlamda ise adak, Yüce Allah'ın rızasını kazanmak ve yalnız O'na ta'zimde bulunmak için yapılması zorunlu olmayan ve namaz, oruç, kurban gibi farz veya vacip olan ibadet cinsinden bir şeyi yapmaya Allah için söz vermek ve böylece o ibadeti kişinin kendi üzerine vacip kılarak, zorunlu hale getirmesidir.
    Allah rızasını kazanmak düşüncesi olmaksızın adakta bulunmak doğru olmadığı gibi bazı türbe ve ölüler için yapılan veya türbelere mum ve kandil yağı almak gibi adaklar da batıl ve haramdır. Çünkü adak bir manada ibadettir. ibadet ise, sade-ce Allah'a yapılır. Bu itibarla kullardan, özellikle de ölülerden birine adakta bulunulması caiz değildir. Zira ölüler için hiçbir şeye malik olmadıkları gibi, tasarruf yetkisinden de mahrumdur.
    Mamafih bir kimse falan işim olursa şu türbede Allah için bir kurban keseceğim der de o işi de olursa, o kurbanı herhangi bir yerde kesmesi yeterlidir, o türbeye gitmesine gerek yoktur.
    131-Yemin çeşitleri ve hükümleri nelerdir?
    Allah'ın adını anarak yapılan yeminler üçe ayrılır:
    a) Yemin-i Lağıv: Yanlışlıkla veya doğru zannıyla yalan yere yapılan yemindir. Bu çeşit yeminden dolayı keffaret gerekmez. Allah'ın affı ve bağışlaması umulur.
    b) Yemin-i Gamus: Bile bile yalan yere yapılan yemindir. Yalan yeminler çok büyük günahtır. Bunun bağışlanması için kefareti yoktur. Ancak tövbe ve istiğfar etmek, hakkı zayi olan varsa ondan da helallik almak gerekir. imam Şafi'ye göre ayrıca kefaret de gerekir.
    c)Yemin-i Mün'akide: Mümkün olan ve geleceğe ait bulunan bir şey hususunda yapılan yemin-dir. Böyle bir yemine riayet vaciptir. Ancak riayet edildiğinde umumun zararı sözkonusu ise, o takdirde yemine riayet edilmeyip bozulur ve kefareti ödenir. Ayrıca, Cenab-ı Hak’an af dilenir.
    Yemin kefareti, on fakiri sabah akşam günde iki öğün doyurmak yahut bir fıtır sadakası miktarından az olmamak üzere, yiyecek bedelini kendilerine vermek veya on fakiri giydirmektir. Bunlar dan birini yapmaya gücü yetmeyenler ise, yemin kefareti olarak, ardarda üç gün oruç tutarlar.
    132- Nişanlanmanın hükmü nedir? Nişanlıların beraberce gezmesi caiz midir?
    Nişan; birbiriyle evlenmeye namzet olanların evlilik için karşılıklı söz vermesidir. Nikah değildir. Nikah akdi yapılmadan müstakbel eşler birbirine helal olmazlar.
    Erkek evlenmeyi düşündüğü kadına bakabilir. Bir hadiste: "Ona bak, zira bakmak evliliğin uyumlu olmasını temin eder" buyrulmakla, daha sonra çıkabilecek tatsızlıklar başından önlenmektedir. (İbn-i Mace, Tirmizi)
    133- Kişi evleneceği hanımı ne ölçüde görebilir?
    Dinimiz, toplumun temeli olan aile yapısının huzur içinde devamlılığına kadın ve erkeğin birbirlerini görüp beğenmelerini ve kendi irade ve istekleriyle evlenmeğe karar vermelerini istemiştir. Nişanlanmak nikahın başlangıcıdır. Bu safhada, evlenecek eşlerin birbirlerini görüp bazı özellik ve niteliklerini öğrenmeleri, kurulacak yuvanın huzur ve devamı için faydalıdır. Bu sebeple Rasulüllah (S.A.V.) Efendimiz "Evleneceğiniz kadına -maksadı temin edecek ölçüde- bakınız" buyurmuştur. Bakıp görmeden evlenecek olan birisine de: "Git, onu gör de ondan sonra kararını ver" demiştir.
    Alimler, evlenecek erkeğin evleneceği kızın eline, yüzüne ve ayaklarına bakabileceğini, ayrıca bir kadın göndererek onu nitelikleriyle yakından tanımaya çalışabileceğini söylemişlerdir.
    134- Kız ebeveyninden izinsiz evlenebilir mi? Küfüv ne demektir?
    Akli dengesi yerinde, erginlik çağına gelmiş bir kızı, izni olmadan ebeveyni evlendiremez. Kızın izin ve rızası şarttır. Evliliği tasvip etmesi gerekir. Reddederse nikah kıyılamaz. Kıyılmışsa geçersiz sayılır. Ancak, böyle bir kız velisine "beni dilediğinle evlendir" şeklinde genel bir vekalet verirse, tekrar izni gerekmez.
    Erginlik çağına gelmiş bir kızın kendisine denk biriyle evlenmeye karar verme hakkı vardır. Veli-sinin izni şart değildir. Ancak bir hanım kızın veli-sinin iznini almadan böyle önemli bir konuda tek başına karar vermesi, uygun bir davranış sayılmaz. Ana-babanın hayat tecrübelerinden istifade etmesi daha hayırlı olur.
    Küfüv; bir erkeğin evleneceği kadınla sosyal, ekonomik ve kültürel konularda denk olması demektir. Erkeğin kadından ya daha üstün ya da en az onun seviyesinde olması, ileride çıkabilecek muhtemel huzursuzlukların önlenmesi bakımından, faydalı görülmüştür.
    135- Avrupa'da işçi olmak için, geçici olarak gayr-ı müslim bir kadınla evlenmenin hükmü nedir?
    Evlenmek, Allah'ın takdir ettiği sürece, ölünceye kadar geçinmek ve aile yuvası kurup devam ettirmek için yapılan çok ciddî bir iştir. Şehevi hisleri tatmin etmek veya dünyevî menfaatler sağlamak gibi maksatlarla, geçici evlilik, dinen caiz değildir. Evlilik gibi, yuva kurmanın ve neslin devamını sağlayan kutsal bir akdin basit çıkarlara alet edilmesi, şüphesiz günahı çok ağır bir suçtur.
    Ayrıca, bu tür düşüncelerle yapılan evlilikler, çoğu zaman kurulu olan birçok ailenin dağılmasına ve meşru şekilde, evli olan eş ve çocukların mağduriyetine yol açmaktadır.
    Bu itibarla, maddî bir menfaat elde etmek için ve söz konusu menfaati elde etme süresine bağlı olarak yapılan nikah geçersiz ve bu yolla gerçekleşen evlilik gayr-ı meşru olup her Müslümanın bundan kesinlikle sakınması gerekmektedir.
    136- Müslüman olan bir kadının gayr-i müslim bir erkekle evlenmesi caiz midir?
    Müslüman bir hanımın, ister ehl-i kitaptan olsun, ister olmasın, Müslüman olmayan bir erkekle evlenmesi haramdır. Müslümanlığı kabul etmedikçe, yapılacak nikah sahih değildir. Bu husus, Kur'an-ı Kerim'de şöyle belirtilmektedir. "İman etmelerine kadar, puta tapan erkeklerle mü'min kadınları evlendirmeyin" (Bakara, 221), "Müstüman kadınlar inkarcılara helal değildir; onlar da bunlara helal olmazlar" (Mümtehine, 10). Ehl-i kitabın bu hükümden istisna edildiğini bildiren hiçbir nas varid olmamıştır. Ehl-i kitap da bu hükmün içine girmektedir. Ayrıca, bu husus İslam alimlerinin icması ile de sabittir. Buna karşılık, Müslüman bir erkeğin ehl-i kitaptan (yani Yahudi veya Hıristiyan) bir kadınla evlenmesi caizdir.
    137- Sinirli iken karısını boşayanın durumu nedir?
    Sinirliliğin çeşitieri vardır. Sinirli kişi eğer ne dediğinin farkında ve aklı başında ise, bunun sözleri geçerlidir. Ancak, ne söylediğinin farkında olmayacak derecede aşırı sinir ve çılgınlık halinde yapılan boşama geçersiz olup, bu durumdaki kişilerin aklı başına gelinceye kadar söyledikleri sözlerine itibar edilmez.
    138- Bir çıkar için mahkeme kararı ile boşanan eşler, dinen de boş sayılır mı?
    Sadece kocanın veya eşlerin her ikisinin, bizzat veya avukatları vasıtasıyla açtıkları dava sonucu mahkeme kararı ile boşanmış olan eşler, dinen de boşanmış olurlar.
    139- Mahkemece boş******r kaç talakla boşanmış olurlar?
    Bir kimsenin, bizzat veya avukatı vasıtasıyla boşanmak üzere mahkemede dava açması, hakime eşini boşamak için yetki vermesi (tefviz-i talak) demektir. Bu itibarla, sadece erkeğin veya her iki tarafın açtığı dava sonucu, mahkemece boşanmış olan eşler, dinen de boşanmış olurlar. Ancak, daha önce, eşler arasında başka boşanmalar olmamış ise, mahkemenin boşaması, bir boşama sayıldığından, mahkeme kararı ile boşanmış olan eşlerin, istedikleri takdirde, -geride kalan iki talak hakkı ile- tekrrar evlenmeleri mümkündür.
    140- İlmen hamile olmadığı tespit edilen bir kadının iddet beklemesi gerekir mi?
    İddet beklenmesinin sebebi, eşi ölen veya boşanan hanımın sadece hamile olup olmadığının anlaşılmasından ibaret değildir. Eski eşin hatırasına saygı gibi, ahlakî ve sosyal sebepleri de vardır. Bu itibarla, eşinden ayrılan veya eşi ölen hanımın, hamile olmadığı kesin olarak bilinse bile, iddet süresi dolmadan ikinci evliliği caiz değildir.
    141- Namaz kılmayan kadını boşamak gerekir mi?
    Namaz, kadın-erkek mükellef Müslümanların şahsî bir ibadetidir. Namaz gibi dinî vecibeleri yeri-ne getirmeyenler, günahkar olurlar; dinden çıkmış olmazlar. Bu durum, boşama sebebi de sayılmaz. İnanmayan kafir kadınla zaten evlenilmez. Evlendikten sonra dinden dönerse boşanır. Fakat inandığı halde günah işlemek boşama nedeni değildir. O, yine Müslümandır. Onunla yaşamak caizdir. Duruma göre irşad, telkin, nasihat ve ikaz ise, her zaman yapılmalıdır.
    142- Yurtdışında uzun süre kalan bir kişi evine dönüp eşine kavuşunca nikah tazelemesi gerekir mi?
    Nikah tazelemenin gerektiği durumlar şunlardır:
    1- Dinden çıkıp tekrar İslam'a girince,
    2- Bain talakla boşama durumunda.
    Bu itibarla, bir kimsenin eşinden uzun süre ayrı kalması sebebiyle nikahı bozulmaz ve eşinin yanına döndüğünde yeniden nikah yapılması gerekmez.
    143- Bir kaç kadınla evlenmeyi nasıl izah edebilirsiniz?
    İslam'da dördü aşmamak şartı ile birden çok kadınla evlenmek, bir emir değil, ihtiyaç bulunması halinde bir izin ve ruhsattır. Bu izin de adalet şartına bağlanmıştır. Buna riayet edemeyeceğinden korkanlara bir kadınla yetinmeleri emredilmiştir. İslam'ın bu iznini hayatın değişen şartları muvacehesinde düşünmek gerekir. Bir kere İslam zinayı ve ona götüren yolları tıkamıştır. Erkeğin güçlü, istekli, kadının zayıf ve isteksiz veya kısır olması, bir savaş sebebiyle erkeklerin azalıp kadınların çoğalarak hamiye muhtaç olmaları, toplumda fuhuş amillerinin önlenmesi gibi durumlarda erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi bir zorunluluk olabilir. Bütün bu kayıt ve sebepler göz önünde bulundurulursa İslam'ın bu müsaadesinin, zaman içinde değişen şartlara ayak uydurma bakımından yadırganacak bir husus olmadığı ortaya çıkar. Ayrıca birden fazla kadınla evlenmek dinî bir mecburiyet de değildir. Ne erkek ve ne de kadın bunu kabule mecburdur. Bir erkek, lüzum görürse bu ruhsattan istifade eder, lüzum görmezse bir hanımla yetinir. Kadın da bir mecburiyet görürse evli bir erkekle evlenmeye muvafakat eder, bir mecburiyet görmezse muvafakat etmez.
    144- Anne uyurken yanlışlıkla çocuğunu ezerek ölümüne sebep olursa, dinî hükümlere göre cezası nedir?
    Uyurken bir kimsenin üzerine düşüp ölümüne sebep olan kişiye kısas gerekmez. Çünkü bu, hata sebebiyle meydana gelen bir öldürme olayıdır. Bunun hükmü kısmen hata ile öldürmenin hükmü gibidir. Bu anne iki ay kefaret orucu tutar.
    145- Anne ve baba çocukların gelirine el koyabilir mi?
    Anne ve baba mülkiyet hakkını zedelemeksizin ve ma'kul ölçüler içinde ihtiyaçlarına göre, çocukların mallarından yararlanabilirler.
    146- Ebeveyn evlatlarını red edebilir mi?
    İslamî hükümlere göre, bir kimse çocuklarını reddedip, mirasından mahrum edemez. Dinî hükümlere göre bunun geçerliliği yoktur.
    147- Kadın, ayyaş kocanın cebinden para alabilir mi?
    İslam dinine göre eşinin ve çocuklarının geçimi erkeğe aittir. Erkek evinin ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Eğer erkek imkanı olduğu halde evin normal ihtiyaçlarına yetecek kadar eş ve çocuklarına elindeki paradan harcamıyorsa, eşinin geçim ve temel ihtiyaçları için, kocasından haber-siz olarak ihtiyaçları olan parayı almasında bir sakınca yoktur.
    148- İslam'ın emirlerini yerine getirmeyen kocanın kazancı ev halkına helal midir?
    Koca, ailenin reisidir ve evinin nafakasını temin etmekle yükümlüdür. Kazanç yollarının meşru-luğuna riayet onun sorumluluğundandır. Ancak, kadın, kocasını bu emirlere riayet etmeğe zorla-malıdır. Etkileyemezse bu kazançtan yiyebilir, vebali kocaya aittir. Bizzat çalıntı olduğunu bildiği maldan yiyemez. Böyle bir durumla karşı karşıya kalan bir kadın, mümkün olduğu kadar kocanın helal kazancından istifade etmelidir.
    Kişinin ibadetler gibi Allah'a karşı mükellef olduğu görevlerini yerine getirmemesi, meşru kazancı haram yapmaz.
    149- Bir koca eşinin namazına, orucuna, tesettürüne müdahale edebilir mi?
    Bir kocanın, eşinin farz olan namazına, orucuna ve dinin emrine uygun olan tesettürüne müdahale hakkı yoktur. Çünkü Allah'a isyan hususunda hiç kimseye itaat ve uyma mecburiyeti söz konusu değildir. Ancak ailenin huzur ve saadetinin bozul-mamasına büyük bir önem vermekte olan İslam dinine göre, kocasının izni olmadan kadın, nafile oruç tutamaz. Tuttuğu takdirde kocası tarafından bozdurulabilir. Alimlerin çoğunluğuna göre kazası da gerekmez.
    150- Yetişkin çocukların ibadet yapmamasından ana-baba ne derece sorumludur?
    Ana-babanın evlatlarına nasıl ve ne şekilde yetiştireceği hakkında Peygamberimiz (S.A.V.):
    "Evlilik çağına geldiğinde evlendirmek, tahsil yaptırmak ve iyi bir isim vermek çocuğun babası üzerindeki haklarındandır" buyurmuştur.
    Diğer bir hadisde: "Helal rızık yedirmek, atıcılığı ve yüzmeyi öğretmek ve tahsil yaptırmak çocuğun babası üzerindeki haklardandır." Başka bir hadis-de de: "Çocuklarınıza ikramda bulunun ve onları iyi bir şekilde eğiîin ki sizin bağışlanmanıza vesile olsun" buyrulmuştur. (Tecrid-i Sarih, C. 4/592)
    Yine çocuklara ana-babanın görevleri ile ilgili olarak Peygan-ıberimiz (S.A.V.): "Çocuklar yedi yaşına girince, onlardan namaz kılmalarını isteyin. On yaşına bastıkları halde kıimak istemezlerse onları te'dib edin ve bu yaştan itibaren yataklarını ayırın" buyurmuştur. (Riyazü's-Salihin, c. 1, 338/299)
    Yukarıdaki hadis-i şeriflerde açıklandığı üzere çocuklar reşit oluncaya kadar ana-baba kendisine düşen görevleri yerine getirmekten sorumludur. Büluğ çağından sonra sorumluluk, herkesin kendi-sine aittir. Ancak güzel öğüt ve sözlerle daima onlara rehberlik görevi devam ettirilmelidir.
    Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 7
    151- Dul kadının evlenmeden yaşaması günah mıdır?
    Kocasından boşanan veya kocası ölen bir kadın "iddet" denilen bir süre beklemeden evlenemez. Boşanan kadının iddet süresi, boşandıktan sonra üç defa adet görüp temizlenmesi; adetten kesilmiş ise üç ay beklemesi kocası ölenin ise ölümden sonra dört ay on gün beklemesidir. Şayet bunlar hamile iseler, iddet süresi doğum ile sona erer.
    Dul kadın iddet süresi bittikten sonra isterse evlenir. İffetini koruyarak evlenmeden hayatını sürdürmesinde de dinen bir sakınca yoktur. "Nikah altında ölmek gerekir" şeklindeki söylentinin sağlam dayanağı yoktur.
    152- Hastanede çalışan veya hastaya bakan kişi bazan hastanın edep yerlerini görüyor, günah mıdır?
    Erkeklerde avret, göbeğin altından dizin altına kadar; kadınlarda ise el, yüz ve ayaklar hariç bütün uzuvlardır. Avret olan yerlerin açılması ve o yerlere bakılması haramdır. Ancak bir erkek, karı-sının yüzüne göğsüne pazı ve baldırlarına baka-bilir. Tenasül uzuvlarına ise zaruret bulunmadıkça bakmamalıdır. Ameliyat ve tedavi için, erkek olsun kadın olsun, herhangi bir kimsenin avret yerine bakılması gerekirse zaruret miktarınca bakmak ve baktırmak caizdir. Elde olmayan sebeplerle hasta-nın açılmış bulunan avret yerlerine kasdî olmadan bir defa bakmakta günah yoktur. Tekrar tekrar bakılması ise haramdır. Böyle bir durumda hastanın edep yerleri hemen örtülmeli, mümkün olduğu kadar açılmasına meydan verilmemelidir.
    153- Tuvalette konuşmak caiz midir?
    Tuvalette konuşmak caiz olmakla birlikte edebe aykırı olduğu için mekruhtur. Bir zaruret olmadıkça konuşmamak İslamî terbiye gereğidir.
    154- Zararlı hayvanlar öldürülebilir mi?
    Zararlı olmayan hayvanlar öldürülemez, dövülemez. Zararlarını def etmek için yılan, akrep ve fare gibi hayvanlar; sinek, kene ve pire gibi haşereler öldürülebilir. Ancak, hiçbir hayvan eza edilerek ve ateşe atılarak öldürülemez.
    155- Cami lokalinde düğün yapmak caiz midir?
    Camiler, Müslümanların ibadet yerleridir. Camiler, adabı çerçevesinde sadece düğün için değil, diğer toplanma ve irşad gibi faaliyetler için de kullanılabilir. Ancak, her düğünde biraz da eğlence ve şenlik bulunacağı için düğünlerin cami hariminde yapılması uygun değildir. Camilerde nikah-kıymak müstehaptır. Cami lokallerinde aynı şeyleri ifa etmek caizdir.
    156- Kamu arazisine cami vs. yapılabilir mi?
    Kamu arazisi devlet adına tüm vatandaşların ve gelecek nesillerin malıdır. Demek ki bu tür arazi sahipsiz değildir. Ammenin malıdır. Halkı temsil eden devletin izni olmadan alınan kamu arazisi gasp edilmiş demektir. Böyle bir arazi üzerinde, izinsiz olarak bir şey yapılamaz. Cami yapmak için usulüne uygun olarak devletten izin alınmalıdır.
    157- Resim yapmak, ressamlık sanat ve kazancı helal midir?
    Anne ve baba gibi yakınlarımızın resimlerini evlerimize asabilir miyliz?
    Dinimizde tapınılmak veya tazim gösterilmek amacıyla fotoğraf, resim ve heykel yapılması haramdır. İslam bilgin ve müctehidleri İslam ahlakına ve adabına aykırı olmayan, manzara, ağaç, taş ve hatıra resimleri gibi cansız şeylerin resimlerinin yapılmasını ve bu sanatla iştigal edilmesini caiz görmüşlerdir. İslam alimleri aynı zamanda tapınma ve tazim amacı güdülmeyen ve umumî adaba aykırı olmayan canlı varlıkların resimlerinin yapılmasını da caiz görmüşlerdir.
    Müstehcen ve gayri ahlaki fotoğraf ve resimlerin yapılması veya çekilmesi ise dinen caiz değildir.
    Gerek anne ve babanın, gerekse saygı duyulan kimselerin fotoğraflarını, şüphesiz ubudiyet ve tazim kasdı olmaksızın, evde uygun bir yere hatıra olarak asmak caizdir. Ancak, canlı resmi bulunan yerde namaz kılmak mekruh görülmüştür.
    158- Milliyetçilik ve kişinin mensubu olduğu milleti sevmesi dine ters düşer mi?
    Her insan, kendisine yakın olanları, uzak olanlara göre daha çok sever, onların sevinç ve kederlerine, kendisine uzak kimselere göre daha çok' ortak olur. Bu duygu insanda tabiidir ve herkeste doğuştan vardır. Nitekim çocuğa "bunlar senin annen ve babandır, bunları sevmelisin" diye bir şey öğretilmeden, çocuk anne babasını ve her gün çevresinde olan kişileri, yabancılara göre daha çok sever.
    Bu anlamda, bir insan, mensubu olduğu milleti de, diğer toplumlardan daha farklı bir şekilde sever, onun başarıları ile onurlanır, başarısızlıklarından elem ve üzüntü duyar. Bu anlamda milliyetçilik meşrudur ve hiç bir sakıncası yoktur. Ancak, bu duygu, kişiyi mensup olduğu millet dışında, diğer insan ve toplumları hor görmeğe, onlara zulüm ve haksızlık yapmağa sevk eden bir boyuta ulaşırsa, buna ırkçılık veya kavmiyetçilik denir. Irkçılık ve kavmiyetçilik ise, dinimizde haramdır. Görüldüğü üzere ırkçılığın, milliyetçilik ile bir ilgisi yoktur. Bunlar farklı kavramlardır.
    159- İslam göz değmesini nasıl görür?
    Göz değmesi çok kere vakidir. Tecrübe ve müşahedeler bunu göstermektedir.
    Nitekim bir hadis-i şerifte: "Kendisinin veya Müslüman kardeşinin bir şeyi, bir kimsenin hoşuna gîdince ona bereketle dua etsin. Çünkü göz değmesi haktır" (İbn Mace, Sünen, 2/1159-1160, Hadis No: 3508-3509) buyurulmuştur.
    Diğer bir hadis-i şerifte de: "Her kim hoşuna giden bir şey görürse: Maşaallah, la kuvvete ltla billah, derse ona göz zarar vermez" (Keşfü'l-hafa, Hadis No: 1797) buyrulmuştur.
    Ayrıca, Rasul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz göz değmesine karşı Ayetü'l-Kürsî ile İhlas ve Muavvizeteyn (Felak ve Nas) surelerini okuduğu ve ashabına da bunları okumalarını tavsiye buyurduğu rivayef edilmektedir. (Tecrid-i Sarih Tercemesi 12/90, Hadis No: 1932)
    160- Rüşveti verenle alan aynı mıdır?
    Başkasının malını haksız yere yemenin yollarından biri de rüşvettir. Rüşveti veren de alanda tüm vatandaşları ilgilendiren bir hakka tecavüz etmişlerdir. Çünkü rüşvetle yapılan yanlış işten birileri yararlanırken, birileri de mutlaka zarar görür. Bu nedenle İslam hem vermeyi hem de almayı büyük günahlardan saymıştır. Rüşvetten kazanılan bir geliri yemek kesinlikle haramdır.
    Hakkını başka bir yolla alamama durumunda verilen rüşvetin günahı ise alana aittir. Çünkü bunda verenin, haksızlık demek olan zulmü gidermek amacı vardır.
    161- Gümrük ödemeden getirilen mal helal midir?
    Gümrük vergisi, ithal edilen maldan devletin aldığı bir vergidir. Bu ve diğer vergiler hizmet olarak halka geri döner. Bu vergilerde ülkenin ve onda yaşayan insanların hepsinin hakkı vardır. Vergi ödemeyen kişi de bu hizmetlerden yararlanmaktadır. Bu sebeple ödemesi gereken vergileri ödemeyen kimseler, vergi ödeyenleri sömürmüş ve haksız kazanç elde etmiş olurlar.
    Ayrıca, malını gümrüksüz geçirmek isteyenler yalan beyan ya da rüşvetten dolayı günahkar olurlar.
    162- Aslında 2 çocuğu olduğu halde 3-4 çocuğu varmış gibi göstererek para almanın hükmü nedir?
    Dinimizde yalan söylemek ve yalan beyanda bulunmak haramdır. Bu itibarla bir kimsenin 2 çocuğu olduğu halde 3 veya 4 çocuğu varmış gibi beyanda bulunarak hakkı olmayan parayı alması da haramdır.
    163- İşsizlik parasını almak caiz midir?
    Devletin kanunlarla kurduğu çalışanlarla ilgili kurumların bünyesinde bulunmak caizdir. Gerekli kesintilere katılmak meşrudur. Her teşekkül bu kesintilerle kendi mensuplarına yardım etmektedir. Gerek emeklilik ve gerekse işsiz kalma durumlarında yapılan ödemeyi almak da meşrudur. Bunun kuralları tamamen devletin geliştirdiği mevzuata bağlıdır. Kişi işe girerken bu şartları kabul ederek girmektedir. Her iki taraf da akitlerindeki şartlara uymak durumundadır.
    Ancak, yalan beyanda bulunarak veya çalışabildiği halde çalışamaz raporları alarak çalışmadan veya işsiz görünerek işsizlik parası almak caiz değildir. Bu gayri müslim ülkede de olsa aynı-dır, çünkü bu bir kandırmadır.
    164- İş yerinde veya sokakta para veya eşya bulan nasıl hareket etmeli?
    Bir yitiği bulunduğu yerden almanın hükmü, çeşitli itibarlara göre bazen mübah, bazen mendup, bazen vacip, bazen da haram olabilir.
    Görüldüğü yerde bırakıldığı takdirde zayi olma tehlikesi olmayan bir yitiği, sahibine vermek üzere alıp kaldırmak mübah; zayi olması ihtimali bulunan bir yitiği, sahibine vermek üzere almak mendup; zayi olmasından korkulan bir yitiği sahibine vermek üzere alıp saklamak vacip; sahibine vermek niyetiyle değil de kendisine mal etmek maksadıyla almak ise, haramdır.
    Bir kimsenin sahibini bulunca kendisine vermek üzere aldığı bir yitik mal, onun elinde emanet hükmündedir. Kusuru olmaksızın kaybolur veya bir zarar görürse, ödenmesi gerekmez. Fakat, sahi-bine vermek için değil de, kendisine mal etmek üzere almış ise, bulan kişinin kusuru olmadan da kaybolsa veya bir zarara uğrasa, ödemesi gerekir.
    Yitiği bulan b.u malın sahibini bulmak için bir yıl malı bekletir ve uygun sürelerle ilan eder. İlan müddeti en çok bir senedir. Bulunan bir şeyin önem derecesine ve sahibinin arama ihtimaline göre, bu süre daha kısa da olabilir. ilan sonunda sahibi çıkarsa ona verilir. Çıkmazsa yoksullara veya bir hayır kurumuna verilir. Yitik olarak bulunan malların resmî makamlara teslimi de mümkündür. Bulan yoksul ise kendisi de yararlanabilir.
    165- Alacaklısı bulunamayan borç nasıl ödenir?
    Alacaklısı, arandığı halde bulunamayan veya sahibi belli olmayan, ölmüş veya mirascıları da kalmamış bir borcun ödenmesi ve onun manevî mesuliyetinden vebalinden kurtulmak için şu şekil-de hareket edilmesi uygun olur.
    Alacaklı öldüğü takdirde mirası varislerine intikal ettiğinden, borçlu borcunu onlara ödediği takdirde mesuliyetten kurtulmuş olur. Şayet varisi yoksa veya nerede oldukları bilinmiyorsa, borcun o kişinin namına fakirlere, hayır kurumlarına, yahut hazineye, alacaklı gayr-i müslimse ancak hazineye verilmesi gerekir.
    166- Müslüman olmayan birisinin hakkını nasıl ve ne şekilde ödeyebiliriz?
    Ayhca kul hakkı konusunda Müslüman ile gayr-i müslim arasında fark var mıdır?
    İster Müslüman, ister gayr-ı müslim olsun, başkasının hakkını üzerine geçirmenin vebal ve sorumluluğu çok ağırdır. Helallaşmak daha zor olacağı için, gayr-ı müslimin hakkına tecavüzün sorumluluğu daha da önemlidir. Dolayısıyla ister Müslüman, ister gayr-ı müslim olsun, dünyada ödenmeyen veya helallik elde edilmeyen hakkın karşılığı ahirette sorulur.
    Bu itibarla; gerek Müslüman, gerek gayr-ı müslim olsun, bir başkasının üzerimize geçmiş hakiarını kendilerine iade etmek, ölmüşlerse, varislerine vermek veya onlarla helallaşmak gerekir. 0 da mümkün değilse Müslüman hakkı için, bir hayır kurumuna tasaddukta bulunmak ve gayr-ı müslim hakkı için de amme menfaatına olan bir işe sarfetmek veya hazineye yatırmak suretiyle, hayatta iken, kul hakkı sorumluluğundan kurtulmak gerekir.
    167- Haram para ile hayır yapılabilir mi?
    Belli bir sahibi bulunmayan haram servet, hayrî hizmetlere sarfedilerek elden çıkarılır. Ancak, bundan sevap beklenmez. Ancak, hayrî hizmetlere sarfetmek niyyet ve maksadıyle, dinen meşru olmayan yollardan kazanç. sağlama girişiminde bulunulamaz.
    168- Kar ve zarar ortaklığı (Finans Kurumları)'na dayanan kazançların hükmü nedir?
    Kar ve zarar ortaklığı şeklinde meşru' ticaret gayesiyle kurulmuş bulunan finans kurumlarının mudi'lerine dağıttığı kar payı faiz değildir.
    169- Ticarette enflasyon farkını hesaba katmak ve vadesinde
    ödenmeyen borcu enflasyon nisbetinde tahsil etmek caiz midir?
    Herhangi bir sebeple borçlanan kimse, vadesinde borcunu ödemeden, paranın değeri (satın alma gücü) değişirse, borcun ne şekilde ödeneceği konusunda, İslam müctehid ve fakihleri farklı görüşler ortaya koymuşlar.
    Ebu Hanife'ye göre, para tedavülde olduğu sürece, değeri ister artsın, ister eksilsin, borç aynen ödenir. Para değerindeki değişmenin, ödenecek miktar üzerinde bir etkisi olmaz.
    İmam Ebu Yusufa göre, borcun sabit olduğu (sözleşmenin yapıldığı) tarihteki değeri, kullanılmakta olan bir başka para veya altına göre takdir edilip ödenmesi gerekir.
    İmam Muhammed'e göre ise, bu durumda sözleşmenin yapıldığı zamana değil; paranın değerinin değiştiği zamana itibar edilir.
    Günümüzde özellikle az gelişmiş ülkelerde para sürekli değer kaybetmekte, gün geçtikçe satın alma gücü azalmaktadır. Bu sebeple, seneler öncesine ait bir borç, -Ebu Hanife'nin ictihadına uyularak -aynen ödendiği takdirde, alacaklı zarara uğramaktadır. Oysa, dinimizde başkasına zarar vermek ve başkası yüzünden zarar görmek yoktur. Nitekim, Fıkıh kitaplarında Ebu Hanife'nin Muhammed'in görüşlerinin müftabih olduğu belirtilmektedir. Ancak, zamanımızda para değeri çok sık -hemen hergün- değişmekte olduğundan İmam Muhammed'in ictihadı, uygulamada önemli bir kolaylık sağlamamaktadır.
    Bu itibarla, önceki borçların ödenmesinde İmam Ebu Yusuf'un ictihadına uyularak, paranın, borcun gerçekleştiği tarihteki değerinin (satın alma gücünün) dikkate alınması ve ayrıca taratiarın helallaşmaları uygun olur.
    170- Alınan borcun, alınandan fazla olarak ödenmesinin hükmü nedir?
    Bir borçlanma işleminde faizin gerçekleşmesi için, alacaklı ile borçlu arasında, borç dışında alacaklıya az veya çok bir fazlalık ödeneceğine dair hakiki veya hükmî bir akdin bulunması gerekir.
    Hakiki faiz akdi, fazlalık ödeneceğinin söz veya yazı ile ifade edilip, karşılıklı kabul edilmesi; hükmî faiz ise, horcun az veya çok bir fazlalıkla ödeneceğinin, taraflarca önceden bilinmesi ve bu bilgiye istinaden akdin yapılmasıdır. Borcun az veya çok, herhangi bir fazlalıkla birlikte ödeneceği konusunda hakiki veya hükmî bir akit bulunmadığı ve alacaklının da böyle bir talebi ve beklentisi olmadığı halde, borçlunun borcunu bir miktar fazlasıyla ödemesi (yani alacaklıya borcu dışında herhangi ek bir şey daha vermesi) halinde, bu fazlalığı faiz saymamak mümkündür.
    171- Almanya bankalarına yatırılan paraların faizi helal olur mu?
    İslam müctehid ve fakihlerinin çoğunluğuna göre, Müslüman için İslam ülkelerinde yapılması haram olan bir şeyin İslam ülkesi olmayan yani daru'l-harp sayılan yelerde yapılması da haramdır, Bu itibarla, İslam ülkelerinde haram olan faizli akitlerin yapılması, İslam ülkesi olmayan yerlerde de haramdır. Kaldı ki Müslümanlar gayr-ı müslim ülkelerin bankalarındaki cüz'î bir faizle bekletilen dövizleriyle bu ülkenin iktisadına hizmet etmiş, katkıda bulunmuş olurlar.
    172- Daru'l-Harpte kumar, faiz haram olmaz diyorlar, ne dersiniz?
    Müslümanlar çeşitli maksatlarla barış dönemlerinde daru'l-harpte bulunabilirler. Onların bu ülkelerdeki davranışları İslam bilginlerince ele alınmış ve sonuçlandırılmıştır.
    İki Müslüman arasındaki her nevi münasebet ve muameleye ülke farkının tesir etmeyeceği, nerede bulunursa bulunsunlar Müslümanlar dinin emir ve yasaklarına riayet etmeleri gerektiği hükümde ittifak vardır. İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed, daru'1-harp denilen küfür ülkesinde, kafirin malının dokunulmazlığı bulunmadığı gerekçesiyle, Müslüman’ın harbînin malını kendi rızasıyla faiz, kumar gibi fasit akitlerle almasını caiz görmüşlerse de, bu tür fasit akitlerin daru'l-harpte de alsa, iki Müslüman arasında yapılması -bu imamlar dahil- bütün müctehidlere göre haramdır. Günümüzde Almanya ve benzeri gayr-i müslim ülke bankalarında Müslümanların da paraları bulunduğundan, buralardaki faizli akitler, Müslümanlar arasında cereyan etmiş olmaktadır. Bu itibarla, Almanya ve benzeri ülkelerde harbi ile de olsa Müslüman için kumar, faiz ve dinin haram saydığı fiilleri işlemek mübah değildir. Çünkü:
    1. Kitap ve sünnette emir ve yasaklar helal ve haram hükümleri -zaruret hali dışında-bir şeyle takyit edilmemiş,
    bir şarta bağlanmamıştır.
    2. Bir Müslüman gayr-i müslim ülkeye emanla yani giriş izniyle girmektedir. Bu izinle toprağına girdiği ülke vatandaşına zarar vermemek durumundadır.
    3. Daru'l-harpte Müslümanların velayet, sulta ve selahiyetleri tam olmadığından burada hak talep edilince, hakimin harbî (gayr-i müslim ülke vatandaşı) lehine hükmetmesi mümkündür.
    4. Daru'l-harp sakinlerinin malı Müslümanlara her zaman değil, ancak harp halinde helaldir. İzin, eman, anlaşma hallerinde karşılıklı mal ve can emniyeti vardır.
    Bu deliller karşılaştırılınca Ebu Yusuf'un "Müslümanlar nerede olursa olsunlar, islamî ahkam ile bağlıdırlar" şeklinde ifade ettiği görüşünün daha isabetli olduğu anlaşılmaktadır.
    173- Müslüman kadınlar gayr-ı müslim erkeklerle bir arada çalışabilirler mi?
    İslam'a göre ailenin geçimini temin etmek, hanımını yedirmek, giydirmek, barındırmak, öteki sosyal, ahlakî ve dinî açılardan ihtiyaçları ile ilgilenmek aile reisi durumunda bulunan erkeğin görevidir. Kadın ev işleri, çocuğunun bakımı haricinde dışarıda çalışıp kazanmakla mükellef değildir. Ancak, çalışacağı işe kocası müsaade eder, o iş kadının yapabileceği bir iş olursa, iş yerinde İslamî tesettür kurallarına uyarak, iffetini koru-yarak, dinî ve millî varlığından terbiye ve şahsi-yetinden bir şey kaybetmeden erkeklerle ancak işi ile ilgili hususlarda ilgilenip laubali olmadan yuvası dışında çalışmasında bir sakınca olmaz.
    174- Müslüman birisi gayr-ı müslim bir ülke-de içki satabilir mi?
    İslam müctehidlerinin çoğunluğuna göre dinimizin haram kıldığı alkollü içkileri sadece islam ülkelerinde değil, daru'l-harp sayılan ülkelerde de bir Müslüman tarafından alım-satımı caiz değildir. Böyle meşru olmayan yollarla elde edilen kazanç da haramdır.
    175- Kilise veya tarihi yerleri gezmek günah mıdır?
    Ta'zim maksadı olmaksızın, görmek ve bilgi edinmek için, kiliseye gitmekte ve özellikle tarihi kiliseleri mimarî ve sanat açısından tetkik etmek gayesiyle gezmekte bir sakınca yoktur.
    Tarihî yerleri ve tarihî eserleri gezmek kültürü geliştirme açısından sakıncalı olmadığı gibi dinimizin teşvik ettiği hususlardandır.
    Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 8
    176- Yaş günü kutlamak için bir takım masraflar yapmak caiz midir?
    Dinimizde yaş günü kutlaması diye bir uygu-lama yoktur. Ancak, her yıl ömür takviminden düşen bir yaprağın nelerle dolu olduğuna bakmalı, onun muhasebesini yapmalı, kıyamet günü gelip hesaba çekilmeden kendini hesaba çekmeli, yarın karşısına çıkmasını, yüzünü güldürmesini istediği işleri çoğaltmalı, yüzünü kızartacak davranışları varsa onları tövbe edip affettirmeli, benzeri kötülükleri bir daha yapmamaya kendini zorlamalı, her yaş yılının bir öncekine nazaran daha olgun maddî-manevî daha karlı olmasına dikkat etmeli. Yoksa Müslüman sadece yaşı sayısınca mum söndürmenin saçmalığına kendini kaptırmamalıdır.
    177- Gayr-ı müslimin kanını almak veya ona vermek caiz midir?
    Tedavi için yapılan kan naklinde, kan verenin Müslüman veya gayr-ı müslim oluşunun bir farkı yoktur.
    178- Gayr-ı müslimlerin camiye bağışta bulunması caiz midir?
    Bir gayr-ı müslimin gönül rızası ile cami inşa-atına yaptığı bağış kabul edilebilir.
    179- Ehl-i kitabın kestiği yenir mi ve kapsülle bayıltma ile kesilen hayvanın etinin yenmesi caiz midir?
    Yahudi ve Hıristiyanlar (Ehl-i Kitap) tarafından usulüne uygun şekilde, kanı akıtılarak kesilen, eti yenilen hayvanların etierinin yenilmesi caizdir.
    Ancak, başı koparılmak, başına tokmak vurulmak, gözüne şiş saplanmak veya şoklamak suretiyle öldürülen, yahut da bu gibi işlemler sebebiyle öldükten sonra kesilen hayvanların etlerinin yenilmesi haramdır. Bunlar murdar ölmüş sayılır.
    Fakat, başına tabanca sıkılmak veya elektrik akımına bağlanmak, kapsülle bayıltmak gibi bir etkiden sonra böyle bir işleme tabi tutulan hayvan, henüz ölmeden usülüne uygun olarak kesilirse etinin yenilmesi caiz; öldükten sonra kesilirse haramdır.
    180- Hıristiyanların kutsal günlerinde kestikleri hayvanlardan hediye edilen et yenir mi?
    Hıristiyan ve Yahudilerin, ister kutsal gün ve bayramlarında, ister başka zamanlarda olsun;
    kesim esnasında açıkça, Mesih, Meryem ve Aziz gibi bir isim anmadan usulüne uygun şekilde kanı akıtılarak kestikleri eti yenilen hayvanların etlerinin yenilmesi caizdir. Fakat kesim esnasında Allah'tan başkasını andıkları, bilinir veya duyulursa bu hayvanın etini yemek haramdır. Çünkü bu, Allah'tan başkası anılarak kesilen hayvanlardandır.
    181- Gayr-i müslim ülkelerde, Müslüman kişi içki, domuz eti gibi haram olan şeyleri satabilir mi?
    Bir kimsenin herhangi bir malı satabilmesi için, önce o mala sahip olması gerekir. Sahip olunmayan bir şeyin satılabilmesi, şüphesiz söz konusu değildir.
    İslamî hükümlere göre, domuz eti, sarhoşluk veren içki ve benzerleri, bir Müslümanın sahip olabileceği mütekavvim bir mal değildir. Müslüman bunları satın alamaz, imal edemez ve edinemez. Bu itibarla, bir Müslümanın, müşteriler gayr-ı müslim bile olsa, bu tür haram malların ticaretini yapması, dinen caiz değildir.
    182- Eti yenmeyen bîr hayvanın sütüyle beslenen bir koyunun eti yenir mi?
    Domuz ve benzeri eti yenmeyen bir hayvanın sütüyle beslenmiş koyun ve benzeri hayvanların etlerinin yenilmesi caizdir. Çünkü, süt müstehlektir. Emen hayvanın bünyesinde sindirim yoluyla kimyevi değişikliğe uğramakta ve bir belirti kalmadan yok olmaktadır.
    183- Kadın ve erkeğin kısırlaştırılması dinen caiz midir?
    İslam dininde, sağlık için zararlı olmayan ve devamlı kısırlığa yol açmayan gebeliği önleyici tedbirlere başvurmak caizdir. Devamlı kısırlığa yol açan ilaç veya aletlerin kullanılması, kadın veya erkeğin ameliyatla kısırlaştırılması kesin hayatî bir sakınca bulunmadıkça caiz değildir.
    184- Koca, eşinin karnındaki çocuğu düşürmeye karısını zorlayabilir mi?
    Karı-kocanın ortak isteği ile, gebeliği önleyici tedbirlere başvurmak caizdir. Gebelik gerçekleştikten sonra, kocanın ceninin düşürülmesi için eşini zorlaması caiz olmadığı gibi, kesin bir zaruret bulunmadıkça kadının da cenini düşürmesi veya aldırması caiz değildir.
    185- Tüp bebek İslam'a göre caiz midir?
    Kadın veya eşindeki bir kusur sebebiyle, tabiî ilişki ile gebeliğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı takdirde döllendirilecek yumurta ve sperm, her ikisi de nikahlı eşlere ait olmak (yani bunlardan biri yabancıya ait olmamak), döllendirilmiş olan yumurta, başka bir kadının rahminde değil, yumurtanın sahibi olan kadının rahminde gelişmek ve yapılan işlemin gerek anne ve babanın, gerekse doğacak çocuğun maddî, ruhî ve aklî sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisinin olmayacağı tıbben sabit olmak şartıyla, normal yoldan gebe kalması ve anne olması mümkün olmayan evli hanımların, yukarıda belirtilen şartlara uyarak, çeşitli tıbbî usullerle gebeliklerinin sağlanmasında, İslamî hükümler açısından bir sakınca yoktur.
    Başka bir kadının yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanması ise, insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurları taşıması sebebiyle caiz değildir.
    186- Yaşlı iken Müslüman olan bir erkeğin sünnet olması gerekir mi?
    Sünnet olma ameliyyesi, İbrahim peygamberden kalma bir sünnettir. Erkekler için dinî bir vecibe olup, İslamî şeairdendir. Ancak, Müslüman olmanın şartlarından değil, tamamlayıcı unsurlardandır.
    Çocuklar büluğ çağına gelmeden sünnet ettirilmelidirler. Maamafih daha sonra da yapılabilir, belli bir süresi yoktur.
    Yaşlı bir kimse İslam'a girince, yaşlılığından dolayı sünnet olması zor olursa kendi haline bırakılır. Ne tavsiye edilir ne de men edilir.
    187- Estetik ameliyatı olmanın ve bazı uzuvların şeklini değiştirmenin hükmü nedir?
    İslam dini, insanın yaratılıştan var olan güzelliklerini daha belirli hale getiren, takı takma, saçları tarama, meşru ölçüde süslenme, güzel giyinme... gibi davranışları mubah kılmıştır. Ancak, fıtraten yani yaratılıştan verilmiş özellik ve şekillerin değiştirilmesini yasaklamıştır. Nitekim Rasulüllah (S.A.V.) Efendimiz, süslenmek maksadıyla vücutlarına dövme yapan veya yaptıranlara, dişlerini yontarak seyrekleştiren ve şeklini değiştirenlere lanet etmiştir. Bu itibarla, Allah'ın yarattığı şekli beğenmeyerek, ameliyatla bazı uzuvların şekillerini değiştirmek, tabiî güzelliğin fevkinde güzellik aramak dinen caiz değildir. Kur'an-ı Kerim, şeytanın "Şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın yaratılışını değiştirecekler" (Nisa, 119) dediğini naklederek, bu tür davranışları şeytanî işler olarak nitelemiştir.
    Ancak, vücudun herhangi bir uzvunda, insanı aşağılık kompleksine iten toplum içinde küçümsenmesine ve böylece elem ve üzüntü duymasına sebep olan bir anormallik veya fazlalık bulunursa, bunun ameliyatla düzeltilmesi bir tedavi şeklidir. Bu itibarla; bu maksatla yapılan ve yaptırılan estetik ameliyat dinen de sakıncalı değildir.
    188- Kadınların parfüm ve benzeri güzel kokular sürünmeleri ve makyaj yapmaları caiz midir?
    Kadınların, ev içinde eşlerine daha cazibeli ve güzel görünmek için süslenmelerinde, makyaj yapmalarında ve güzel kokular kullanmalarında bir sakınca yoktur.
    Ancak, bu tür şeyleri eşlerinden başkalarına hoş görünmek için yapmaları ve parfüm, kolonya ve benzeri kokular sürünerek sokağa veya mescide çıkmaları tahrimen mekruhtur.
    189- Kadınların saç yaptırması ve kısaltması caiz midir?
    Kadın veya erkek, ev içinde birbirlerine daha cazip görünebilmek için süslenebilirler. Başka kadın veya erkeklerin dikkatini çekmek için süslen-meleri ise uygun değildir. Bu süslenme kötü niyet ve davranışlarına göre haram da olabilir.
    Kadınlar uzayan saçlarını erkeklere benzememek kaydıyla kestirebilirler. Bunu tesettüre riayet etmek şartıyla, kadın kuaförlere yaptırırlar.
    190- Saç boyamak ve boyatmak caiz midir?
    Saçı temizlemek, yıkamak, koku sürmek, taramak Peygamberimizin teşvik ettiği hususlardandır. Zira bu konuda: "Saçı olan bakımına özen göstersin" buyurmuşlardır.
    Erkeğin saçını, siyah dışındaki kına rengi gibi renklerle boyaması caiz ise de siyah renge boyaması mekruh görülmüştür.
    Kadınlar için ise bir sınırlama yoktur. Kadın kocasının izniyle saçını istediği renge boyayabilir veya boyatabilir.
    191- Kadınların yüzme dahil spor yapmaları caiz midir?
    İslam dininde sağlık için yararlı, vücudu geliştirici her türlü sportif faaliyet teşvik edilmiştir. Özellikle gençlerin bedenî ve ruhî yapılarının geliştirilip güçlendirilmesi istenmiştir.
    Hz. Peygamber (S.A.V.) "Çocuklarınıza ok atmayı, ata binmeyi ve yüzmeyi öğretiniz" (Fethu'l-kebir, 2/231) buyurmuştur. Bu konuda kadın erkek arasında bir fark yoktur.
    Ancak, ister kadın, ister erkek olsun, Müslüman kişinin bütün fiil ve davranışları, İslamî temel kurallara uygun olmalıdır. Spor yüzünden ibadet ve iş hayatı aksatılmamalı, tesettür kuralları çiğnenmemelidir. Özellikle kadınlar, yalnız kadınlara mahsus olan kapalı yüzme yerleri veya özel yüzme havuzları ve spor salonlarında yüzme ve diğer spor dallarından birini yapmalıdır.
    192- Sportif faaliyetler günah mıdır?
    İslam özellikle gençlerin hem fiziksel, hem ruhsal yapılarını geliştirmeye önem veren bir dindir. Bu konuda Peygamberimiz (S.A.V.): "Çocuklarınıza ok atmayı, ata binmeyi ve yüzmeyi öğretiniz" buyurmuştur. Bu itibarla; ibadet ve iş hayatını aksatmamak ve sağlığı bozmamak şartıyla makul ölçüler içinde sportif faaliyetlerde bulunmada dinen bir sakınca yoktur.
    193- Bilardo oynamanın dinimize göre hükmü nedir?
    Oyun sonunda oyun malzemesinin kirasını veya içilen çayların parasını yenilen tarafın ödemesi gibi, küçük de olsa, bir menfaat karşılığında oynanan her türlü oyun kumardır. Dinimizde kumar haram kılınmıştır.
    Menfaat sağlamak söz konusu olmasa da, sadece vakit geçirmek amacıyla oynanan tavla, kağıt ve tombala gibi oyunlar, insanın vaktini boşa harcaması ve kumara vesile olmaları itibarıyla mekruh görülmüştür.
    İbadeti veya çalışmayı engellemeden ve yenilen tarafın yenen tarafa bir menfaat temin etmeden oynanan bilardo ve benzeri sportif oyunların oynanmasında ise beis yoktur.
    194- Erkeklerin altın yüzük ve altın takısı takınmaları caiz midir?
    Buhari'nin Azib oğlu Bera'dan rivayet ettiği bir hadis-i şerifte: "Rasulüllah (S.A.V.) bize altın ve gümüş kap kullanmayı, attın yüzük takmayı ve ipekten dokunmuş elbise giymeyi yasakladı" buyurulmuştur. Bir başka hadis-i şerifte: "Altın ve gümüş bardaktan su içmeyiniz; bunların kaplarından yemek de yemeyiniz" buyurulmuştur.
    Bu itibarla, altın ve gümüşten mamul kap kullanmak, kadın erkek, bütün Müslümanlar için haramdır.
    Altın kolye, altın yüzük ve altından yapılmış diğer takıları takınmak ve ipek kumaştan yapılmış elbise giymek ise, kadınlar için caiz görülmüş;
    erkeklere yasaklanmıştır. Gümüş yüzük haricinde demir, tunç, bakır ve benzeri madenlerden yüzük kullanmak caiz değildir. Yüzükte kaş olarak kullanılan taşlar, akik, yeşim ve benzeri taşlar olabilir.
    195- Erkekler gümüş yüzük takabilir mi?
    Erkeklerin gümüşten yapılmış yüzük takmaları caizdir.
    196- Kolye ve maskot taşımanın hükmü nedir?
    Dinimizde erkeğin kadına, kadının da erkeğe benzemeye özenmesi caiz değildir. Karşı cinse benzeme özentisi ciddî bir rahatsızlıktır. Kolye ve maskot gibi şeyler kadınların taktığı şeylerdir. Esasta bunların erkek tarafından takılmasında bir beis yoksa da erkeğin şahsiyetine uymayan ve hafif tipleri çağrıştıran görünümleri İslam hoş görmez. Kolye olarak Hıristiyanlığın sembolü olan haç'ı takmak ise haramdır.
    197- Türkçe meal okumak hatim yerine geçer mi?
    Kur'an-ı Kerim, hem lafzı hem manası ile Kur'an’dır. Lafzı da, manası da ilahidir. Bu itibarla, Kur'an mealleri Kur'an hükmünde değildir. Yüce Rabbimizin öğüt ve buyruklarını öğrenmek maksadıyla, Kur'an-ı Kerim'in meal ve tefsirlerini okumak güzel ve sevaplı bir iş ise de bunları okumakla hatim indirilmiş olmaz.
    198- Hz. Peygamberimiz Hz. İbrahim soyun-dan mıdır?
    Bu duruma göre Hz. İbrahim'in Yahudilerle bir ilgisi var mıdır?
    Hz. Peygamber, Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail (a.s.)'ın; Yahudiler de yine Hz. İbrahim'in diğer oğlu Hz. İshak'ın oğlu Yakup (a.s.)'ın soyun-dandırlar.
    199- Hz. Peygamber'in nübüvvet mührü hakkında bilgi verir misiniz?
    Mühür, bir belgenin doğruluğunu tasdik için yazıların sonuna basıldığından, hem son anlamını , hem de, tasdik anlamını içerir. Yani Hz. Muhammed (S.A.V.) hem peygamberleri sona erdiren, son peygamberdir. Hem de bütün peygamberleri doğrulayıp belgeleyen ilahi bir mühür gibidir.
    Allah'ın ilk peygamberi Hazreti Adem'dir. Son ve en büyük peygamberi de bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)'dir. Bu yüzden peygamberimize, peygamberliğin mührü ve peygamberlerin sonuncusu anlamında "Hatemü'l-Enbiya" denilmiştir. Ahzap suresi 40. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: "Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat 0, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin (mührü) sonuncusudur."
    Peygamber (S.A.V.) çevresindeki devletlerle olan ilişkilerde kullanmak üzere bir mühür kazdırmış, üzerine; "Muhammed Rasulüllah" yazdırmıştı. Başkalarının aynı yazı ile mühür edinmelerini de yasaklamıştı.
    200- Hz. Halid b. Velid'in Peygamber Efendimiz'in kesilen saçlarını uğur için taşıdığı ne derece doğrudur?
    Halid b. Velid Yermuk savaşında sarığını kaybetmişti. Uzun süre aranması sonucu bulunduktan sonra şunları söylemiştir: "Resulullah umre yapmaktayken başını tıraş ettirmişti. Saçını sahabe kapıştı. Ben ise daha atik davranıp alnından düşen saçlarını aldım ve şu sarığımın içine koydum. O günden beri bu sarık başımda iken, hangi savaşa girsem mutlaka başarı kazandım."
    Halid b. Velid'in bu sözleri bir çok siyer ve tabakat kitabında yer almıştır.
    Yine siyer'e dair eserlerde, Hz. Peygamber (S.A.V.) tıraş olduktan sonra mübarek saçlarını dağıtan Ebu Talha'ya, Halid İbn Velid'in kendisine de ayırması için ricada bulunduğu, Ebu Talha da bu ricayı kırmayarak Peygamberimizin alnının üstünden kesilen saçlarından kendisine verdiği nakledilmektedir.
    Bu ve benzeri olaylardan ve rivayetlerden anlaşılmaktadır ki, Rasülüllah (S.A.V.)'in mübarek saçları ile teberrük caizdir. Teberrük kasdı ile bunlar saklanabilir ve başkalarına hediye olarak da verilebilir.
    201- İctihad ne demektir? İctihad kapısı kapanmış mıdır?
    İctihad, sözlükte bir şeye ulaşmak için, bütün gücü sarfetmek demektir. Dinî terim olarak ictihad, dini hükümleri delillerden çıkarmak için müctehidin bütün gücünü sarfetmesidir.
    İctihad edebilmek için, ahkam ayet ve hadislerinin sözlük ve dinî terim olarak manalarını, hangi hükümlerle icma olduğunu bilmek, kıyasın da şartlarını, illetlerini, hükümleriyle kısımlarını, makbülünü, merdudunu bilip bu hususlarda bir ilmî meleke sahibi olmak gerekir. Böyle bir yeteneğe sahip olan zata müctehid denir. İctihad bir zamana bağlı değildir. Yukarıda belirtilen şartları haiz olan her alim, ictihad yapabilir.
    202- Her yüzyılın başında dinî hükümleri açıklayarak,
    ümmetin dinini kuvvetlendirecek alimlerin gönderileceğini bildiren hadis doğru mudur?
    Cenab-ı Hakk'ın, her yüzyılın başında, bu ümmetin dinini yenileyecek müceddid alimleri göndereceğini ifade eden hadis-i şerif bazılarına göre sahihtir.
    Bu hadis-i şerifi Ebu Davud, Hakim, Beyhakî ve Taberanî rivayet etmişlerdir. (Mişkatü'l-mesabih, 1/82, Hadis No: 247; keşfü'1-Hafa, Hadis No: 740). Ancak, Buharî, Müslim gibi alimler bu hadisi sahih görmemişlerdir.
    203- Bazı tarikat mensuplarının şeyhlerinin resimlerini taşımaları ve öpmeleri nasıldır?
    İster şeyh, ister alim veya herhangi bir büyüğün resmini, ona ta'zim ve ondan himmet beklemek niyetiyle taşımak ve öpmek caiz değildir. Çünkü bu, hem dinimizin "Sadece Allah'tan yardım dileme" prensibine aykırı; hem de batıl din mensuplarının resim ve şekillere tapmalarına benzemesi açısından mahzurludur.
    Fakat tazim ve yüceltmek veya ondan yardım dilemek, medet ummak niyeti olmaksızın sadece bir hatıra olarak bir kimsenin resim ve fotoğrafını bulundurmakta bir sakınca yoktur.
    204- Ayetleri yorumlamak ne demektir?
    Ayetlerin yorumlanması, onların tefsir edilmesi anlamındadır. Terim olarak tefsir: İnsanın gücü, aklı ve bilgisi nisbetinde Kur'an-ı Kerim'i açıklamaya gayret gösterip, Allah'ın murad ettiği manaya ulaşmaya çalışması demektir.
    Kur'an-ı Kerim'de bir muhkem bir de müteşabih ayetler vardır. Muhkem, yorumunda tereddüde yol açmayacak kadar manası açık olan ayetlerdir.
    Müteşabih de manası tam olarak anlaşıldığı söylenemeyen, tam manaları zaman içinde ilmin gelişmesiyle daha iyi anlaşılabilen ayetlerdir.
    Bu güne kadar gelmiş geçmiş tüm müfessirler bu gibi ayetleri tefsir ettikten sonra; "biz ilmî gücümüzle bu yorumu yaptık. Allah kendi muradını daha iyi bilir" derler. Bir çok yorumcunun yorumu -zamanla ilmî keşif ve bilginlerin artmasıyla- eskir ve ayetlerin yeniden yorumlanması gerekebilir. Bu da Kur'an-ı Kerim'in her dem yeni ve taze olduğunu gösterir.
    205- "İslam cemaatına tabi olmadan ölen, cahiliyyet ölümüyle ölür" sözü ne derece doğrudur?
    Bu söz, Buharî, Müslim ve Ahmed b. Hanbel'in İbn-i Abbas'dan rivayet ettikleri bir hadis-i şerifin bir kısmıdır. Bu hadis-i şerifin tam metni şöyledir:
    "Bir kimse devlet başkanından hoşlanmadığı bir şey görürse sabretsin. Zira her kim cemaatten bir karış ayntır da ölürse, bu bir cahiiiyyet ölümüdür." (Kamil Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi, 12/292, No: 2112; Müslim, Sahih 3/1477, No: 1849, imare, 55, 56 Trc. Ahmed Davudoğlu 9/19-21)
    Bu manada Abdullah İbn-i Ömer'den, Ebu Hüreyre'den ve daha bir çok sahabeden rivayet edilen sahih hadisler vardır. Bu hadisler, toplum dan ayrılmamanın ve fasık ve zalim bile olsalar, masiyeti emretmemek şartıyla amirlere itaatın gerektiğini ifade etmektedir.
    "Cahiliyyet ölümü", "dinsiz" ölmek demek değildir. Cahiliyyet devri insanları, otorite tanımaz, kimseye itaat etmez başıboş kimselerdi. Amirine itaat etmeyip toplumdan ayrılan bir Müslüman da onlara benzeyeceği için asî olmuş o!ur, demektir.
    206- Vatan mı önemli din mi? Vatanı kabul etmeyenlere ne demeli?
    İnsanın dini de, vatanı da kutsaldır. Bunların hangisi daha önemli diye bir ayırım yapılması uygun değildir. Esasen bunlardan birini tercih mecburiyeti de yoktur. Dini olmayanın vatanın değerini kavrayamadığı gibi vatanı olmayanın da esaret altında dinini yaşaması mümkün olmaz. Bundan dolayı vatanı düşman saldırısından korumak dinimizin en önemli emirleri arasındadır. Dinimize göre insanların en hayırlıları vatanı uğrunda malları ve canları ile düşmanla çarpışanlardır. Yardımın da en hayırlısı en faziletlisi bu yolda çarpışan gazilere, bu uğurda canlarını feda eden şehitlere yapılan yardımdır. Malıyla canıyla bu vazifeye katılmaya muktedir olmayanların da kalemleriyle dilleriyle buna katılmaları gerekir. Bir hadis-i şerifte: "Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad ediniz" diye buyrulmuştur. (Riyazü's-Salihin, 1/572 No: 1354; Ebu Davud;
    Sünen, 3/22 No: 2504, Cihad, 18; Sünen 6/7, Cihad, 3)
    207- "Vatan sevgisi imandandır" sözü hadis-i şerif midir?
    Bu sözün ifade ettiği mana doğrudur. Ancak hadis yani Peygamberimizin sözü olarak sabit değildir.
    208- Askere gitmek istemeyenin durumu nedir?
    Dinimiz bize cihadı, yani bir takım kutsal değerler uğruna düşmanla savaşmayı emreder. Askerlik; malı, canı, namusu, dinî, nesli ve bütün bunların içinde barındığı yurdu korumak için yapılır. Bu görev bazen farzı kifaye, gerektiğinde de her Müslüman üzerine farzı ayın, yani dinî bir vazife olur. Pek çok ayet ve hadis bu görevin önemini anlatır. Askerlikten kaçmak, hadis-i şeriflerde kafirlikle eş tutulan büyük günahlardan biridir. Hem bu dünyada hem de ahirette cezası çok büyüktür. Bu nedenle hakiki şehitlik mertebesine de sadece devletin organizesindeki savaşlarda ulaşılabilir. Meşru devlete başkaldıran eşkiyanın safında ölmek şehitlik değildir. Bir hadiste "Malın-dan, kanından, dininden ve çoluk-çocuğundan dolayı öldürülen şehittir" buyurularak bu konu • veciz bir şekilde ifade edilmiştir. (Tirmizi, A. Hanbel)
    209- Avrupa'da emekli olan memleketine dönmek zorunda mıdır?
    Müslüman’ın hayırlısı, ne dünyasını ahireti uğruna, ne de ahiretini dünyası uğruna feda etmeyen, belki her ikisinden de payını alandır. Kendinin ve çoluk çocuğunun dinî ve ahlakî ölçülere bağlı kalarak, İslam'a, onun ahlak kurallarına bağlı, vatan sevgisine sahip olarak asimile olmadan, iman ve ibadetinden taviz vermeden, yaşamlarını devam ettirecekleri, çevrelerine İslamî açıdan da örnek olacakları sürece yurtdışında kalmalarında bir sakınca olmaz.
    Ancak, dünyadan payinı almış olan bir Müslüman kendinin ve yakınlarının din ve ahlak bakımından bozulacağı, millî benliğini, vatan sevgisini kaybedeceği ileri de çocuklarının veya torunlarının asimile olup dinî ve millî değerlerine karşı yabancılaşma, kültürünü ve kimliğini unutma tehlikesi söz konusu olacaksa, bir an önce vatanına dönmesi, kendini ve sorumlu olduğu neslini bu tehlikeden koruması gerekir. Zira her Müslüman’ın hem nefsini hem de ehlini cehennem ateşinden koruması Allah'ın emridir.
    210- İslam dininde muska yapmak, taşımak, okuyup üflemek var mıdır?
    Dinimiz insan hayatına ve sağlığına büyük değer vermiş; bunların korunmasını istemiştir. Sağlığı korumak insanın vazifesi olduğu gibi, hastalandığı takdirde sabretmek ve her imkana başvurarak hastalığın tedavisine çalışmak da dinî bir vecibedir.
    Hz. Peygamber (S.A.V.); hastalanınca tedavi olalım mı diye kendisine soranlara: "Tedavi olunuz; çünkü Allah her hastalık için bir de ilaç ve tedavi yaratmıştır; bundan bir dert müstesnadır ki o da ihtiyarlıktır" buyurmuştur.
    Peygamber (S.A.V.) hastalıkların tedavisini emretmiş, hastalandığı zaman kendisi de günün şart ve imkanları ölçüsünde, ilaçlar kullanmış ve tedavi görmüştür. Ayrıca, Cenab-ı Hak'tan şifa isteyerek dua etmiş; şifa talebi ile bazı sure ve ayet-i kerimeleri de okumuştur, Böyle yapan kişilerin yaptıklarını da reddetmemiştir. Ancak, okunan dualar anlaşılır ve şifa dileyen ifadeler olmalı; ayet ve dualar tahrif edilmemelidir.
    Ayet ve duaların yazılıp, muska olarak taşınmasına gelince: Hz. Peygamber, uykuda korkanların okumalarını tavsiye buyurduğu bir duayı, ashaptan Abdullah b. Amr'ın aklı eren çocuklara öğrettiği, henüz aklı erecek yaşa gelmemiş olan çocukların da yazıp boyunlarına astığına dair rivayete dayanarak, bazı bilginler bunun caiz olduğunu söylemişlerdir.
    Ancak, İbn-i Abbas, ibn Mes'ud ile Hanefiler ve bazı Şafiîler de nazarlık vb. taşımasını yasaklayan rivayetlere bakarak ayet ve duaların yazılıp taşınmasının caiz olmadığı görüşünü benimsemişlerdir.
    Muskacılığın bir meslek haline gelmemesi, dinin ve dini duyguların basit çıkarlara alet edil-memesi bakımından ayet ve duaların muska olarak yazılmaması, şüphesiz daha uygundur. Çocuklara ve okuma bilmeyenlere bilenler, bir menfaat beklemeden okuyabilirler.
    Tıbbi tedavi yanında telkin ve dua ile tedavi usulü, asırlar sonra, müspet ilmin de dikkatini çekmiştir.
    211- Ebced Hesabı var mıdır? Mahiyeti nedir?
    Ebced, Arap alfabesinin ilk tertibi ve harflerinin taşıdığı sayı değerlerine dayanan hesap siste-midir. Harflerin böylece tertibinden maksat ise, Arap alfabesindeki harflerin kolay öğretilmesi ve hafızada kalmasını sağlamak için eski dönemlerde geliştirilmiş bir formül olup, bir anlamı bulunmayan kelimelerinin ilki "ebced" şeklinde okunduğu için bu adla anılmıştır.
    Hemen her alfabedeki harflerin çok eskiden beri rakam olarak birer karşılığının bulunduğu bir başka deyişle harflerin rakam yerine kullanıldığı
    bilinmektedir. Arap alfabesinin ebced tertibine dayanan rakam ve hesap sistemi, Müslüman milletler arasında da kullanılmaktadır. Edebiyatta olaylara, doğum ve ölümlere, zafer ve savaşlara tarih düşürmede ustaca kullanılmıştır.
    212- Cifir hesabı var mıdır? Mahiyeti nedir?
    Arapça bir kelime olan cefr sözlükte "sütten kesilmiş kuzu, oğlak; içi taşla örülmemiş geniş kuyu" anlamına gelir. Terim olarak geçmiş ve gelecekten haber verdiği iddia edilen ve ilmî bir esasa dayanmayan bir bilgi adıdır.
    Rivayete göre Ca'fer es-Sadık Hz. Peygamber'in soyundan gelenlerin geçmiş ve gelecekle ilgili muhtaç bulundukları bütün gizli bilgileri bir kuzu ve oğlak (cefr) derisinin üzerine yazmış ve muhtemelen bu yüzden bu bilgilere cefr denmiştir. Daha çok Şia tarafından, geleceğe ait haberler ihtiva ettiği öne sürülür. Bunlar ne dinî ne de ilmî gerçeklere dayanmaz.
    Kur'an'a göre gayb bilgisi uluhiyyet vasıflarındandır. Allah bazı Peygamberlerini dilediği bilgilere muttali kılar.Kur'an'a göre gayba ait haberlerin yegane kaynağı vahiydir. Şia'nın, Hz. Peygamber'in kendisine gelen vahiylerin bir kısmını yalnız Hz. Ali'ye bildirdiğini iddia etmeleri, Rasulüllah'ın nazil olan vahiylerin tamamını bütün ümmete tebliğ ettiğini ifade eden Kur'an ayetieriyle çelişmektedir. (Maide 67; Hud 12; Kehf: 27) Ayrıca bu iddialar, Hz. Aişe, Hz. Ali ve İbn Abbas gibi saha-bilerden nakledilen rivayetlere de aykırıdır.(Buhari, llim, 39, Cihad, 71; Müslim, Edahi, 8; Müsned, 1,108).
    Cefr'e dair telakkiler, Batıni-İsmaili çevreler ve eski dini-felsefi kültürleri nakleden kaynaklar yoluy-la İslam dünyasına girmiş, şiilerin çoğunluğu ile bazı sünni alimler de bundan etkilenerek Cefrin, herkes tarafından merak edilen, geleceğin bilgisini içerdiğini zannetmişlerdir. Ancak, vahiy sona erip tamamlandığına göre cefr ile geleceğe ilişkin kesin bilgiler ortaya koyma düşüncesi, iddiadan öte bir şey değildir. Ayrıca, cefr işlemlerinde kullanılan metinler ilmi kurallara dayanmaktan uzak ve bilmece niteliğindedir. Gazzali de "harflerin belli anlamlar ve sayısal değerler ifade ettiği konusunda hiçbir tutarlı ve ilmi delil yoktur" (Fedailü'l-Batıniyye, s. 66-71) demektedir.
    213- Yehovacılık nedir? Yehova kimdir? Gayeleri nedir?
    YEHOVA ŞAHİTLERİ
    Yehova Şahitleri adlı örgütün kurucusu bir papaz olan Charles Taze Russel (1852-1916)'dir. Yehova şahitleri ile ilgili kitaplarda "Bin yıllık kral-lığın peygamberi" olarak kabul edilir. Önceleri
    Protestan Presbiteryan kilisesine bağlı iken, sonra Protestan Congregasionalist kilisesine geçip oraya üye oldu. Kendisi ilkokul mezunudur. Bu kiliseden de ayrılarak Hıristiyanlığı tekrar incelemeğe başladı. Çevresine kendisinin bir çoban olduğunu söyledi.
    Russel, satışa çıkardığı bir buğdayın az miktarının bile çok fazla ürün vereceğini, bu buğdayın mucizeli olduğunu ilan etti. Buğdayın içindeki büyük mucizeye in******r bir avuç buğdayı 60 Dolara alarak ektiler. Fakat doğru dürüst bir mahsul alınmayınca dolandırıldıklarını anlayanlar mahkemeye verdiler. Mahkeme huzurunda bu buğdayın diğer buğdaylardan farkı olmadığını itiraf etti ve mahkum oldu.
    Bu örgüt bir zamanlar Russelizm veya ciddi İncil araştırmaları adıyia anılmış ve reformcu Luthercilik olarak görülmüştür. Hedefleri tanrının denetiminde İsa'nın krallığında bir dünyla krallığı, tek tip toplum tek dernek düzeni kurmaktır.
    Örgüt 1884 yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınmıştır.
    Yehova:
    Yehova kelimesinin aslı "Yahve"dir. Galat olarak Yehova şeklinde kullanılmaktadır. Yahve İsraillilerin milli ilahlarının adıdır. Örgüt önceleri "Russel" tarikatı adıyla çalışmasını sürdürüyordu.
    26.7.1931 tarihinde tanrının şahitleri anlamında olan "Yehova şahitleri" adıyla kendilerini göstermeyle başlamışlardır. Örgüt literatüründe adları bazen "Hıristiyan Yehova Şahitleri", "Hıristiyan şahitler" olarak da geçmektedir.
    Yehovacıların kutsal kitabı Hıristiyanların kutsal kitabı olan İncil’dir. 1950 yılındaki yeni çevirmede kitabın metnine 200'den fazla Yehova adını katmışlardır. Hıristiyanlığın kutsal kitabı 66 kitaptan ibarettir. Bunların 39'u Yahudilerin de kutsal kitabıdır.
    İsa'nın dünya krallığının başladığını ileri sürerek devletlerin ve hükümetlerin sonunun yaklaştığını, tarihler vererek ortaya atmışlardır. Bu tarihler, 1914, 1918, 1925 ve 1975'tir. Fakat iddialarının hiçbiri gerçekleşmemiştir.
    Yehovacılar 66 kutsal kitaba kattıkları yeni yorumlarla ayrı bir akım,ayrı bir Hıristiyanlık mezhebi şeklinde görünürler. Bazı Hıristiyan mezhepleri İsa'yı ilahlaştırır ve malum üçleme içinde sayar. Yehovacılar için tek ilah Yehova olmakla birlikte, onun yanında ilaha eşit olmayan fakat aynı zaman-da onun oğlu olan insan üstü bir varlık vardır. O da İsa'dır. İsa Yehova’nın sağında yer almıştır ve onun oğludur. Bu şekilde bile İsa’yı ilah olmaktan çıkarmaları ve ruhu kabul etmemeleri katolik, ortodoks ve bazı protestanları kızdırmıştır.
    Hıristiyanlıkta insanların doğuştan suçlu olduğuna inanılır. İnsan bu suçundan kendisi değil, ancak İsa'nın yardımıyla kurtulur. Yehovacılarda bu ilkeyi benimserler. İslam dininde ise insan doğuşta günahsızdır. Herkes kendi işlediğinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını yüklenmez. (Fatır: 18)
    Müslümanlara inançlarını aşılamak için Hıristiyan yönlerini gizlerler. Kiliseye gidildiğini söylerler ve çok zaman Yehova yerine Müslümanlara mü'nis gelmesi için "Allah" ve diğer İs!amî terimleri kullanırlar. Yehovacıların kendilerinde ibadet yok demeleri doğru değildir; kendilerine göre dua, Hıristiyan kutsal kitabından parçalar okumaktan ibarettir. Ayrıca vaftiz ve şükran yemeği de vardır.
    Yehova şahitleri ahirete inanmaz. Cennetin dünyada olacağına, İsa'nın oradaki krallığına inanırlar. Ruhun ölmezliğine inanmazlar. Üçleme inancını yorumlamaları bazı Hıristiyan mezheplerden farklı olmakla birlikte onu reddetmezler. Kutsal ruh'a inanırlar ve onu cismani değil ruhani olarak telakki ederler. İsa'nın doğum günü (Büyük paskalya yortusu)'nda özel yemek yemezler. Dünya onlara göre bakidir. Devlet yerine "Yeni Dünya Derneği"ni kabul ederler. Kendilerini bir millete ve vatana bağlı hissetmek şöyle dursun, bu düşüncelere tamamen karşıdırlar. Bazı Hıristiyanlıktan gelen önemli inançları benimser görün düklerinden kendilerini asil Hıristiyan olarak gösterirler. Bu yönleriyle bir Hıristiyan mezhebi gibi görünseler de, diğer yönleriyle milletlerin ve devletlerin varlığını, mevcut iktisadî, ictimaî, millî, siyasî, rejimî, hukukî düzeni ve hudutları reddet-tiklerinden diğer mezheplerden farklılıklar gösterirler.
    Bayrağa karşı çıkarlar. Bayrak sevgisini tapınma olarak algılarlar. Milliyet ve vatan sevgisini reddederler. Vatan bütünlüğü, vatan savunması ve istiklal mücadelesine ve askerlik yapmağa karşıdırlar.
    Görüldüğü üzere Yehova şahitleri sadece bir vicdanî inanca sahip kişiler olmayıp aktif, faal bir örgütün elemanı ve eylemcileridirler. Örgütteki rütbeleri, direktörlük, bölge yöneticisi, şube yöneticisi, eyalet yöneticisi, çevre yöneticisi ve toplantı hizmetçisi veya yöneticisi şeklinde sıralanır.
    Bu teşkilat iç içe kurulmuştur. Kaç memlekette faaliyet halinde ise her memlekette 7 kişiden oluşan bir komite kurarlar.
    Baş büroları New York'tadır. Burası karargahtır. Diğer memleketlerde de şube, bölüm büroları, hatta ayrı basım ve dağıtım evleri kurulmuştur.
    GENÇLERE İSLAMİ KÜLTÜREL BİLGİLER
    (Kendinizi sınava tabii tutunuz)
    1. S O RU L A R:
    a. Peygamberimiz (s.a.v.) „Dünya kadınlarının efendisi dört kadındır“ buyurmuştur.
    Kimdir bu kadınlar?
    b. Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen tek kadın kimdir ?
    c. Peygamber olmadığı halde, Hz. Cebrail ile konuşma şerefine nail olan kadın kimdir ?
    d. Hz. Meryem, hangi Peygamberi babasız olarak dünyaya getirmiştir ?
    1. C E V A P L A R:
    a. Meryem, Asiye, Hatice ve Fatıma.
    b. Hz. MERYEM.
    c. Hz.MERYEM.
    d. Hz. İSA’yı.

    2. S O R U L A R:
    a. Resülullah (s.a.v.) ile yirmi beş yıl süren bir evlilik yaşayan validemiz kimdir ?
    b. Hz. Hatice validemiz Peygamberimizle evlendiğinde kaç yaşındaydı ?
    c. Hz. Peygamber (s.a.v.) efendimiz Hz. Hatice’nin vefatından sonra kiminle evlenmiştir ?
    d. Hz. Sevde (r.anha) annemiz, Rasülullah (s.a.v.) ile kaç sene evli kaldı ?
    2. C E V A P L A R:
    a. Hz. HATİCE.
    b. Kırk yaşındaydı.
    c. Abdişemsoğullar kabilesinden, yaşlı ve dul bir hanım olan SEVDE (r.anha) ile evlenmiştir.
    d. Hz. SEVDE (r.anha), beş sene Peygamberimizle birlikte yaşadılar.

    3. S O R U L A R:
    a. Sevde’den sonra Peygamberimiz kendisiyle evlenmiştir. Babası Hz. Ebubekir (r.a.) dır.
    Fıkıhta, ilimde, tıpta, şiir’de ve etkili hitabette ondan daha ileride bir kadın görülmemiştir.
    Ramazan ve Kurban bayramları hariç tüm yılı oruçlu olarak geçiren, hicri 58 yılında,
    Ramazan ayında 68 vefat eden bu hanımı tanıyor musunuz ?
    b. Hz.Aişe ile evlendiğinde Peygamberimiz kaç yaşındaydı ?
    c. Hz. Peygamber (s.a.v.) kaç yıl tek eşle yaşamıştır ?
    3. C E V A P L A R:
    a. Hz. AİŞE (r.anha) validemiz.
    b. 53 yaşındaydı.
    c. 25 yaşından 53 yaşına kadar 28 yıl tek eşle yaşamıştır.

    4. S O R U L A R:
    a. Gusül abdesti alırken kadının örülmüş saçları çözerek, saçının tümünü ıslatması gerekir mi ?
    b. Ojeli tırnaklarıyla yıkansa, kadının abdesti sahih olur mu ?
    c. Müslüman bir hanım, müslüman olmayan bir erkekle evlenebilirmi ?
    d. Müslüman bir hanım koku sürünüp sokağa çıkabilir mi ?
    e. Eş seçmede tercih unsuru nedir ?
    f. Koğuculuk yapanlar (insanların arasını bozmak için laf taşıyanlar) nereye giremezler ?
    4. C E V A P L A R:
    a. Gerekmez. Saç diplerini ıslatması yeterlidir.
    b. Su tırnakla temas etmeyeceği için sahih olmaz.
    c. Evlenemez.
    d. Çıkamaz
    e. Dindarlık.
    f. Cennet’e.

    5. S O R U L A R
    a. Çocuğu örneklerden korumak neden önemlidir ?
    b. Küçük şeylere neden önem vermek gerekir ?
    c. Çocuk çeşitli konularda yalan söylediği zaman anne ne yapmalıdır ?
    d. Günümüzde anne babanın çocuklarına karşı en büyük görevi nedir ?
    5. C E V A P L A R
    a. Çocuk taklitçidir ve örnek onun için her şeydir. Çocuk, iyiliğe de, fenalığa da
    örneklerin etkisiyle atılır. Hareket haline gelmiş bir eylem, çocuğun zihnine bir kıvılcım
    gibi sıçrar. Zararlı örnekler, çocuğun iyilii seçmesini engeller. Binbir olumsuz etki, kalbine
    zalim darbelerle iner. Her an karşısına çıkan sefil, iğrenç sahneler, onun zayıf zihnine,
    hayatın en doğal gereğiymiş gibi siner.
    BİR ÇAĞRIŞIM, BİR HATIRLATMADIR ÖRNEK.
    KONUŞAN, EMREDEN, HÜKMEDEN BİR SESTİR.
    BU DUYULMAYAN SES: “BENİ İZLE, SEN DE
    BENİM GİBİ YAP !” DER...
    Kötü örnekler bir kez yolu açarsa, tedbir çaresiz kalır.
    b. Çünkü küçük şeyler küçük kalmaz büyür, kaybımız ve kazancımız hep küçük şeyler
    yüzünden olur. Bir tek kırıcı sözle insan kedere sürüklenir; hep küçük nedenlerle yara
    alır içtenlik. Hassastır insan kalbi;
    dikkatli olunmazsa, bir gül bile incitir. Son anda dengeyi bozan, öfkeyi doğuran, olayı
    başlatan hep küçük şeylerdir.
    c. HAYIR ! deyip, çocuğa yaptığı yanlışı anlatmalıdır anne.
    d. Çocuğu zararlı örneklerin, özellikle olumsuz televizyon programlarının, ayıp tanımayan
    etkisinden korumak; çocuklara bizzat örnek olmak ; islam büyüklerinin hayatlarından
    kesitler göstererek, onları iyiye, erdeme yönlendirmek ; arkadaş seçiminde ona yardımcı
    olmak ; Allah’ın varlığını ve yüceliğini, ihsanını anlatmak,
    Peygamber’i sevdirmek ; “Helal” ve “haram” kavramlarıını vermek ; “sorumluluk”
    bilincini işletmek; Onları “Allah’a hizmete coşkusuyla bezemek.

    6. S O R U L A R
    a. Çocuk eğitiminde en etkili yaş dönemi hangisidir ?
    b. Gerçek yetim kimdir ?
    c. Çocuğun doğumunun 7. Gününde ne yapılır ?
    d. Ana ile baba çocuğa isim koyma hususunda anlaşamadıklarında isim koyma hakkı
    kimindir ?
    e. Çocukların kaç yaşında namaza alıştırılmaları ve yataklarının birbirinden ayrılmaları
    gerekir ?
    6. C E V A P L A R
    a. 0-6 yaş dönemi.
    b. Gerçek yetim, ana-babasının terbiyesinden yoksun kalan çocuktur.
    c. Sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okunur ve adı konulur, Akika’sı (şükür kurbanı)
    kesilir ve saçı traş edilir.
    d. 7yaşında namaza alıştırılmaları, 10 yaşına girdiklerinde de yataklarının ayrılması
    gerekir.

    7. S O R U L A R
    a. Peygamberimizin (s.a.v.)’in kızı Hz. Fatıma’nın çehizi nelerdi ?
    b. Hz. Fatıma ile Hz. Ali evlendiklerinde kaç yaşlarında idiler ?
    c. Hz. Fatıma, yorgun ve zayıf düştüğü bir sırada, üstelik hamileyken, Peygamberimizden
    bir hizmetçi istediği zaman ne karşılık almıştı ?
    7. C E V A P L A R
    a. Bir elbise, bir gömlek, bir baş örtüsü, bir minder, biri ottan öbürüde koyun yününden iki
    döşek, dışı deri içi ottan dört yastık, bir yün örtü, bir hasır, bir el değirmeni, bakır bir leğen,
    deriden bir su kabı, bir süt bakracı, bir tas, bir su tulumu, bir ibrik, bir küp ve bir testi.
    b. Hz. Fatıma 18, Hz Ali ise 21 yaşında idi.
    c. “Kızım, Ehli Suffe açlıktan iki büklümken sana bunu veremem.”

    8. S O R U L A R
    a. Kadın veya koca, öldüklerinde birbirlerini yıkayabilirler mi ?
    b. Kadınlar cenazenin arkasından yürüyebilirlermi ?
    c. Ölen birisi için siyah elbise giymek ve kocası için üç günden fazla yas tutmak kadın için caiz midir ?
    d. Taziye yapıldığında hangi sözlerle teselli verilir ?
    8. C E V A P L A R
    a. İslam hukukuna göre kadın öldüğü andan itibaren nikahı düşer. Yani geçersiz olur. Bunun
    için de kocası kadını yıkayamaz, kefenleyemez, kabre koyamaz, kısaca kadın için yabancı
    bir kimse gibi olur.
    Ancak erkek ölürse kadının nikahı 130 gün devam eder. Bu süreye iddet denir.
    Bu yüzden de kadın kocasının ölümünden sonra 130 gün (üç defa hayiz görüp
    temizleninceye kadar) başkası ile nikahlanamaz. Kadının iddeti (bekleme
    süresi) boşanmış ise 100 gün, kocanın ölümü halinde 130 gündür. Yani koca
    öldüğünde, nikah devam ettiğinden halen kadının kocasıdır. Bu yüzden
    de kocasını yıkayabilir, kefenleyebilir, defnedebilir.
    b. Caiz değildir.
    c. Caiz değildir.
    d. Allah sabır ve ecir versin, hüküm Allah’ındır. Allah cennete kavuştursun, gibi sözlerle.

    9. S O R U L A R
    a. Kadın, yanında kocası ya da bir mahremi olmadan hacca gidebilirmi ?
    b. Kadınlar hacda ihrama nasıl girerler ?
    c. Telbiye ne demektir ?
    d. İhrama girdikten sonra söylenecek “telbiye”cümlesini, kadınlar erkekler gibi yüksek sesle mi söylerler?
    e. Kadın hacda ihramlı iken koku ya da kına sürünebilirmi ?
    9. C E V A P L A R
    a. Gidemez
    b. Kendi elbiseleri içinde, sadece niyet ederek girerler.
    c. Telbiye, şu sözleri söylemektir: Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, lebbeyle là şerike leke
    lebbeyk. İnnelhamde venni’mete leke velmülk. La şerike lek.
    Türkçe meali: Allah’ım ! Emrine boyun eğdim, huzurundayım. şerikin yoktur. Davetine
    içtenlikle uydum; asla şerikin yoktur. Muhakkak ki, hamd da bütün nimetler de, senindir.
    Asla şerikin yoktur.”
    d. Hayır. Yalnız kendilerinin duyabileceği kısık bir sesle.
    e. Sürünemez.

    10. S O R U L A R
    a. Zekat kimlere verilir ?
    b. Zekat kimlere verilmez ?
    c. Zekatı kimlere vermek daha iyidir ?
    d. Verilecek zekat miktarı yüzde kaç olarak hesaplanır ?
    e. Paranın zekatı nasıl hesaplanır ?
    10. C E V A P L A R
    a. Müslüman fakirler, dilenmeye muhtaç olan yoksullar, borçlu fakirler, yolda kalan
    garipler, cihada katılmak isteyen yoksul mücahitler.
    b. Ana, baba, dede ve ninelere; oğul, kız ve torunlara; karı veya kocadan her biri diğerine;
    zekat vermekle yükümlü olanlara; müslüman olmayan fakirlere; cami, mescid, çeşme ve
    benzerlerine yaptırmak ya donarmak için zekat verilmez.
    c. Zekatı önce muhtaç olan erkek ya da kız kardeşlere, sonra bunların çocuklarına, sonra
    amcalara, halalara, sonra bunların çocuklarına, sonra dayılara, teyzelere ve bunların
    çocuklarına, sonra da fakir komşulara vermek efdaldir.
    d. Yüzde iki buçuk, yani kırkta bir.
    e. Eldeki paranın miktarı, en az üzerinden 1 yıl geçmek koşuluyla en az 80.18 gr. Altın ya
    da 561,3 gr. gümüş değerinde ise bu paraya düşer ve kırkta biri zekat olarak verilir.

    11. S O R U L A R
    a . Kadın, kimlerin yanında bağını açabilir ?
    b. Yanında bağını açamıyacağı kimselerin dışındaki erkeklerle tokalaşması, bir müslüman
    hanım için caiz midir ?
    c. Kadının örtünmesi Kur’an’da hangi ayetler emrediyor ?
    d. Şöhret ve dikkat çekmek için süslenmenin dinimizce hükmü nedir ?
    e. Kadın kimin için süslenmelidir ?
    f. Kadının islami örtünüşü nasıldır ?
    11. C E V A P L A R
    a. Kocası, kendisinin ve kocasının babası, oğulları, kendi kardeşleri, kendi kardeşlerinin
    oğulları, kardeşlerinin oğulları ve küçük çocukların yanında.
    b. Caiz değildir ?
    c. Ahzab suresi 33. ve 59. ayetler, Nur suresi 31. ayet.
    d. Haramdır.
    e. Kocası için.
    f. El, yüz ve topuklardan aşağısı hariç, tüm bedenin, hatlarının belli etmeyecek şekilde
    örtülmesidir.

    12. S O R U L A R
    a. Karı-kocanın birbirleri üzerindeki temel hakları nelerdir ?
    b. Kocasına karşı hangi tavırları, ailenin mutluluğunu artırıcıdır ?
    c. Erkekler ev içinde hanımlarının en çok hangi davranışlarından incinirler ?
    d. Bir kadının yabancı olsun tanıdık olsun bir erkeğe selam vermesi doğru mudur ?
    e. Kadın, ezan okuyup, kamet getirebilirmi ?
    f. Abdestsiz olarak Kur’an-ı Kerim’i bir örtü ile tutmak caiz midir ?
    12. C E V A P L A R
    a. Müslüman bir karı-kocanın birbirleri üzerindeki başlıca hakları: Allah için, yürekten
    birbirlerine bağlanmaları, kırıcı söz ve tavırlarla birbirlerini incitmemeleri, iffetlerini
    korumalı, hayat sınavında yardımlaşmalar?.
    b. Sabahları kocasını güler yüzle ve dualarla uğurlaması, akşamleyin de, güler yüzle ve
    “hoşgeldin”le karşılaması, paketi varsa elinden alması, sevinç ve üzüntüsünü paylaşması,
    yorgunsa dinlenmesini sağlaması, giyimine özen göstermesi.
    c. Olumsuz ses tonuyla karşılık vermeleri, kolayca yerine getirilmeyecek bir şeyde ısrarlı
    olmaları.
    d. Doğru değildir. Bir kadın ancak mahremlerine selam verebilir.
    e. Hayır.
    f. Caizdir.

    13. S O R U L A R
    a. Nişanlıların, yanlarında bir yakını olmadan, başbaşa kalmaları caiz midir ?
    b. Düğün gecesi def çalınabilir mi ?
    c. Rızası alınmadan bir genç kız evlendirilebilir mi ?
    13. C E V A P L A R
    a. Caiz değildir.
    b. Caizdir.
    c. İslam buna izin vermez.

    14. S O R U L A R
    a. “Ahirette en çok huzur içinde olan, dünyada en çok düşünendir” sözünü kim söylemiştir ?
    b. Elinde kazma, kendisi için mezar kazmaya giden kimseye Hz. Ebubekir (r.a.) ne
    söylemiştir ?
    c. Kadının değerini ifade eden üç Hadis-i şerif söyleyiniz ?
    d. “Müminlerin Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir..” hangi ayetin mealidir ?
    e. Peygamberi sevmenin değer ve ölçüsünü veren bir Hadis-i şerif söyleyiniz ?
    f. Hangi Hadis-i şerif, Cennet’e dilediği kapıdan girecek kadınları bildiriyor ?
    g. “Her yeni eskiyecek ve her şey son bulacaktır. Ben de öleceğim, fakat gam yemem, temiz
    bir çocuk doğurdum, dünyaya bir büyük hayır bırakıyorum.” Bu sözleri kim, ne zaman söylemiştir ?
    14. C E V AP L A R
    a. Hz. Peygamber (s.a.v.)
    b. “Kabri kendine hazırlama, kendini kabre hazırla”
    c. “Kadınlar size Allah’ın emanetidir.”, ”Cennet annelerin ayakları altındadır”, Dünya
    nimetlerinin en hayırlısı dindar kadındır.
    d. Ahzap suresi, 6 ayetin
    e. “Sizden biriniz, ben kendisine malından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha
    sevimli ve sevgili olmadıkça iman etmiş sayılmaz.”
    f. Kadın, beş vakit namazını kılar, yılda bir ay orucunu tutar, iffetini korur ve kocasına itaat
    ederse cennet kapılarının dilediğinden girsin?
    g. Rasülullah’ın annesi Hz. AMİNE, vefatından önce söylemiştir.

    15. S O R U L A R
    a. Hz. Peygamber anıldığında ne yapılır ?
    b. Salavat getirmekle neyi ifade etmiş oluruz ?
    c. Sahabiler Peygamberimize sevgilerini nasıl dile getirirlerdi ?
    d. Müminlerin Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir..” hangi ayetin mealidir ?
    e. Peygamber’i sevmenin değer ve ölçüsünü veren bir Hadis-i şerif söyleyiniz.
    15. C E V A P L A R
    a. Salavat getirilir. Yani en kısa şekliyle “Allahümme salli alà Muhammed” denir.
    b. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e olan sevgi ve bağlılımız?.
    c. Her fırsatta O’na “Anam-babam sana feda olsun, ya Rasulullah” diyerek.
    d. Ahzab suresi, 6. ayetin.
    e. “Sizden biriniz, ben kendisine malından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevimlive
    sevgili olmadıkça iman etmiş sayılmaz.”

    16. S O R U L A R
    a. Sabah kalkınca okunacak dua ?
    b. Evden nasıl çıkılır, hangi dua yapılır ?
    c. Gece yatağa girerken okunacak dua ?
    d. Camiye girildiğinde okunacak dua ?
    16. C E V A P L A R
    a. Elhamdüllahi’llezi Ahyànà B’de mà Emàtenà ve ileyhi’l-Ba’sü ve’n-Nüşür.
    Meal: (Hamdolsun bizi öldükten sonra dirilten Allah’a ! Öldükten sonra diriltmek O’na aittir.)
    b. Eş ve çocuklarla, hayırlar dileğiyle vedalaşıp helalleşilir ve “Bismillahi Tevvekkeltu alellàhi,
    velà Havle velà Kuvvete illà Billah” duası okunur. Meal: (Allah’ın adıyla, Allah’a güvendim.
    Güç ve kuvvet ancak Allah’tandır.)
    c. Bismike’llahümme Ahyà ve Emütu. Meal: (Allah’ım ! Senin adını anarak yaşar ve ölürüm.)
    d. Bismillahi vesselàtü vesselàmü alà Rasülillahi Allahümme iftah li Ebvàbe Rahmetik.
    Meal: (Allah’ın adıyla, salàt ve selàm Rasülulah’ın üzerine olsun. Allah’ım bana rahmet
    kapılarını aç.)
    ahlak

    Soru 1 : Rasulüllah (s.a.v.-’e göre en kötü düğün yemeği hangisidir?
    Cevap : Zenginlerin çağrılıp, yoksulların davet edilmediği düğün yemeğidir.
    Soru 2 : İslam’da çocuk terbiyesinin üç ana esası nedir?
    Cevap : a- Çocuğu zararlı etkenlerin tahribatından uzak tutmak. (Ahlaksız çevre, kötü arkadaş)
    b- Başta anne ve baba olmak üzere tüm büyüklerin iyi örnek olmaları.
    c- İyi örnek olmayı, yumuşak olmayı, sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü tatbikatla öğretmek
    ve yaşatmak.
    d- Tüm verilecek terbiyenin İslam’ın müsaade ve teşvik ettiği ölçüler çerçevesinde olmalı.
    Soru 3 : Çocuk terbiyesinin en etkili ve zorunlu yaş dönemi hangisidir?
    Cevap : 0-6 yaş arasıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.-’e çocuğunu ilim öğretmek için
    getiren sahabeye çocuğun yaşını sorduklarında aldıkları cevap altı yaş olunca
    Allah’ın Resulü (s.a.v.) in cevabı: “Geç kalmışsın” olmuştur.
    Soru 4 : İnsanın kendi nefsine karşı görevleri nelerdir?
    Cevap : a- Bedenini terbiye etmek. Çünkü: “Kuvvetli mü’min, zayıf olan bir mü’minden hayırlıdır.”
    b- Sağlığı muhafaza etmek. “Ölümden başka her derdin bir devası vardır.”
    c- Vücudunu yıpratacak şeylerden kaçınmak.
    d- İradeyi kuvvetlendirmek. Hakkı kabul edip, haksızlığı ve zararı ret etmek ve taklit etmemek.
    e- Aklı ve zihni irfan nurlarıyla aydınlatmak.
    Soru 5 : Erkeğin hanımına karşı görevleri nelerdir?
    Cevap : a- Onunla güzel geçinmek, onu korumak ve onu gözetmek.
    b- Onun geçim ihtiyaçlarını üstlenmek ve karşılamak.
    c- Doğruluk, güzellik ve sadakatten ayrılmamak.
    Soru 6 : Kadının erkeğine karşı vazifeleri nelerdir?
    Cevap : a- Kocasının dine uygun emirlerini yerine getirmek ve ona itaat etmek.
    b- Kocasının namus ve şerefini korumak.
    c- Bulunduğu hale kanaatkar olmak.
    d- İsraftan kaçınmak.
    e- Ev hanımı olacak şekilde hareket etmek.
    Soru 7 : Evladın ebeveyne (anne ve babaya- karşı sorumlulukları nelerdir?
    Cevap : a- Saygı gösterip itaat etmek.
    b- Anne ve babaya karşı “ÖF” bile dememek, onları incitmemek.
    c- Onların ihtiyaçları sırasında yanında bulunmak.
    d- Kabirlerini ziyaret etmek ve duada bulunmak.
    e- Vefatlarından sonra onların dostlarına karşı saygı göstermek, ziyaretlerinde bulunmak.
    Soru 8 : Anne ve babanın çocuklarına karşı sorumlulukları nelerdir?
    Cevap : a- Doğduğunda müslüman ismi koymak.
    b- Güçleri nispetinde onları besleyip, büyütmek.
    c- Onları İslam’a göre terbiye etmek.
    d- İslami ilimleri öğretip, kazanç yollarını göstermek.
    e- Onlara fazilet örneği olmak.
    f- Dokuz yaşlarında iken yataklarını ayırmak.
    g- İbadetlere telkin edip alıştırmak.
    h- Akıl baliğ olduktan sonra mümkünse hemen evlendirmek.
    Soru 9 : Yüce Allah (c.c.)’dan korkmak, haram ve şüpheli şeylerden kaçmak ve sakınmaya
    ne ad verilir? Böyle olma hali nedir ve böyle olana ne isim verilir?
    Cevap : İttika denir. Bu hale Takva, takva olan kimseye de Muttaki denir.
    Soru 10: Utanılacak şeylerden insanı koruyan hale, güzel huylarla vasıflanmaya ve güzel huylu
    olmaya ne ad verilir?
    Cevap : Edep denir.
    Soru 11: İhlas ne demektir?
    Cevap : Herhangi bir iş yada ameli güzel bir niyet, saf bir kalple yapmak ve o işe başka
    bir şey karıştırmamaktır.
    Soru 12: Riya ne demektir?
    Cevap : Gösteriş demektir. Bir işi gösteriş için yada bir maddi yarar maksadıyla yapmaktır.
    Soru 13: Tevazu nedir?
    Cevap : Kendini büyük görmemek, insanları hakir görmemek, kendini olduğundan aşağı saymak.
    Soru 14: Allah (c.c.)’a güvenmek, kulluk görevini yaptıktan sonra başarıyı Allah (c.c.)’dan
    beklemek ve insan gücünün yetişemediği şeyleri Allah (c.c.)’a bırakıp ümitsizlik ve
    keder içine düşmemeğe ne denir?
    Cevap : Tevekkül denir.
    Soru 15: Hüsnü zan ve Suizan ne demektir?
    Cevap : Hüsnü zan: Bir iyiliğin üzerine inanç beslemeye, güzel düşünmeye denir. Suizan:
    Her şeyde bir art niyet aramaya, yanlış düşünüp yanlış yorumlamaya denir.
    Soru 16: Dili gereksiz şeylerden koruyup, ihtiyaçtan fazlasını boş yere konuşmamak haline,
    malayani denilen faydasız şeylerle uğraşmak ve ağza her gelen şeyi söylemek gibi
    hallerden kaçınmaya ne denir?
    Cevap : Hıfz-ı Lisan (Dili korumak) denir. Peygamberimiz (s.a.v.)’de “Her kim Allah (c.c.)’a
    ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin yada sussun” buyurmuşlardır.
    Soru 17: Utanma, hicap, ar, namus duygularını çirkin şeylerden nefsin arındırılması, edebe
    aykırı bir işin ortaya çıkmasından kalbin duyduğu rahatsızlığa, sıkıntıya ne denir?
    Cevap : Haya denir.“Haya imandandır, insanlardan utanmayan Allah (c.c.)’dan da utanmaz.(hadis)

    Soru 18: Şecaat ne demektir?
    Cevap : Yiğitlik, kahramanlık, kalp metinliği, gerektiğinde tehlikelere atılabilme özelliğidir.
    Soru 19: Yapılan iyiliğin kıymetini bilmek, takdir etmek, söz yada işle memnuniyet göstermeye
    ne denir? Karşıtı Küfran-ı Nimet (Nimeti inkardır.)
    Cevap : Şükür.
    Soru 20: Acıya katlanmak, bedene uygun düşmeyen hallere telaş göstermeden karşı koymak
    olan faziletli hale ve başa gelen belalara “imtihandır” diyerek üzülmeden sonunu
    beklemeye ne denir?
    Cevap : Sabır denir. “Allah (c.c.) sabredenlerle beraberdir.” (Ayet meali)
    Soru 21: Sıla-i Rahim ne demektir?
    Cevap : Akrabayı arayıp sormak, kusurlarını bağışlamak, ihtiyaçlarında yardım etmek, onlarla
    görüşmek, sohbet etmek ve ziyaretlerinde bulunmaktır.“Sıla-i Rahim ömrü uzatır”(Hadis)
    Soru 22: Müslümanların zihin uyanıklığı haline, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyetine, bir insanın
    ahlak ve davranışlarını yüzünden anlamak haline ne denir?
    Cevap : Feraset denir. “Mü’minin ferasetinden sakının. Çünkü o,Allah (c.c.)’ın nuru ile bakar”
    buyrulmuştur.
    Soru 23: Kanaat nedir?
    Cevap : Kısmete rıza göstermek, israftan kaçıp orta bir halde hareket etmektir. “Kanaat tükenmez
    bir hazinedir” (Hadis)
    Soru 24: Danışmak, bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için uygun görülen kimselerle görüşüp
    fikirlerini almaya ne denir?
    Cevap : İstişare- Müşavere denir. “Müşavere eden zarar görmemiştir” (Hadis)
    Soru 25: Söz gezdirmek, koğuculuk yapmak, bir kimse aleyhine söylenen sözleri bir kötülük
    maksadı ile o kimseye ulaştırmak gibi yapılan çirkin huya ne denir?
    Cevap : Nemime denir. “Koğucu olan (söz taşıyan- cennete giremez.(Hadis)
    Soru 26: Müslümanların kalbinde zerre kadar dahi bulunsa cennete girmelerine mani günah nedir?
    Cevap : Kibir.
    Soru 27: Kibirin tersi olan kelimedir. Kendini olduğundan aşağı göstermek manasınadır.
    Alçak gönüllülüktür. Böyle olan kişiler kendisinden aşağı olan kişileri küçük görmezler
    ve akranları arasında büyüklenmezler.
    Her şeyi ben bilirim, en iyi ben bilirim demezler. Hatta bazen toprak gibi mütevazi olurlar.
    İnsanı olgunlaştıran ve topluma sevdiren bu güzel huyun adı nedir?
    Cevap : Tevazu.
    Soru 28: Mal, mülk Allah (c.c.)’ındır. Kulun elinde bulunan ve ölmeyecek gibi biriktirdiği her şey
    bir imtihan vasıtasıdır. Kul elindeki bu imkanları, kendisi ve diğer insanlar için en faydalı
    şekilde kullanmakla yükümlüdür.Böyle davranmayan kimseyi ne Allah (c.c.), ne de kullar
    sever. Allah (c.c.)’ın kendisine verdiği mal ve mülk emanetinin hakkını vermemiş olur.
    Cömertlik göstermemek İslam’ın kınadığı, tasvip etmediği kötü huyu kul kazanmış olur.
    Cömert insan hem Allah (c.c.)’a yakın, hem cennete yakın, hem de insanlara yakındır.
    Aynı zamanda cehennemden de uzaktır. Kötü huylu insansa Allah (c.c.)’dan, cennetten,
    insanlardan uzak, cehenneme yakındır. Hem ferdi, hem de içtimai zararları olan bu kötü
    huyun adı ve yine İslam’da hoş görülmeyen bunun aksi huyun adı nedir?
    Cevap : Cimrilik ve İsraf (Savurganlıktır).
    Soru 29: Müslümanların eş, dost, akraba ve yakınlarını, hatta memleketlerini ziyaret etmesi,
    görmesi, ilgi ve alaka kurması anlamına gelir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bu
    konu ile ilgili çok hadisleri olup, bu iş yapıldığı zaman müslümanların cennete
    gireceklerini müjdelemiştir. İslam alimleride yapılması gereken bu hareketin vacip,
    terkininde haram olduğunu söylemişlerdir. İslam ıstılahında bu güzel işe ne ad verilir?
    Cevap : Sıla-i Rahim.
    Soru 30: İkiyüzlülük ve ara bozuculuğa ne ad verilir.
    Cevap : Nifak
    Soru 31: Aksıran bir müslümanın “Elhamdülillah” demesi gerekir. Buna göre yanında bulunan
    müslüman ne demesi gerekir?
    Cevap : Yerhamükellah demesi gerekir.
    Soru 32: Başkalarının evine gireceğimiz zaman öncelikle hangi kurallara dikkat etmemiz gerekir?
    Cevap : a- Selam veririz
    b- Adımızı söyleriz
    c- Sıfatımızı söyleriz
    d- Künyemizi bildiririz.
    İTİKAD
    1 : İman nedir?
    Cevap : Allah (c.c.)’ın dinini, Rasulüllah (s.a.v.)’in getirdiği tüm şeyleri kalp ile kabul
    edip dil ile tasdik etmektir.
    Soru 2 : İmanın şartları nelerdir?
    Cevap : Allah (c.c.)’a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret gününe,
    kaza ve kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine, öldükten sonra tekrar
    dirilmeye iman etmektir.
    Soru 3 : Hak dinlerin gayesi nelerdir?
    Cevap : Aklı, Dini, Nefsi, Nesli ve Malı korumaktır.
    Soru 4 : İslam dininin kaynakları (Edille-i Şeriyye) nelerdir?
    Cevap : Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’dır.
    Soru 5 : Peygamberimiz (s.a.v.)’den sonraki dönemlerde bir meselenin dini hükmü
    üzerinde o devirde yaşayan müçtehitlerin birleşmesi ve ittifak etmesine ne ad verilir?
    Cevap : İcma-i Ümmet denir.
    Soru 6 : Kur’an’ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde karşılığı bulunmayan bir meseleyi,Kitap,
    Sünnet, İcma-i Ümmet dediğimiz şeri delillerde sabit olan hükümler ışığında,
    aynı illete (sebebe), aynı hikmete bağlayarak çözümlemeye dinimizde ne ad verilir?
    bu hükümleri verene Fakih denir.
    Cevap : Kıyası Fukaha.
    Soru 7 : İmam ve müçtehit olarak kabul edilen bir kişinin içtihat ve görüşlerinden
    oluşan, itikadi, fıkhi, dini veya şeri yola ne ad verilir?
    Cevap : Mezhep adı verilir.
    Soru 8 : İtikadde mezhep imamları kimlerdir?Cevap : İmam Ebû Muhammed Mâturidî ve İmam Ebû'l-Hasenîl-Eş'âri Hazretleridir.

    Soru 9 : Allah’ın zati sıfatlarını sayınız.
    Cevap : a- Vücut (Var olması)
    b- Kıdem (Varlığının başlangıcı olmaması)
    c- Beka (Varlığının sonu olmaması)
    d- Vahdaniyet (Bir olması)
    e- Muhalefetül lil Havadis (Yaratılmışların hiç birine benzememesi)
    f- Kıyam bi Nefsihi (Varlığının kendisinden olması)
    Soru 10: Büyük günahlar nelerdir?
    Cevap : a- Allah (c.c.)’a ortak koşmak.
    b- Haksız yere adam öldürmek.
    c- Namuslu kadına iftira etmek.
    d- Sihir yapmak ve yaptırmak.
    e- Savaştan kaçmak
    f- Müslüman anne ve babaya isyan etmek
    e- Yetim malı yemek
    g- Mescidi Haram’da günah işlemek
    h-Yetim malı yemek i-Zina yapmak
    Soru 11: Rabbimizin en güzel, en şerefli manalara ve sıfatlara dalalet eden mübarek
    isimleri vardır. Ki bu isimler hakkında Peygamberimiz (s.a.v.) “Muhakkak ki
    Allah (c.c.)’a mahsus 99 ismi şerif vardır. Her kim bu isimleri (sayar, ezberler
    veya şuurlu bir şekilde manalarını anlarsa) cennete girer, sonsuz mutluluğa
    ulaşmış olur.” buyurdu. Rabbimizin bu isimlerine ne ad verilir?
    Cevap : Esmaül Hüsna
    Soru 12: Allah (c.c.)’ın zatında, sıfatında ve fiillerinde eşsiz olduğunu bilip inanmaya
    ne denir?
    Cevap : Tevhit denir.
    Soru 13: Peygamberimiz (s.a.v.)’in Miraç hadisesinde 7. Kat semada, Mescidi Haram
    ve Mescidi Aksa’dan sonra uğradığı, Meleklerin kıyamete kadar hayatlarında
    bir defa sıra gelerek tavaf ettikleri 7. Kattaki mescidin adı nedir?
    Cevap : Beytül-Mamur.
    Soru 14: Allah’ın subuti sıfatlarını sayınız.
    Cevap : a- Hayat (Diri olması)
    b- İlim (Her şeyi bilmesi)
    c- Semi (İşitmesi)
    d- Basar (Görmesi)
    e- İrade (Dilemesi)
    f- Kudret (Gücünün yetmesi)
    g- Kelam (Konuşması)
    h- Tekvin (Yaratması)
    Soru 15: Dört büyük melek hangileridir ve görevleri nelerdir?
    Cevap : a- Cebrail; Vahiy getiren melektir
    b- Mikail; Tabiat olaylarının iradesi ile görevlidir
    c- İsrafil; Sura üfleyecek olan melektir
    d- Azrail; Ölüm meleğidir, can alır.
    Soru 16: Kendilerine Kitap verildiği Kur’an’ı Kerimde bildirilen peygamberler
    hangileridir ve hangi kitaplar kendilerine verilmiştir?
    Cevap : a- Musa(a.s.); Tevrat
    b- Davut(a.s.); Zebur
    c- İsa(a.s.); İncil
    d- Muhammed(s.a.v.); Kur’an
    Soru 17: Kendilerine kitap indirilmeyip sahife verilmiş olan peygamberler ve kaç
    sahife verildiğini yazınız.
    Cevap : a- Adem(a.s.) 10 sahife
    b- Şit(a.s.) 50 sahife
    c- İdris(a.s.) 30 sahife
    d- İbrahim(a.s.) 10 sahife
    Soru 18: Hakikatler hakkında ilim elde etme vasıtaları yani İslam’da bilginin
    kaynakları nelerdir?
    Cevap : a- Sağlam duyu organları b- Doğru haber c- Akıl
    Soru 19: İslamın kesin nasla sabit olan hükümlerine, şüphe götürmez bir şekilde
    inanmaya ve Allah (c.c.)’ın hükmüne ve iradesine teslimiyete ne ad verilir?
    Cevap : İtikat denir.

    Soru 20: İlk peygamber Hz. Adem (a.s.)’dan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e kadar
    gelen peygamberlere bildirilen Allah’ın dininin adı nedir?
    Cevap : İslam.
    Soru 21: İnsanları iyiliğe yöneltmek için Allah (c.c.)’ın peygamberleri vasıtasıyla
    bildirdiği emirler ve hükümlere ne denir?
    Cevap : Din denir.
    Soru 22: İnsanların yaşayışlarında yapmaları ile emrolundukları, ilahi yol ve umumi
    prensiplere ne ad verilir?
    Cevap : Şeriat.
    Soru 23: İnanç bakımından insanlar üçe ayrılır bunlar hangileridir?
    Cevap : a- Mü’min b- Münafık c- Kafir.
    Soru 24: Allah (c.c.)’e ve onun dinine kalbiyle inanıp, diliyle de inandığını söyleyen ve
    inandığını yaşamaya çalışan insana ne denir?
    Cevap : Mü’min.
    Soru 25: İnanmadığını açıkça söyleyen kimseye ne denir?
    Cevap : Kafir.
    Soru 26: Dili ile iman ettiğini söylediği halde kalbinden inanmayan kişiye ne denir?
    Cevap : Münafık.
    Soru 27: İsyanda haddi aşan, zalim ve Allah (c.c.)’dan başka ibadet edilen put ve ilahı
    olan sistemlere ne ad verilir?
    Cevap : Tağut.
    Soru 28: Allah (c.c.)’ın birliğini kabul etmeyen, ama ona inanan fakat ondan başka
    varlıklarıda ilah kabul eden kimseye ne ad verilir?
    Cevap : Müşrik.
    Soru 29: İnsanların biri sağ biri sol omuzlarında olmak üzere iki gözetleyici melek
    vardır. Bu meleklerden sağ taraftaki melek insanın iyi amel ve davranışlarını,
    sol taraftaki melekte insanın kötü amel ve davranışlarını tespit edip amel
    defterine yazmakla görevlidirler. Bu meleklerin isimleri nelerdir?
    Cevap : Kiramen Katibin.
    Soru 30: İnsanlar ölüpte mezara konduktan sonra sual melekleri denilen iki melek
    gelir ve kendilerine Rabbimiz tarafından emrolunan kabir suallerini sorarlar.
    Bu sualler: Rabbin kim?, Peygamberin kimdir?, Dinin nedir?, Kitabın nedir?,
    Kıblen neresidir? şeklindedir. Bu sualleri soran meleklerin isimleri nelerdir?
    Cevap : Münker ve Nekir.
    Soru 31: Cennetteki meleklerin başkanının ismi nedir?
    Cevap : Rıdvan
    Soru 32: Cehennemdeki görevli meleklerin başkanlarının ismi nedir?
    Cevap : Malik.
    Soru 33: Allah (c.c.)’a çok yakın bulunan, mukarrebun melekleride denilen, son
    derece şerefli olan meleklerin diğer isimleri nedir?
    Cevap : İlliyyun melekleri.
    Soru 34: Peygamberlerin kendilerine has sıfatları nelerdir, manalarıyla birlikte söyleyiniz.
    Cevap : a- Sıdk; Doğru sözlü olmak
    b- Emanet; Güvenilir olmak
    c- Tebliğ; Tebliğ etmek
    d- Fetanet; Üstün akıl ve zekaya sahip olmak
    e- İsmet; Günah işlememek.
    Soru 35: Peygamberimiz (s.a.v.) hesap gününü anlatırken mahşerin düz bir yerinde
    mahkeme-i kübranın kurulacağını ve hesapların seri olarak sorulacağını anlattı.
    İnsanların beş şeyden mutlaka sorulacağını, hesaba tutulacaklarını haber vermişti.
    İşte Peygamber (s.a.v.)’in hesap günü mutlaka sorulacak dediği beş şey nedir?
    Cevap : a- Ömrünü nerede tükettiği
    b- Gençliğini nasıl geçirdiği
    c- Malını nereden kazandığı
    d- Malını nereye harcadığını
    e- Bildikleri ile amel edip etmediğinden sorulacaktır.
    Soru 36: Ahiret günü hesaptan sonra herkesin amel defterini (sevap ve günahını)
    tartmaya mahsus olan ilahi adalet terazisine ne ad verilir?
    Cevap : Mizan
    Soru 37: Cehennem üzerinde uzanan son derece ince ve keskin olan, mü’minler için
    geniş ve rahat olacak, kafirler ise takılıp kalıp cehenneme düşecekleri,
    ona inanmak imanın gereği olan köprünün adı nedir?
    Cevap : Sırat Köprüsü.
    Soru 38: Her canlı için ezelde tayin edilmiş olan hayat süresi vardır. Süresi dolan
    canlıların ömrü son bulmuş ve kendisine takdir edilmiş olan geçici
    dünyadaki hayatı bitmiş olur. Her canlı için tayin edilmiş olan süreye ne denir?
    Cevap : Ecel.
    Soru 39: İslam’ın şartları nelerdir?
    Cevap : 1- Kelime-i Şahadet getirmek
    2- Namaz kılmak
    3- Oruç tutmak
    4- Hacca gitmek
    5- Zekat vermek.
    Soru 40: Başkalarının meydana getiremeyeceği olağanüstü şeyleri bir peygamberin,
    gerçekten Allah (c.c.)’ın elçisi olduğunu doğrulaması için Rabbimizin o
    olağanüstü olayı peygamberi eliyle ortaya çıkarmasına ne ad verilir?
    Cevap : Mucize.
    Soru 41: Yüce Rabbimizin kudret ve izni ile veli kulları tarafından bir kısım
    olağanüstü hallerin meydana gelmesine ne ad verilir?
    Cevap : Keramet.

    Soru 42: Hatır ve hayale gelmeyen maddi ve manevi nimetleri içinde toplayan, hiç bir
    zaman yok olmayan ve bugün mevcut olup sekiz bölümlü bir mükafat alemi olan,
    yerini ancak Rabbimizin bildiği, yakuttan, inciden, elmastan döşenmiş köşklerin
    var olduğu, altından ırmakların aktığı, içinde hurilerin olduğu bildirilen ve
    Allah (c.c.)’a kul, habibine ümmet olmuşların, şehitlerin gideceği yer olarak
    bildirilen o güzel mekanın ismi nedir?
    Cevap : Cennet.
    Soru 43: Kapısında zebanilerin olduğu, yedi kat aşağı doğru tabakaya bölünmüş, her
    bir katında ayrı, türlü azabın tattırılacağı ve bazı günahkar mü’minlerinde ceza
    göreceği, kafirler için ise ebedi azap yeri, devamlı kalacakları mekan olarak
    bildirilen bu yerin ismi nedir?
    Cevap : Cehennem.
    Soru 44: Kainattaki her şey kendisinden başka yaratıcı olmayan Allah (c.c.)’ın bilmesi,
    dilemesi ve yaratması ile olur. Onun için herhangi bir şeyin belirli bir şekilde
    meydana gelmesi Cenabı Hakkın ezelde dilemesi ile olur. Rabbimizin bir şeyi
    ezelde dilemiş olmasına ne ad verilir?
    Cevap : Kader.
    Soru 45: Yüce Rabbimizin ezelde dilemiş olduğu herhangi bir şeyin zamanı gelince
    yine Allah (c.c.)’ın izniyle meydana gelmesine ne ad verilir?
    Cevap : Kaza.
    Soru 46: Müellefe-i Kulüp kimlerdir?
    Cevap : Müslüman olmayıp, kalpleri İslam’a ısındırılmak istenenlerdir.
    Soru 47: Büyük günahlardan birini işlemiş veya küçük günahlara devam eden
    kimseye ne denir?
    Cevap : Fasık.
    Soru 48: Günahı olan mü’minlerin affedilmesi, günahsızların daha yüksek mertebelere
    erişmeleri için Peygamberler ve evliyaların Allah (c.c.)’a yalvarmasına ne denir?
    Cevap : Şefaat.
    Soru 49: Bir şeyi elde etmek için gereken maddi ve manevi vesilelerin hepsiniyaptıktan
    sonra, Allah (c.c.)’a güvenip ondan sonrasını Allah (c.c.)’a bırakmaya ne ad verilir?
    Cevap : Tevekkül.
    Soru 50: Karzı hasen ne demektir?
    Cevap : Çıkar gözetmeksizin Allah (c.c.)’ın rızası için ödünç para vermektir.
    Soru 51: Aynı peygamberin yolunda yürüyen insanlara ne denir?
    Cevap : Ümmet.
    Soru 52: Hasenat ne demektir?
    Cevap : İyi amellere, yapılan iyiliklere denir.
    Soru 53: Cennetteki en büyük nimet nedir?
    Cevap : Ru’yetullah yani Allah (c.c.)’ın cemalini görmektir.


    Soru 54: İslam dininde olmadığı halde sonradan insanların dindenmiş gibi
    hayatlarına geçirdikleri yanlış adetlere ne denir?
    Cevap : Bidat.
    Soru 55: Yapılan her şeyin sırf Allah (c.c.)’ın rızası için yapmaya, gösterişten uzak
    amele ne denir?
    Cevap : İhlas denir.
    Soru 56: Seyyiat ne demektir?
    Cevap : Kötülükler, günahlar ve suçlardır.
    Soru 57: Münafığın alametleri nelerdir?
    Cevap : Konuştuğunda yalan söyler, söz verir sözünde durmaz, emanete hıyanet eder.
    Soru 58: En güçlü insan kimdir?
    Cevap : Öfkesini yenen insandır.
    Soru 59: Hacerul Esvet nedir, nerededir ve nereden gelmiştir?
    Cevap : Kabe’nin köşe duvarı içine yerleştirilmiş siyah bir taştır ve cennetten gelmiştir.
    Soru 60: Akait ilminin ilk temsilcileri kimlerdir?
    Cevap : İmamı Azam Ebu Hanife, Ebu Mansur Maturidi, İmamı Eşari.
    Soru 61: Davetçinin vasıfları nelerdir bir kaç tanesini sayınız
    Cevap : a- Çalışmalarının karşılığını Allah (c.c.)’dan beklemelidir.
    b- Yardımın yalnız Allah (c.c.)’dan olduğunu unutmamalı
    c- Vazifesini yapar ama neticeyi Allah (c.c.)’a bırakır
    d- Yumuşak huylu, seven, sevdiren,sevindiren, mütevazi olmalıdır
    e- Korkutucu değil, müjdeleyici olmalıdır
    f- Hareketlerini ve duyu organlarını Kur’an’a göre ayarlamalı ve onunla
    terbiye etmelidir.
    Soru 62: İslam devletinde müslümanlar gibi mal, can, din, namus ve nesil güvenlikleri
    devlet teminatı altında olan, fakat askerlik yapmayan, bunun karşılığında
    cizye ödeyen ve bir anlaşma ile halifeye bağlı olanlara ıstılahta ne ad verilir?
    Cevap : Zımmi.
    Soru 63: Ateşten yaratılan, maddi varlıkları olmadıkları için melekler gibi görünmeyen,
    insanlar gibi iyileride, kötüleride olan bizler gibi imtihana tabi tutulacak ve yine
    bizler gibi “Allah (c.c.)’a ibadet etmeleri için yaratılmış” olan mahlukların ismi nedir?
    Cevap : Cinler.
    Soru 64: Efendimiz (s.a.v.)’in buyurduğuna göre, kıyamet günü Allah (c.c.)’ın
    gölgelendireceği yedi sınıf insan hangileridir?
    Cevap : a- Adil yöneticiler.
    b- Allah (c.c.)’a ibadet yolunda yetişen gençler.
    c- Camilere kalpten bağlı kimseler.
    d- Allah (c.c.) için birbirini seven kimseler.
    e- Makam sahibi bir kadın harama davet ettiğinde “Ben Allah’tan korkarım”
    diyerek reddedenler.
    f- Sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek şekilde sadaka verenler.
    g- Yalnızken Allah (c.c.)’ı anıp gözyaşı dökenler.
    Soru 65: Kıyamet gününde en son dirilip, hesaba ilk olarak çekilecek ümmet hangisidir?
    Cevap : Ümmeti Muhammed
    Soru 66: İyiliğe kabiliyeti olmayan ruh cinsinden bir yaratıktır. Ateşten yaratılan, daima
    kötülük düşünen, insanları yoldan saptırmaya çalışan, bir adı da iblis olan bu
    yaratığı tanıdınız mı?
    Cevap : Şeytan.
    Soru 67: Herkesin bilmesi gereken dört mesele nedir?
    Cevap : a- İlim; Allah (c.c.)’ı, Peygamber (s.a.v.)’i ve İslam dinini delilleri ile bilmek
    b- Amel; Bildiği ilim ile amel etmek
    c- Davet; Tebliğ görevini yerine getirmek.
    d- Sabır; Eziyet ve zulümlere sabretmek, yılmamak
    Soru 68: Allah (c.c.)’ın katından yeni bir din getiren peygambere ne ad verilir?
    Cevap : Rasül
    Soru 69: Yeryüzünde bütün varlıklar kime hizmet için yaratıldı?
    Cevap : İnsanlar için.
    Soru 70: İnsanın yeryüzündeki konumu nedir?
    Cevap : Yeryüzünde Allah (c.c.)’ın halifesidir.
    Soru 71: Kıyamet hangi gün kopacaktır?
    Cevap : Cuma günü.
    Soru 72: Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi alemdir. Kıyamet koptuktan sonra
    bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur.
    Bu yere inanmayan insan müslüman olamaz. Bu alemi bildiniz mi?
    Cevap : Ahiret
    Soru 73: Nefis terbiyesinde başarılı olmak için terbiye edilmesi gereken iki unsur nedir?
    Cevap : a- Akıl b- Kalp
    Soru 74: Hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışan nedir?
    Cevap : Tağut
    Soru 75: “Rab” kelimesinin manası nedir?
    Cevap : Terbiye eden, yöneten, mülkün sahibi, koruyan.
    Soru 76: “İlah” kelimesinin manası nedir?
    Cevap : Kendisine sığınılan, güvenilen, sevilen, tapılan.
    Soru 77: Gizli şirke iki örnek veriniz.
    Cevap : a- Başkasının övgüsünü kazanmaya çalışmak
    b- Başkasının gözüne girmek için namaz kılmak
    c- Nam ve şöhret için cihat
    d- Mevki ve makam için ilim.
    Soru 78: Ehli sünnet itikadının mezhep alimlerinin adlarını yazınız.
    Cevap : a- Maturidi b- Eşari
    Soru 79: İslam’ın özelliklerinden olan irade neyi ayırt etmeye yarar?
    Cevap : Fayda ve zararı ayırt etmeye yarar.
    Soru 80: İlim ile yönetimin çatışmasından ne doğar?
    Cevap : Sosyalizm
    Soru 81: Herhangi bir konuda ayrı ayrı yerde bulunan alimlerin aynı görüşe
    varmalarına ne denir?
    Cevap : İcma denir.
    Soru 82: Herhangi bir konuda ayrı ayrı yerlerde bulunan alimlerin farklı görüş
    bildirmelerine ne denir?
    Cevap : İçtihat
    Soru 83: Rabbimiz bizi neden imtihan ediyor?
    Cevap : Kemal sıfatı gereği.
    Soru 84: İnsanın kendini maddi ve manevi kötülüklerden korumasına ne denir?
    Cevap : Takva.
    Soru 85: Tağuti güçlerle işbirliği yapan ve onların iktidarlarını İslam’ı istismar ederek
    ayakta tutmaya çalışan din adamına ne denir?
    Cevap : Belam denir.
    Soru 86: Küfrün çeşitleri nelerdir?
    Cevap : a- Cehli küfür b- İnadi küfür c- Hükmi küfür
    Soru 87: İnsanı küfre götüren haller nelerdir?
    Cevap : a- Kur’an’ın ve sünnetin açık hükümlerine gizli manalar vermek
    b- Kur’an’ın ve sünnetin hükümlerini yalanlamak
    c- Din ile alay etmek
    d- Allah’tan ümidi kesmek
    e- Allah’ın azabını emin olmak (Allah bana azap etmez demek)
    f- Gaibden haber verdiğini söyleyen kahinlere inanmak.
    Soru 88: Cennetin Kur’an’ı Kerim’de geçen isimleri nelerdir?
    Cevap : a- Adn b-Meva cenneti
    c- Firdevs cenneti
    d- Mukame cenneti
    e- Naim cenneti
    f- Darul Huld
    g- Darus-Selam
    i- Makamul Emin
    Soru 89: Elfaz-ı Küfür ne demektir?
    Cevap : İnsanı küfre götüren sözler demektir.
    Soru 90: İkinci kez sura üflenince bütün insanların yeniden hayat bulup, hesap günü
    için toplanmasına ne ad verilir?
    Cevap : Mahşer.
    Soru 91: İnsanların ölümden sonra, mahşere kadar kabirde geçirdikleri zamana ne
    ad verilir?
    Cevap : Berzah alemi.
    Soru 92: Ezelde hiç bir şey yaratılmamışken sadece ruhların var olduğu ve Allah’a
    iman sözü verdiğimiz zamana ne ad verilir?
    Cevap : Galü Bela
    Soru 93: Cehennemin en alt tabakasının ismi nedir ve oraya kimler girecek?
    Cevap : Haiye, Münafıklar girecek.
    Soru 94: Allah’ın fiili sıfatları nelerdir?
    Cevap : a- Rızk verme b- İhsan etme c- İkramda bulunma
    d- Rıza gösterme e- Muhabbet besleme f- Gazap etme
    g- Öldürme h- Diriltme.
    Soru 95: Tevhidin kısımları nelerdir?
    Cevap : a- Rububiyet tevhidi
    b- Uluhiyet tevhidi
    c- İsimlerde ve sıfatlarda tevhit.
    Soru 96: Allah’tan başka yaratıcı, rızk verici,Rab, terbiye edici ve kainatın işini
    düzene koyan başka ilah olmadığı hangi kısım tevhit inancının gereğidir?
    Cevap : Rububiyet tevhidi
    Soru 97 : Allah (c.c.)’ı Allah ve Rasülü nasıl isimlendirdi ve vasıflandırdı ise o şekilde
    Allah (c.c.)’ı isimlendirmek ve vasıflandırmak hangi kısım tevhit inancı
    gereğidir?
    Cevap : İsimlerde ve sıfatlarda tevhit
    Soru 98 : “Allah (c.c.)’ın varlığının başlangıcı yoktur. Allah (c.c.) sonradan meydana
    gelmiş bir varlıkta değildir. Hiç bir şey yok iken O yine var idi.” Bu tanım
    Allah (c.c.)’ın hangi sıfatlarından neyin açıklamasıdır?
    Cevap : Zati sıfatlarından Kıdem sıfatının.
    Soru 99: İbadet ederken sadece Allah’ü Teala’ya ihlasla ve O’ndan başka ilah
    olmadığına inanarak ibadet etmek hangi kısım tevhit inancının gereğidir?
    Cevap : Uluhiyet tevhidi
    Soru 100: Peygamberlerde, peygamberlik göreviyle görevlendirilmeden önce görülen
    ve nübüvvetin temellerini kuvvetlendiren bazı harikuladelikler görülür. Mesela:
    Hz. İsa (a.s.)’ın daha beşikte iken konuşması. Hz. Muhammed (s.a.v.)’i daha
    çocukluğunda bir bulutun takip etmesi. Putların yüzüstü yıkılması gibi. Bu gibi
    harikalara İslami ıstılahta ne ad verilir?
    Cevap : İrhasat
    Soru 101: Mevcut alemlerin ve ahiret aleminin hükümdarı o Allah (c.c.)’dır. Her iki
    cihandaki eşyanın tasarrufu Allah (c.c.)’a aittir. Ferman onundur. Onun dilediği
    olur, dilemediği olmaz. Onun hükümdarlığı dünyadaki hükümdarlıklara
    benzemez. Hüküm kendisine aittir. Bir yardımcıya bir vezire ihtiyacı yoktur.
    Bütün mükevvenatın mevcut olan her şeyin sahibi ve mutlak hükümdarı manasına
    gelen Esmaul Hüsna’da yer alan Allah (c.c.)’ın isimlerinden olan bu ismi nedir?
    Cevap : El-Melik
    Soru 102: İçenin niyetine göre şifa olan, Hz. Hacer ve Hz. İsmail’in susuz kaldıklarında
    ortaya çıkan, hacıların geri dönerken hediye olarak getirdikleri zemzem suyuna,
    Allah (c.c.)’ın Hz. İsmail’i suya kandırması nedeni ile “Sakıyullahı İsmail”,
    in******ra fayda verdiği için “Saibe”, sıhhat ve berekete sebep olduğu için
    “Meymune”, yemeğin yerini tuttuğu için “Kafiye”, içenler rahatlık ve afiyet
    bulduğu için “Afiye” denilmiştir. Doya doya içenlerin cehennem azabından
    kurtulacakları müjdesinden dolayı verilen isim nedir?
    Cevap : Büşra
    Soru 103: Akait ile ilgili meşhur eserler arasında İmamı Azamın meşhur kitabının adı nedir?
    Cevap : Fıkhi Ekber.
    Soru 104: Allah (c.c.)’ın Kur’an’ı Kerim’inde bildirdiği, Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in
    tarif ettiği insanoğluna mahsus nefis yedi kısımdır.
    Bunlar:
    a- Nefsi Emmare
    b- Nefsi Levvame
    c- Nefsi Mutmainne
    d- Nefsi Safiyye (Kamile)
    e- Nefsi Merdiyye’dir. Bizim saymadığımız diğer ikisini de siz söyleyiniz?
    Cevap : Nefsi Mülhime ve nefsi Raziye
    Soru 105: Tasavvufi Ahlakta bir müslümanın kat etmesi gereken kaç merhale vardır?
    Cevap : 4 merhale vardır:
    a- Şeriat
    b- Tarikat
    c- Marifet
    d- Hakikat
    İBADET
    İbadet, Allah'a tâzim ve saygı göstermek ve O'nun verdiği nimetlere karşı şükran borcunu yerine getirmektir.
    Niçin İbadet Ediyoruz
    Bizi yoktan var eden ve yaşatan Allah'tır. Yüce Allah; Vücudumuzu, gören gözler, işiten kulaklar ve konuşan dil gibi mükemmel organlarla donattı. Diğer canlılardan farklı olarak bize akıl verdi ve varlıklar arasında seçkin bir duruma yükseltti. Bunlardan başka, yaşayabilmemiz için teneffüs ettiğimiz havadan, içtiğimiz suya kadar sayısız nimetler verdi.
    Ayrıca bizi yalnız bırakmadı, Peygamberler ve kitaplar göndererek dünyada ve ahirette mutlu olmanın yollarını gösterdi. Bütün bu iyiliklere karşılık Allah bizden kendisini tanımamızı ve ona ibadet etmemizi istemektedir. Şöyle bir düşünelim: Çok iyiliğini gördüğümüz bir büyüğümüze karşı saygı gösterir iyiliklerine teşekkür ederiz. Bize bir görev verse seve seve yaparız değil mi?
    Öyle ise, bizi yoktan var eden ve sayılamayacak kadar nimetler veren Yüce Allah'a karşı teşekkür etmek ve emrettiği ibadetleri seve seve yapmak gerekmez mi?
    Elbette gerekir.
    Yaradılışımızın gayesi Allah'ı tanımak ve ona ibadet etmektir. İbadet görevlerini yaptığımız takdirde hem Allah'ın verdiği nimetlere karşı teşekkür borcunu yerine getirmiş oluruz, hem de O'nun sevgisini kazanırız. Eğer biz Allah'a karşı ibadet vazifelerini yerine getirir, O'nun sevgisini kazanırsak, Allah, bize dünyadaki nimetlerinden çok daha fazlasını ahirette verecek ve bizi cennette sonsuz mutluluğa kavuşturacaktır.
    İbadet Çeşitleri
    İbadetler üç çeşittir:
    1– Beden ile Yapılan İbadetler: Namaz kılmak, oruç tutmak gibi.
    Beden ile yapılan ibadetleri her müslümanın kendisi yapması gerekir. Başkasını vekil etmesi caiz değildir. Bir kimse başkasının yerine namaz kılamaz, oruç tutamaz.
    2– Mal İle Yapılan İbadetler: Zekât vermek ve kurban kesmek gibi. Bir kimse mal ile yapılan ibadetlerde başkasını vekil edebilir.
    3– Hem Mal, Hem de Beden İle Yapılan İbadet: Hac vazifesi böyle bir ibadettir. Parası olduğu halde hacca gidemiyecek derecede sakat, hasta ve çok yaşlı kimseler, kendi yerine bir başkasını bedel olarak hacca gönderebilir.
    İbadetin Faydaları
    Bedenimizin gerekli gıdalara ihtiyacı olduğu gibi rûhumuzun da gıdaya ihtiyacı vardır. Rûhun gıdası iman ve ibadetlerdir. İbadet, rûhumuzu yükseltir, bizi kötülüklerden sakındırır, ahlâkımızı olgunlaştırır, en değerli varlığımız olan imanımızı korur.
    Hayatta insanın çeşitli sıkıntılarla karşılaşıp ümitsizliğe ve bunalıma düştüğü zamanlar olur. Böyle durumlarda insan ibadetle bunalımdan kurtulur. Çünkü insan ibadet sayesinde Allah'a yaklaşır. O'nun rahmetine sığınır ve huzura kavuşur. İbadetlerin, rûhumuza olduğu gibi bedenimize de birçok faydası vardır.
    Namaz kılan insan abdest almak zorundadır. Abdest almak, günde birkaç defa temizlenmek demektir. Temizliğin ise sağlığımız için ne kadar yararlı olduğunu hepimiz biliriz.
    Namaz kılarken yapılan belirli hareketlerin, oruçta sindirim sistemi ile bazı organların dinlenmesinin vücut sağlığına önemli faydalar sağladığı bir gerçektir. Zekât ibadetinin sosyal yardımlaşma yönünden topluma kazandırdığı birçok yararları vardır.
    İman İle İbadet Arasındaki İlişki
    Bir müslüman, dinin hükümlerini inkâr etmedikçe ve kalbinde iman bulunduğu sürece ibadet yapmasa bile dinden çıkmaz, kafir olmaz, yine müslümandır. Ancak, Allah'ın emri olan ibadet görevlerini yerine getirmediği için günah işlemiş ve cezayı hak etmiş olur.
    İbadetler, imanın olgunlaşmasını ve güçlenmesini sağlar. Ahirette cezadan kurtulmamıza ve cennet nimetlerine kavuşmamıza vesile olur. Sade bir imanla yetinip ibadetleri terketmek imanın zayıflamasına ve giderek iman nurunun sönmesine sebep olur.
    İbadet yapılmadığı takdirde, iman ışığı açıkta yanan lamba gibi korumasız kalır. Günün birinde sönebilir. İmanın yok olması, müslümanın cennetin anahtarını kaybetmesi demektir. Bu sebeple ibadetlerin, imanımızın korunmasında ve cennette sonsuz hayata kavuşmamızda çok önemli yeri vardır.
    İSLAMIN İLK ŞARTI: ŞEHADET
    İslam'ın ilk esası, müslüman olmak için söylenmesi mecburi olan Kelime-i Tevhid veya Kelime-i Şehadettir.
    Kelime-i Şehadet: "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu" cümlesidir. bu cümle "Ben şehadet ederim ki Allah'dan başka ilah yoktur ve ben şehadet ederim ki Hz. Muhammed O'nun kulu ve Resulüdür." manasına gelir.
    Şehadet imanın gereği ve ibadetlerin kaynağıdır. Şahadet olmadan itikat, ibadet ve muamelat olmaz.
    Şehadet insanda meydana gelen bilgi ve kesin inanıştır. Kişinin bildiği şeyleri haber vermek için söylediği sözdür. Bu cümleyi söyleyen kimse kalbiyle de tasdik etmişse mümin olur. Islamın diger şartları için müslüman olma keyfiyeti aranır. Şehadet söylemeyen bir kimseden namaz kılması, oruç tutup, zekat vermesi, yahut Hacca gitmesi istenemez. Bu ibadetler şehadeti kalbiyle tasdik etmeyen kimse için sadece yükün çoğalmasına ve azabın artmasına sebep olur.
    NAMAZ
    NAMAZ NEDİR?
    Namaz dinin direği, ibadetlerin en üstünüdür. Yüce Allah'a karşı en önemli ibadet görevimiz günde beş defa kıldığımız namazlarımızdır. Erginlik çağına gelen, akıllı her müslümana günde beş vakit namaz kılmak farzdır.
    Namaz, bizi yaratan, yaşatan, sayısız nimetleri veren yüce Allah'a karşı bir kulluk görevimizdir.
    Namaz kılanlar, Allah'ın emrini yerine getirmiş, kulluk borçlarını ödemiş ve Allah'ın hoşnutluğunu kazanmış, dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşmuş olurlar.
    NAMAZIN ÇEŞİTLERİ
    Namazın Farz, Vacib ve Nafile çeşitleri vardır.
    1. Farz Namazlar: Beş vakit namaz ve cuma namazıdır.
    2. Vacip Namazlar: Vitir ve bayram namazları, adanan na-mazlar, bozulan nafile namazların kazasıdır.
    3. Nafile Namazlar: Farz ve vacip namazlardan başka kılınan diğer namazlardır.
    NAMAZ VAKİTLERİ
    Her işin belirli bir zamanı vardır. Günde beş defa kılınan farz namazların kılınması için yüce Allah belli vakitler tesbit etmiştir. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı günde beş defa kılınan namazların vakitleridir.
    Sabah Namazının Vakti: Sabaha karşı tan yerinin ağarmaya başlamasından, güneşin doğmasına kadar olan zamandır.
    Öğle Namazının vakti :Güneş tam tepemize gelip, gölge, doğu tarafına uzanmaya başladığı vakitten itibaren -güneş tepe noktasında iken var olan gölge müstesna- herşeyin gölgesinin bir veya iki misli oluncaya kadar devam eden zamandır.
    İkindi Namazının Vakti: Öğle namazı vaktinin bitiminden güneş batıncaya kadar olan zamandır.
    Akşam Namazının Vakti: Güneş battıktan sonra başlayıp güneşin battığı yerde meydana gelen kızıllık kayboluncaya kadar olan zamandır.
    Yatsı Namazının Vakti:Akşam namazının vakti çıktıktan sonra başlayıp sabah namazının vakti girinceye kadar devam eden zamandır.
    Vitir Namazının Vakti:Vitir namazının vakti de yatsı namazının vaktidir. Ancak vitir namazı, yatsı kılındıktan sonra kılınır.
    Cuma Namazının Vakti:Öğle namazının vaktidir.
    Teravih Namazının Vakti:Yatsı namazının vaktidir.
    Bayram Namazının Vakti: Bayram günleri sabahleyin güneşin doğuşundan yaklaşık 50 dakika geçtikten sonra başlayıp güneşin tepe noktasına gelmesine kadar devam eden zamandır.

    Her namaz, kendi vakti girdikten sonra kılınır. Vakti girmeyen namaz kılınmaz. Her namazın kılınma vakti, kendi vakti girdikten sonra başlar, bir sonraki namazın giriş vaktine kadar devam eder. En iyisi her namazı vaktin ilk giriş zamanında kılmaktır.
    Güneş doğarken, tepe noktasında iken, batarken hiç bir namaz kılınmaz.
    Beş vakit namazın fazları ile sünnetlerinin kaçar rekat olduğu aşağıda gösterilmiştir.

    NAMAZ REKATLERİ
    NAMAZIN VAKTİSÜNNET FARZDAN ÖNCEFARZSÜNNET FARZDAN SONRAVİTİRTOPLAMSABAH22--4ÖĞLE442-10İKİNDİ44--8AKŞAM-32-5YATSI442313
    NAMAZIN FARZLARI
    Namazın farzları 12'dir. Bunlardan altısı namazın dışındadır, bunlara "Namazın Şartları" denir. Altısı da namazın içindedir. Bunlara da "Namazın Rükünleri" denir.
    Namazın sahih olabilmesi için oniki farzın eksiksiz olarak yerine getirilmesi gerekir.
    Namazın Şartları:
    1) Hadesten Taharet: Hades denilen manevî kirin giderilmesi için, abdest almak, gerekli hallerde gusül yapmaktır.
    2) Necasetten Taharet: Namaz kılacak kişinin, bedeninde, üzerindeki elbisede ve namaz kılacağı yerde pislik varsa bunları temizlemektir.
    3) Setr-i Avret: Namaz kılacak kişinin vücudunda örtünmesi gereken yerleri örtmesi demektir.
    Erkeklerin: Göbek ile diz kapağı arasını (dizkapağı dahil),
    Kadınların: Yüz, el ve ayaklardan başka vücudunun her tarafını örtmeleri gerekir.
    4) İstikbal-i Kıble: Namazı kıbleye dönerek kılmaktır. Kıble, Mekke şehrindeki kutsal bina olan Kâbe yönüdür. Kâbe, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail tarafından yapılmıştır.
    5) Vakit: Namazları kendi vakitleri içinde kılmaktır.Vakti gelmeden bir namazı kılmak caiz değildir.
    6) Niyet: Hangi namazı kıldığını bilmek ve kalbinde hatırlamaktır. Niyetin dil ile söylenmesi sünnettir.
    Namazın Rukünleri:
    1) İftitah Tekbiri: Namaza başlarken tekbir almak demektir.
    2) Kıyam: Namazda ayakta durmak demektir.
    3) Kıraat: Namazda ayakta iken biraz Kur'an okumaktır.
    4) Rükû': Namazda eller diz kapağına erişecek kadar eğilmektir.
    5) Sücûd: Rükû'dan sonra ayaklar, dizler ve ellerle beraber alnı yere koymaktır.
    6) Ka'de-i Ahîre: Namazın sonunda "Ettehiyyatü" okuyacak kadar oturmak demektir.
    Namazın Vacibleri
    1) Namaza "Allahu Ekber"sözü ile başlamak.
    2) Farz namazların ilk iki rek'atında, nafile namazların her rek'atında Fatiha suresini okumak.
    3) Farz namazlarının ilk iki rek'atında, vitir ve nafile namazların her rek'atında Fatihadan sonra sûre veya ayet okumak.
    4) Fatihayı sureden önce okumak.
    5) Secdede alın ile beraber burnu da yere koymak.
    6) Üç ve dört rek'atlı namazların ikinci rek'atında oturmak (Buna ka'de-i ûlâ=birinci oturuş
    7) Namazlardaki birinci oturuş ile son oturuşlarda ettehiyyatü'yü okumak.
    8) Cemaatle kılındığı zaman sabah, cuma, bayram, teravih ve vitir namazlarının her rek'atında, akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rek'atında imamın fatiha ve sureyi açıktan, öğle ve ikindi namazlarında ise, gizlice okuması.
    9) İmama uyan cemaatin fatiha ve sureyi okumayıp susması.
    10) Vitir namazında kunut tekbiri almak ve kunut dualarını okumak.
    11) Bayram namazlarında alınan ilâve tekbirler.
    12) Ta'dili erkân, yâni ayakta iken dosdoğru, rükûda dümdüz olmak (Kadınlar biraz meyilli dururlar), rükûdan kalkınca iyice doğrulmak, iki secde arasında tam oturmak.
    13) Namazın sonunda sağa ve sola selâm vermek.
    14) Namazda yanılma olursa sehiv secdesi yapmak.
    Namazın Sünnetleri
    1) Beş vakit namaz ile Cuma Namazı için ezan ve kamet getirmek
    2) İftitah tekbirini alırken elleri yukarıya kaldırmak
    3) Sübhaneke ve Eûzu-Besmele'yi sessizce okumak
    4) Sağ eli sol el üzerine koymak
    5) Fatiha'dan sonra gizlice 'amin' demek
    6) Rükû ve secdeye eğilip kalkarken alınan tekbirler
    7) Rüku ve secde tesbihleri. ( Rukû'da üç defa "SÜBHANE RABBİYE'L AZÎM" ve her iki secdede üçer defa SÜBHANE RABBİYE'L ÂLÂ" demek.)
    8) Rukü'dan doğrulunca "SEMİALLAHU LİMEN HAMİDEH" ve hemen arkasından "RABBENA LEKE'L HAMD" demek.
    9) Kıyamda bir özür bulunmadığı takdirde iki ayağın arasını dört parmak kadar açık bulundurmak.
    10) Rukü'da parmaklar açıK olarak dizleri tutmak, dizleri, dirsekleri dik ve sırtı baş ile dümdüz halde bulundurmak.
    11) Secdeye varırken önce dizleri, sonra elleri, sonra yüzü vere koymak. Secdeden kalkarken önce yüzü, sonra elleri, sonra dizleri kaldırmak.
    12) Tahiyyatı sessizce okumak
    13) Selama sağdan başlamak
    14) Sütre edinmek (Önü açık yerde namaz kılarken önüne sütre koymak)
    Beş Vakit Namazın Kılınma Şekli
    Namazlar; farz, vacib, sünnet, müstehap ve nafile kısımlarına ayrılır. Bunlar açıkladığımız farzlarına, vaciblerine, sünnetlerine, adabına riayet edilerek şu şekilde kılınır:
    1) Sabah namazı:
    Sabah namazının iki rekat sünnetini kılmak için : "Niyet ettim bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya" diye niyet edilir ve hemen eller, baş parmak kulakların yumuşağına gelecek kadar yukarıya kaldırılıp; "Allahu ekber (Allah herşeyden yücedir)" diye tekbir alınır. Bundan sonra eller bağlanır, "Sübhaneke Allahümme ve bi hamdike ve tebarekesmük ve teala ceddük ve la ilahe gayruk" ile "Eüzü billahi mineşşeytani'r-racim (-İlahi rahmetten kovulmuş olan şeytandan Allah'a sığınırım-) Bismillahirrahmanirrahîm (Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlarım) ve Fatiha okunur, sonra "Amin (kabul buyur, ey Rabbimiz)" denir ve bir miktar daha Kur'an okunur. Bu bir miktardan maksat en az bir sure veya en az üç kısa ayet veya üç kısa ayet uzunluğunda bir ayettir. Bundan sonra "Allahu ekber" diye rükuya varılır, bu durumda en az üç kere; "Sübhane Rabbiyel-azîm (Yüce Rabbimi her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim) denir. Sonra "Semiallahü limen hamideh (Allah, hamdeden kulunun övgüsünü işitmiştir)" denilerek ayağa kalkılır; ayakta "Allahümme Rabbena ve lekel-hamd (Allahım, ey Rabbimiz, hamd sana mahsustur)" denir, bundan sonra "Allahu ekber" diye secdeye varılır, secdede üç kere "Sübhane Rabbiyel a'la (Ey, en yüce olan Rabbim! Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim)" denir, sonra "Allahu ekber" denilerek kalkılır, bir tesbih miktarı oturulup yine "Allahu ekber" diye ikinci secdeye varılır, bunda da üç kere "Sübhane Rabbiyel-a'la" denir. Bununla bir rekat tamamlanmış olur.
    Bu ikinci secdeden sonra "Allahu ekber" denilerek ikinci rekata kalkılır. Ayakta yalnız Besmele ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunur; birinci rekatta olduğu gibi rüku ve secdelere varılır; ikinci secdeden sonra oturulur ki bu iki rekatlı bir namazda son oturuştur. Bunda et-Tehiyyat ve Allahümme salli-barik ve "Rabbena atina fiddünya haseneten" duaları sonuna kadar okunur, sonra "es-Selamü aleyküm ve rahmetullah (Allah'ın selamı ve rahmeti size olsun)" diye sağ tarafa, sonra da yine "es-Selamü aleyküm ve rahmetullah" diye sol tarafa yüz çevirerek selam verilir. Bununla sağ ve sol tarafta bulunan müminlere, meleklere ve mümin cinlere selam verilmiş olur. Böylece iki rekatlı bir namaz bitmiş bulunur.
    Bütün bu tekbirler, tesbih ve kıraatler gizli, yani namaz kılanın kendisi işitebileceği bir sesle gizlice yapılır.
    Namazda erkekler ile kadınların ellerini kaldırma, bağlama şekli, rüku ile secdelerde ve oturuşlarda alacakları durumlar "Namazın sünnetleri ve adabı" konularında açıklanmıştır.
    Sabah namazının iki rekat farzı ise şöyle kılınır: Önce, erkeklere mahsus olmak üzere kamet getirilir, sonra "Bugünkü sabah namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir ve eller, kulakların hizasına kadar kaldırılarak "Allahu ekber" diye namaza başlanır ve sabah namazının sünnetinde belirtildiği üzere kılınıp tamamlanır. Ancak sabah namazının farzında Fatiha'dan sonra biraz fazla Kur'an okunması sünnettir. Bu sünnetin en az miktarı kırk ayettir. Bununla birlikte üç kısa ayet miktarı okunması da caizdir. Vaktin çıkmasından korkulduğu takdirde az ayet okunur. Hatta yalnız Fatiha ile veya bir kaç ayet ile yetinilebilir. Ebû Hanife'ye göre, farz olan kıraatin en az sınırı, en az altı harf ihtiva eden bir ayettir. "Sümme nazara (Sonra baktı)" ve "lem yelid (doğurmadı)" ayetlerinde olduğu gibi (bk. el-Kasanî, a.g.e., l, 110; İbnül-Hümam, a.g.e., l, 193, 205, 322 vd.; İbn Abidin, a.g.e., l, 415, Zeylaî, Tebyînül-Hakaik, l,104vd.; Bilmen, a.g.e., s. 153 vd.).
    Tek başına namaz kılan kimse, bu farzı kılarken tekbirleri, Fatiha'yı, ilave edeceği sure veya ayetleri ve "Semi-allahü limen hamideh" cümlesini açık (sesli) okuyabilir.
    2) Öğle namazı:
    Öğle namazının ilk dört rekat sünnetinin önceki iki rekatı, tam olarak sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Ancak bunda; "Bugünkü öğle namazının sünnetine" diye niyet edilir ve bunda ikinci rekattan sonraki oturuş, son oturuş değil ilk oturuş olduğundan bu oturuşta yalnız "et-Tehiyyat" okunur; Sonra "Allahu ekber" diye ayağa kalkılır; Sübhaneke okunmaksızın, yalnız Besmele ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunarak, yine yukarıda belirtildiği şekilde rüku ve secdelere gidilir, bundan sonra dördüncü rekat için "Allahu ekber" denilerek ayağa kalkılır, bunda da yalnız Besmele ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunarak, yine belirtildiği şekilde rüku ve secdelere varılır, bundan sonra oturulur ki, bu son oturuştur. Bunda "et-Tehiyyat" ile "Allahümme salli-barik" ve "Rabbena atina..." duaları sonuna kadar okunup iki tarafa selam verilir. Böylece bu dört rekat sünnet kılınmış olur.
    Öğle namazının dört rekat farzı ise şöyle kılınır: Sünnetten sonra, namaza aykırı bir şey ile uğraşmadan ayağa kalkılır, kamet getirilir. "Bugünkü öğle namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir ve eller yukarıya kaldırılarak "Allahu ekber" diye tekbir alınır; ilk iki rekatı, sabah namazının iki rekat farzı gibi kılınır. Ancak bu iki rekattan sonraki oturuş, ilk oturuş olduğundan, bunda yalnız "et-Tehiyyat" okunur; bundan sonra "Allahu ekber" denilerek üçüncü rekata kalkılır; yalnız Besmele ile Fatiha okunarak, rüku ve secdelere varılır, sonra "Allahu ekber" diye dördüncü rekat için ayağa kalkılır; yine Besmele ile Fatiha suresi okunarak rüku ve secdelere gidilir. Bundan sonra oturulur ki, bu son oturuştur. Bunda "et-Tehiyyat" ile "Allahümme salli ve barik" ve "Rabbena atina" duaları sonuna kadar okunup, iki tarafa selam verilir. Böylece farz da kılınmış olur.
    Öğlenin farzında okunacak ayetler, sabah namazında okunacak ayetlerden çoğunlukla az olur.
    Öğlenin son iki rekat sünneti ise, "Bugünkü öğle namazının son sünnetini kılmaya" diye niyet edilip, tam olarak sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Bu son sünneti dört rekat olarak kılmak müstehaptır. Bu takdirde ya her iki rekatta bir selam verilir, yahut dört rekatın sonunda selam verilir. Bu takdirde birinci oturuşta yalnız "Rabbena atina..." duası okunmaz, "et-Tehiyyat", "Salli-Barik" duaları okunur, üçüncü rekat için tekbir alınarak ayağa kalkınca yine "Sübhaneke" okunur ve bu son iki rekat da önceki iki rekat gibi kılınır.
    Tek başına kılan, öğle namazının gerek sünnetlerinde gerek farzında gizli okur.
    3) İkindi namazı:
    İkindi namazının dört rekat sünneti, müekked olmayan sünnettir. Her iki rekatı bağımsız namaz gibidir. Bu yüzden dört rekatın her iki rekatlık bölümü sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Önce, "Bugünkü ikindi namazının sünnetini kılmaya" diye niyet edilir. Bu namazın ilk iki rekatı belirtildiği gibi kılınınca oturulur. Bu bir son oturuş demektir. Bu yüzden burada "et-Tehiyyat..." île birlikte "Allahümme salli.,. ve barik..." okunur, yalnız "Rabbena atina..." duası okunmaz, sonra "Allahu ekber" diyerek üçüncü rekata kalkılır. "Sübhaneke..." ile "Eüzü" ve "Besmele"den sonra Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunarak rüku ve secdelere varılır. Bundan sonra tekbir ile dördüncü rekata kalkılarak, yalnız "Besmele" ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunur. Sonra yine rüku ve secdelere varılır. Bundan sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bunda "et-Tehiyyat" ile "Allahümme Salli-barik,.." ve "Rabbena atina..." duaları sonuna kadar okunarak iki tarafa selam verilir.
    İkindi namazının farzının kılışını: Bu da tam olarak öğle namazının farzı gibi kılınır. Yalnız niyet farklı olur, yani, "Bugünkü ikindi namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir.
    Tek başına namaz kılan kimse, ikindi namazının sünnetini de, farzını da, öğle namazı gibi gizli okuyarak kılar.
    4) Akşam namazı:
    Akşam namazının üç rekat farzı, öğle ve ikindi namazlarının ilk üç rekat farzları gibi kılınır. Şöyle ki: "Bugünkü akşam namazının farzını kılmaya" diye niyet edilip, namaza tekbir ile başlanır. Yukarıda açıklanan şekilde ilk iki rekat kılınarak oturulur. Bu, birinci oturuştur. Bunda yalnız "et-Tehiyyat..." okunur. Sonra üçüncü rekata kalkılarak yalnız "Besmele" ile Fatiha okunur; sonra "Allahu ekber" denilerek rüku ve secdelere varılır. Bundan sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bunda "et-Tehiyyat..." ile "Salli-barik...' ve"Rabbena atina..." duaları okunarak iki tarafa selam verilir.
    Akşam namazının farzında, vaktin darlığından dolayı kısa sureler okunur.
    Akşam namazının sünnetinin, kılınışı: Bu da; "Bugünkü akşam namazının sünnetini kılmaya" diye niyet edilip, tam olarak sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu sünneti altı rekat olarak kılmak ise müstehaptır. Bu takdirde bir, iki veya üç selamla kılınır. İki rekatta bir selam verilirse aynı şekilde kılınır. Bununla birlikte dört rekatta bir selam verilip ikindi namazının sünneti gibi de kılınabilir. Bu ziyade dört rekata veya altı rekatın tamamına "Evvabîn Namazı" denir (el-isra, 17/25; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaîd, Mısır (t.y), II, 230).
    Tek başına namaz kılan kimse, akşam namazının farzını da sabah namazının farzı gibi açıktan okuyarak kılabilir
    5) Yatsı namazı:
    Yatsı namazının ilk dört rekat sünneti, müekked olmayan sünnetlerdendir. Tam olarak ikindi namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Dört rekat farzı da tam olarak öğle ve ikindi namazlarının farzları gibi eda olunur. İki rekat son sünnetine gelince, bu da tam olarak sabah ve akşam namazlarının iki rekat sünnetleri gibi kılınır. Bunlarda yalnız niyetler değişmiş, yatsı namazının farzına veya sünnetlerine niyet edilmiş olur.
    Yatsı namazının son sünneti de dört rekat olarak kılınabilir (Zeylaî, Nasbu'r-Raye, II, 145 vd.; eş-Sevkanî, Neylül-Evtar, III, 18; eş-Şürünbülalî, Merakil-Felah, s. 64). Bu takdirde tam olarak ilk dört rekatı gibi kılınır. Bununla birlikte iki rekatta bir selam vermek suretiyle de kılınabilir. Bu durumda her iki rekat bağımsız namaz olacağı için oturuşlarda "et-Tehiyyat...", "Salli-barik" ve "Rabbena atina" duaları okunur. Geceleyin kılınacak nafile namazlarda efdal olan da bu şekilde iki rekatta bir selam vermektir.
    Tek başına namaz kılan kimse, yatsı namazının farzını sabah namazı gibi açıktan (sesli) da kılabilir.

    Vitir Namazı:
    Kılınma şekli:
    Üç rekattan ibaret olan vitir namazı şu şekilde kılınır:
    Önce; "Bugünün vitir namazını kılmaya" diye niyet edilir. Sonra "Allahu ekber" denilerek namaza başlanır. "Sübhaneke..." ve "Eüzü" ile "Besmele"den sonra Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunarak, rüku ve secdelere varılır; sonra ikinci rekata kalkılıp, yalnız "Besmele" ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunarak yine rüku ve secdelere varılır; bundan sonra oturulur ki, bu birinci oturuştur. Burada yalnız "et-Tehiyyat..." okunur; sonra "Allahu ekber" denilerek üçüncü rekata kalkılır; bunda da yalnız "Besmele" ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunarak daha ayakta iken eller kaldırılıp "Allahu ekber" diye tekbir alınır, tekrar eller bağlanıp ayakta kunut duası okunur. Sonra Allahu ekber" diye rüku ve secdelere gidilir, sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bunda da yukarıdaki gibi "et-Tehiyyat..." ile "Salli-barik" ve "Rabbena ati-na..." dualan okunarak veselam verilir.
    Sehiv Secdesi
    Sehiv Secdesi Hangi Hallerde ve Ne Zaman Yapılır
    a) Namazda farzlardan birinin unutularak geciktirilmesi.
    b) Vaciblerden birinin unutularak geciktirilmesi veya unutularak yapılmaması hallerinde sehiv secdesi yapılır.
    Namazdaki bu eksikliği gidermek için namazın sonunda sehiv secdesi yapmak vacibtir. Farzlardan birinin unutularak veya bile bile yapılmaması hâlinde namaz bozulacağı için sehiv secdesi ile tamamlanamaz, namazın yeniden kılınması gerekir. Vaciblerden herhangi birinin bilerek terkedilmesi durumunda sehiv secdesi yapılmaz, namazın yeniden kılınması gerekir.
    Sehiv Secdesi Nedir, Nasıl Yapılır?
    Namazın sonunda iki defa secde yapıp oturmak ve bu oturuşta Ettehiyyatü, Allahümme salli ve Allahümme barik'i okuyup selâm vermeye sehiv secdesi denir. Sehiv secdesi şöyle yapılır:
    Namazın son oturuşunda yalnız Ettehiyyatü okunarak sağ tarafa selam verildikten sonra: "Allahü Ekber" diyerek secdeye varılır. Burada üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" denilir. Sonra "Allahü Ekber" denilerek kalkılıp oturulur, tekrar "Allahü Ekber" diyerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" söylenir ve "Allahü ekber" diyerek kalkılıp oturulur. Bu oturuşta, "Ettehiyyatü, Allahümme salli, Allahümme bârik ve Rabbenâ âtinâ..." duaları okunarak önce sağa, sonra sola selâm verilir. Buna sehiv secdesi denir
    Orucun Mahiyeti
    Oruç, ikinci fecirden başlayarak güneşin batışına kadar yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden nefsi kesmek demektir.
    Oruç kelimesinin Arabçası, siyam ve savm'dır ki, nefsi tutmak ve engellemek manasınadır. "Siyam" sözü, Savm'ın çoğulu olarak da kullanılır Din deyiminde "Müftırat" (oruç bozucu) denilen şeylerden nefsi gerçekten veya hükmen yasaklamak bir imsak (oruç tutmak) tır. Yanılarak ve unutarak bir şey yeyip içildiği takdirde hükmen imsak bulunmuş olacağından oruç bozulmuş olmaz. Bu konu ileride açıklanacaktır.
    İmsak sözünün karşıtı İftar'dır. Şöyle ki: Hiç oruç tutmamak bir iftar olduğu gibi, güneşin batışından sonra orucu açmak da bir iftardır. Oruçlu iken orucu bozacak bir şeyin yapılması da bir iftardır. İftar eden kimseye "Muftır" denildiği gibi, orucu bozan şeylerden her birine de "Muftır" denilir. Bunun çoğulu "Muftırat" dır.
    Ramazan-ı Şerif ayına Şehr-i Sıyam (Oruç ayı) denir. Ramazan bayramına da, imsaka son verileceği için Îd-i Fıtır (İftar bayramı) denilir. Bayram anlamına gelen Îd'in çoğulu, A'yad'dır.
    Ramazan orucu, Peygamberin hicretinden bir buçuk sene sonra Şaban ayının onuncu günü farz kılınmıştır. Bunun farziyeti kitab, sünnet ve icma ile sabittir. "Oruç size farz kılındı." (Bakara:183) âyet-i kerimesi bunu emretmektedir.
    Orucun Nevileri
    Oruçlar: Farz, vacib, nafile ve mekruh nevilerine ayrilir. Farz ve vacib oruçlar da belirli ve belirsiz kisimlara ayrilir. Söyle ki: Ramazan ayi orucu belirli bir farzdir. Kazaya kalan ramazan ayina ait oruçlarla keffaret olarak tutulacak oruçlar da belirsiz birer farzdir. Bunlar, istenilen mübah günlerde tutulabilir:
    Belli bir günde tutulmasi adanan bir oruç, belirli bir vacibdir. Herhangi bir gün, herhangi bir ay veya herhangi bir hafta gibi, belirlenmeyip tutulmasi adanan bir oruç da belirsiz bir vacibdir.
    Adanan itikâf oruçlari da birer belirli vacib demektir ki, itikâf zamanlarina mahsustur. Bu ileride açiklanacaktir.
    Allah Tealâ'nin rizasi için tutulacak nafile oruçlar da basli basina bir nevi teskil eder. Bunlar sünnet, müstahab, mendub diye isimlenirler. Asura günü ile beraber ondan bir gün önce veya bir gün sonra tutulan oruçlar ve Eyyam-i Bîz denilen her ayin on üçüncü, on dördüncü ve on besinci günleri tutulan oruçlar gibi. Bunlar müstahabdir.
    "Haram Aylar" denilen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarinin persembe, cuma ve cumartesi günlerinde ve Zilhiccenin basindan dokuz günde tutulacak oruçlar da müstahabdir.
    Ramazan bayraminin birinci gününde, Kurban bayraminin dört gününde tutulacak oruçlar tahrimen mekruhtur. Çünkü bu günler, Yüce Allah'in kullarina olan birer ziyafet günüdür. Bu ziyafetten kaçinmak uygun olmaz. Bununla beraber bu günlerde tutulan oruçlar yine oruçtur. Su kadar var ki, bozulursa kazasi gerekmez. Çünkü caiz görülmeyen sey benimsenmistir. Diger bir görüse göre, kazasi gerekir.
    Nevruz denilen ilkbahar gününde ve "Mehrican" denilen son bahar gününde kasden tutulan oruçlar tenzihen mekruhtur. Çünkü bu günlere hürmet edilmis gibi olur. Oysa ki bunlara hürmet haramdir. Eger âdet üzere tutulan bir oruç bu günlere rastlarsa, bunun keraheti olmaz.
    Yanliz cuma veya yalniz cumartesi günü ve özellikle Muharremin "Asura günü" denilen yalniz onuncu günü oruç tutmak da tenzihen mekruhtur.
    Geceleyin orucu bozmayip iki gün birbirine bitisik olarak oruç tutulmasi da mekruhtur. Buna "Savm-i Visal" denilir. Nafile oruçlarda iyi olan oruç tutma sekli, birgün oruç tutmak ve birgün de tutmamakdir. Bu sekilde tutulan oruca "Savm-i Davudî" denir.
    Hacilar için, güçsüzlük verecek oldugu takdirde, "terviye" ve "arefe" günlerinde oruç tutmak mekruhtur. Çünkü daha sonra yapacaklari hac islerini yerine getirmekten aciz kalabilirler.
    Sek günü denilen günde Ramazan ayina veya bir vacibe niyet edilerek tutulan oruç da mekruhtur.
    Sek günü, Saban ayinin otuzuncu günüdür. Isterse havada bir engel bulunmasin. Çünkü o gün, baska bir beldede hilâlin görünmüs olmasi mümkündür. Bu, hilâlin dogusunun degisik yerlerde olabilecegine itibar edilmemesine göredir. Hilâlin dogusunun degisik yerlerde olabilecegini kabul edenlere göre, bir günün sek günü sayilabilmesi için hava bulutlu olmalidir. Yahut gecenin otuzuncu gece olduguna dair bir alâmet bulunmamalidir. Misal: Hilalin görüldügüne dair olan sehadet reddedilmis olmalidir.
    Sek günü, ramazan ayina veya bir vacib oruca niyet edilerek oruç tutulsa, bakilir: Eger ramazan oldugu anlasilirsa, bu oruç ramazan orucundan sayilir. Ramazan olmadigi anlasilirsa, ramazan orucuna niyet edilmis oldugu takdirde nafile bir oruç olur. Iftar edilirse, kazasi gerekir. Fakat bir vacibe niyet edilmis oldugu takdirde, o vacib oruç sahih olur.
    Eger o günün Saban'dan mi, yoksa Ramazan'dan mi oldugu anlasilmazsa, bir vacib için niyet edilmis olan oruç, o vacib için sahih olmaz. Çünkü o günün Ramazan'dan olmasi ihtimali vardir.
    Sek gününde nafile oruca niyet edilse, sahih olan görüse göre, bunda bir sakinca yoktur. Ramazan oldugu anlasilirsa, Ramazan orucu tutulmus olur. Saban oldugu bilinirse, bu oruç bir nafile olur. Bu durumda iftar edilse kazasi gerekir; çünkü bunun tutulmasi benimsenmistir.
    Sek gününde: "Ramazan ise oruç tutmaya, degilse iftar etmeye" seklinde niyet etmis olan bir kimse, oruç tutmus olmaz. Çünkü oruca niyet edilince kesinlik gerekir. Böyle tereddütle oruca niyet olamaz.
    Sek günü, insanlara yaymamak suretiyle oruç tutmak, ilim sahibi kimseler için daha faziletlidir. Halk için tedbirli olmak daha faziletlidir. Onlar ihtiyatli davranarak zeval vaktine kadar, orucu bozan seylerden sakinirlar. Ramazan olmadigi anlasilinca iftar ederler. Böylece ramazandan olmayan bir günü ramazandan saymis olmazlar.
    Bu hususta bilgi sahibi sayilanlar, sek gününde oruca nasil niyet edilecegini bilenler ve ayni zamanda o günün kesinlikle ramazan oldugunu kabul etmeyenlerdir. Bu sekilde niyet edilmesini bilmeyenler de halk sinifidir. Bunlara "havas" karsiti olarak "avam" denilir.
    Saban ayinda tamamen oruç tutan veya son üç gününde oruçlu bulunan kimse için de, sek günü oruç tutmasi daha faziletlidir.
    Oruç tutup bununla beraber bir ibadet inanci ile hiç bir sey konusmamak suretiyle "Sükût Orucu" tutmak mekruhtur. Fakat düsünmek için veya faydasiz sözlerden kaçinmak için susmakta kerahet yoktur.
    Bir kadin için, kocasinin izni olmaksizin nafile oruç tutmak mekruhtur. Kocasi bu orucu bozdurabilir. Kadin da sonradan kocasi izin verince veya kadin yalniz kalinca, o bozmus oldugu orucu kaza eder.
    Bununla beraber bir erkek hasta olursa veya oruçlu bulunursa veya hac ve umre için ihramda ise, zevcesini nafile oruçtan men edemez. Çünkü bu durumlarda zevcesine yakinlik gösteremez.
    Bir ücret karsiliginda hizmet gören kimse, hizmet ve çalismasina noksanlik verecekse, isverenin rizasi olmadikça nafile oruç tutamaz. Fakat böyle bir zarara sebebiyet vermeyince, isverenin izin vermesine bakmaksizin nafile oruç tutabilir.
    Üzerinde Ramazan ayindan kazaya kalmis oruç bulunan kimsenin, nafile oruç tutmasi mekruh degildir.
    Oruç tutulmasi yasaklanan bayram günlerinde iftar edilmeksizin tam bir sene devamli oruç tutulmasi mekruhtur. Buna, "Savm-i Dehr" denir. Bayram günleri iftar edildigi takdirde, böyle bir oruçta sakinca yoktur. Ancak bu oruç, oruç sahibini takatsiz düsürmemeli ve onu bir âdet haline getirmemelidir. Ibadet, âdet disinda sadece Allah'in rizasi için yapilir.
    Sevval ayinda ayri ayri günlerde, haftada iki gün olmak üzere alti gün oruç müstahabdir. Bununla beraber arka arkaya alti gün oruç tutulmasinda da, tercih edilen görüse göre, bir sakinca yoktur. Bazi alimlere göre böyle arka arkaya tutulmasinda kerahet vardir.
    Sek gününde ihtiyaten oruç tutan kimse, unutarak bir sey yedikten sonra, o günün Ramazan oldugu anlasilmakla oruca niyet etse, bu yeterli olmaz, o günü kaza etmesi gerekir. Ancak, o gün aksama kadar bir sey yeyip içmemesi lâzim gelir. Diger bir görüse göre, bu halde niyet ederek tutacagi oruç, sahih olur. Çünkü niyetten önce olan unutma, niyetten sonraki unutma gibidir.
    Orucun Sartlari
    Orucun farz olusuna ve yerine getirilmesinin (edasinin) farz olusu ile sihhatina dair sartlar vardir. Söyle ki:
    1) Oruçla mükellef olmak için Islâm, akil ve bülug sarttir. Onun için bu vasiflari toplamayan bir kimseye oruç farz degildir. Ancak akil sahibi bulunan mümeyyiz bir Islâm çocugunun tuttugu oruç nafile olarak sahih olur.
    2) Orucun yerine getirilmesi (edasi)nin farz olmasi için sihhat ve ikamet sarttir. Onun için hasta olana ve yolculuk halinde bulunanlara, bu hallerinde oruç tutmak farz degildir. Bunlar oruçlarini tutamayinca, sonra o tutamadiklari oruçlari kaza ederler.
    Bir orucun edasi (yerine getirilmesi) nin sahih olmasi için niyet etmek, hayiz ve nifas hallerinden temizlenmis olmak sarttir. Bunun için niyet edilmeksizin tutulan bir oruç, müçtehidlerin tümüne göre din yönünden geçerli degildir. Hayiz ve nifas halinde oruç tutan bir kadinin da orucu sahih degildir. Bunlarin, ramazan orucunu sonradan kaza etmeleri gerekir. Bu konu ileride açiklanacaktir.
    Orucu Bozan ve Bozmayan Seyler
    Kasden yeyip içmek ve oruca aykiri olan isleri yapmak orucu bozar. Bu islerin bir kismi yalniz kazayi ve bir kismi da hem kaza, hem de keffareti gerektirir. Bunlar açiklanacaktir.
    Unutarak bir sey yemek ve içmek veya cinsel iliskide bulunmak orucu bozmaz. Bu hususta farz, vacib ve nafile oruçlar arasinda bir fark yoktur. Çünkü unutma ve yanilma ile yapilan isler bagislanmistir.
    (Malikîlere göre, bunlarin her biri ile farz olan oruç bozulur, kazasi gerekir. Çünkü orucun rüknü olan imsak kaybolmustur.)
    Yanilarak yemek yiyen bir oruçluya rastlaninca, bakilir: Eger oruç tutmaya güçlü görülüyorsa, ona oruçlu oldugunu hatirlatmamak, tercih edilen görüse göre, harama yakin mekruhtur. Fakat çok yasli ve zayif kimse olunca, diger ibadetleri saglam yapabilmesi için, ona hatirlatilmaz. Uykuya dalmis bir kimseyi, vakti geçmeden namaz kilmak için uyandirmak da bir görevdir: Uyuyan özürlü sayilir; fakat uyandirmayan özürlü sayilmayacagi için günah islemis olur.
    Uyku halinde bir sey yeyip içmek orucu bozar. Bu yanilma isi gibi sayilmaz.
    Oruçlu oldugu halde yemek yiyen kimseye: "Sen oruçlusun" denildigi halde, hiç aldiris etmeyerek yemesine devam etse, sahih olan görüse göre, orucu bozulur ve ona kaza gerekir.
    Hata yolu ile yeyip içmek de orucu bozar. Bunun için, oruçlu oldugunu bildigi halde bir kimse, kasid olmaksizin hata ile bir sey yeyip içse, abdest alirken bogazindan asagi su kaçsa veya agzina yagmur ve kar taneleri düsüp midesine dogru gitse orucu bozulur ve üzerine kaza gerekir. Fakat oruçlu oldugu hatirinda yoksa, bunlardan dolayi orucu bozulmaz.
    Agza su verip çalkaladiktan sonra agizda kalan yasligin tükrükle beraber yutulmasi orucu bozmaz.
    Yine insanin bas kismindan burnuna inen akintiyi kasden içeri çekip yutmasi da orucu bozmaz.
    Dislerin arasindan çikan kan bogaza gidecek olsa, bakilir; Eger az olur da içeriye geçmezse, orucu bozmaz. Çünkü âdet geregi bundan korunmak mümkün degildir. Çok olmakla beraber çogunlugu tükürük teskil ediyorsa, hüküm yine böyledir. Fakat çogunlugu kan olur ve tadi duyulur bir halde veya kanla tükürük esit bulunursa, yutulunca oruç bozulur. Çikarilan dis için de bu haller geçerlidir.
    Agizdan disari çeneye dogru iplik halinde sarkan ve agizdan kopup ayrilmayan agiz salyasini içeriye çekip yutmak da orucu bozmaz. Çünkü bu halde henüz agizdan çikmamis sayilir.
    Bunun gibi, herhangi bir sebeble agizdan çikip yine agiza girerek bogaza giden bir su ile de oruç bozulmaz.
    Kisinin konusmakdan veya baska bir sebebden dolayi tükrükle islanmis dudaklarini emmesi, orucunu bozmaz. Çünkü bunda bir zaruret vardir.
    Göz yasi veya yüz teri agiza girecek olsa, bakilir: Eger bir ve iki damla gibi az bir sey ise, orucu bozmaz. Çünkü bundan kaçinmak mümkün degildir. Fakat tuzlulugu bütün agiz içinde duyulacak derecede fazla olup da oruç hatirda iken yutulacak olsa, orucu bozar.
    Yenilmesi kasdedilmeyen ve kendisinden kaçinilmasi mümkün olmayan bir seyin içeriye gitmesi orucu bozmaz. Onun için, ilâç olarak agriyan dise konulan karanfilin tadi tükrükle bogaza kaçarsa, havada dagilan bir duman ve toz topraktan, ögütülen veya tokmakla dögülen seylerden kalkan toz, orucu bozmaz. Uçan bir sinegin bogaza kaçmasi da böyledir. Fakat dise ilâç olarak konulan bir nesnenin meselâ karanfilin yutulmasi orucu bozar.
    Yine, oruçlu bulundugunu hatirladigi halde, kokladigi bir "Buhurun Kokunun" dumani içine gitse veya bir sinegi tutup yutsa, orucu bozulur. Böyle bozulan bir orucu kaza etmek gerekir.
    Renk veren bir iplik parçasini defalarca agiza alip çikarmak orucu bozmaz. Fakat oruçlu oldugunu hatirlayan kimse, agzina aldigi herhangi bir renkteki ipligin tükrügünü yutacak olsa, orucu bozulur.
    Dislerin arasinda kalmis olan bir yemek kirintisi yutulsa, bakilir: Eger az bir sey ise, orucu bozmaz; fakat çok olursa bozar. Nohut tanesinden küçük olan sey azdir; nohut tanesi kadar olan sey de çoktur. Bu bir ölçüdür.
    Dislerin arasinda kalan susam veya bugday danesi gibi pek az bir seyi yutmak orucu bozmaz. Fakat böyle bir sey disardan alinip yutulsa, orucu bozar. Bu halde, tercih edilen görüse göre, keffaret de gerekir. Ancak böyle pek az bir sey agiza alinip çignense oruca zarar vermez. Çünkü bu agiz içinde dagilir bir zerre haline gelir. Ancak bunun tadi bogaza giderse oruç bozulur.
    Nohut büyüklügünden az olup disler arasinda kalan bir sey, agizdan çikarilip sonra yenirse orucu bozar. Ancak sahih olan görüse göre keffaret gerekmez. Çünkü böyle bir seyi yemek, olagan disi bir istir.
    Bir kusuntu, kendiliginden gelince bakilir: Eger agiz dolusu olmayip içeriye dönerse, ittifakla orucu bozmaz. Fakat içeriye döndürülürse, Imam Muhammed'e göre orucu bozar. Çünkü imsâk kaybolmustur. Imam Ebû Yusuf'a göre bozmaz; çünkü bu az oldugu için abdesti bozmadigi gibi, orucu da bozmaz.
    Fakat bu kusuntu agiz dolusu olup kendi basina içeriye dönecek olsa, Imam Ebû Yusuf'a göre orucu bozar. Çünkü bu, taharete engeldir. Imam Muhammed'e göre bozmaz; çünkü imsâk kasden terkedilmis degildir. Ancak böyle bir kusuntu kismen veya tamamen sahibi tarafindan geriye çevrilirse, ittifakla orucu bozar.
    Bir kusuntu, sahibi tarafindan kasden getirilince bakilir: Eger agiz dolusu ise ittifakla orucu bozar. Çünkü bu hal, hem taharete, hem de imsak'a engeldir. Bu halde, içeriye az çok bir sey dönüp gider. Bunun için orucun kazasi gerekir. Fakat agiz dolusundan az olup da kendi basina geri dönerse, Imam Muhammed'e göre, orucu bozar. Çünkü bu imsake engeldir. Imam Ebû Yusuf'a göre bozmaz; çünkü az oldugundan taharete engel degildir.
    Bu kusuntu, içeriye çevrildigi takdirde, hem Imam Muhammed, hem de Imam Ebû Yusuf'dan bir rivayete göre, orucu bozar. Imam Ebû Yusufdan diger bir rivayete göre ise, bozmaz.
    Yalniz yapismak, öpmek ve oynamakla oruç bozulmayacagi gibi, yalniz bakmak ve düsünmek sonucu olarak inzal olmakla da bozulmaz. Bunun için bir kimsenin zevcesini öpüp oksamasi ile onun orucu bozulmaz.
    Yine, zevcesinin veya baskasinin yüzüne veya herhangi bir uzvuna tekrar suretinde olsa dahi, bakmasi ile ve bakisindan veya bunlari düsünüsünden dolayi sehvetle akinti olmasi ile de orucu bozulmaz.
    Iki yoldan baska herhangi bir uzva yapilacak temas sonunda inzal olmazsa, oruç bozulmaz. Fakat inzal olunca oruç bozulur ve yalniz kaza gerekir. El ile meni getirmek veya hayvan ve ölüye temasla olan inzal da böyledir.
    Zevcesinin sicakligini duymayacak sekilde elbisesi üstünden tutmakla inzal olsa orucu bozulmaz, sicakligini duymussa bozulur.
    Yine, bir kadin kocasini, inzal oluncaya kadar tutsa, kocasinin orucu bozulmaz. Fakat bu tutmasi, kocasinin teklifi üzerine ise, bu durumda orucunun bozulup bozulmamasinda ihtilâf vardir.
    Bir erkek zevcesini veya bir kadin kocasini öpüp de erkekden meni, kadindan bir yaslik belirse, bunlarin orucu bozulmus olur, bundan dolayi da kaza gerekir. Kadin bu öpme sonunda bir yaslik degil de, bir lezzet duyacak olsa, Imam Ebû Yusuf'a göre orucu bozulur. Imam Muhammed'e göre bozulmaz. Oksamak, el tutusmak, boyuna sarilmak da, öpme gibidir.
    Oruçlu olan kimse, büyük abdest temizligi yaparken, içeriye su geçmemesi için nefes alip vermemelidir. Bu temizlik üzerinde asiri gidilir de, su hukne yerine kadar ulasirsa, orucu bozar. Hukne (lâvman için kullanilan) bir ilâçtir. Bunu kullanmaya "Ihtikan" denir. Hukne için kullanilan özel alete de "Mihkane Siringa" denir. Bu siringanin ucu, asagidan, (makaddan) nereye kadar yetisirse, oraya varacak kadar yapilacak bir istinca orucu bozar. Böyle bir istinca da pek az yapilabilir. Zaten bunun yapilmasi sagliga zararlidir.
    Ihtikan (siringa yapmak), buruna ilâç akitmak, kulaga yag damlatmak orucu bozar ve kazayi gerektirir. Fakat kulaga giren su, orucu bozmadigi gibi, kulaga dökülen su da, tercih edilen görüse göre orucu bozmaz. Bunun gibi, üzerinde kulak kiri bulunan bir karistiricinin kulaga birkaç defa sokulup çikarilmasi ile de oruç bozulmaz. (Imam Safiîye göre bozar.)
    Erkegin tenasül aletine damlatilan su veya yag, mesaneye kadar gitse bile, Imam Azam ile Imam Muhammed'e göre orucu bozmaz. Fakat mesaneye kadar gitmeyip de tenasül organi içinde kalirsa, ittifakla bozmaz.
    Su veya yag ile islanmis bir parmagin ön veya arka tarafa sokulmasi, oruç hatirlanmasi halinde olursa orucu bozar. Unutma halinde ise, bozmaz. Kuru bir parmagin sokulmasi, her iki halde de orucu bozmaz.
    Insanin derisinden içeriye sizan seyler orucu bozmaz. Bunun için vücuda sürülen bir yag veya yikanilip içeriye soguklugu geçen bir su, orucu bozmaz.
    Yine, göze dökülen bir ilâç orucu bozmaz, bogazda duyulsa bile... Göze sürülen bir sürme de böyledir, izi ve rengi tükürükte görülse de... Çünkü bunlarin böyle içeriye geçmesi derideki emislerledir.
    Oruçlunun kendi isi olarak agzindan baska, vücudunun herhangi bir kismindan içine tamamen sokulup kaybolan veya baskasi tarafindan sokulup vücuda yarar saglayan herhangi bir sey orucu bozar. Bu hususta içeriye giden seye bakilir, gittigi yola bakilmaz. Bundan dolayi bir kimsenin baskasi tarafindan herhangi bir uzvuna saplanip vücutta kaybolan odun ve demir benzeri bir sey orucu bozar. Fakat böyle bir seyin bir ucu disarda kalmis olursa, orucu bozmaz. Bir parçasi içeriye sokulmus olan bir süngü veya bir odun parçasi gibi...
    Yine, iç bosluga veya dimaga kadar uzayan derin bir yaraya konulan yas bir ilâç, içeriye veya damaga kadar geçince orucu bozar, kazayi gerektirir.
    Bu mesele, Imam Serahsî'nin "Mebsut" adli kitabindaki açiklamasina bakilirsa, Imam Azam'a göredir. Bu esas üzerine denilir ki, Ramazanda gündüz vakti vücuda yapilan igne de orucu bozar ve kazayi gerektirir. Çünkü bu, hem oruçlunun rizasi ile yapilmakta, hem de vücudun yararina yapilmis bulunmaktadir. Igne araciligi ile vücudda bir yol açiliyor ve böylece ilâç tam vücudun içine akitilmis oluyor. Artik bu sekilde ilâcin içeriye girmesi, suyun deriden emilerek içeriye geçmesi gibi degildir. Bundan dolayi açik bir ihtiyaç veya zaruret bulunmayinca, igneler iftardan sonra yapilmalidir. Ihtiyata uygun olan budur.
    Hatta bir görüse göre, baskasi tarafindan sokulup vücudun içinde kaybolan demir parçasi gibi bir sey, vücudun yararina olmadigi halde, yine orucu bozar.
    Iki imama gelince, bunlara göre bir sey, tabiî yoldan içeriye gitmedikçe oruç bozulmaz. Çünkü oruç; "Yaratilista bir yol ve kanal olan bir uzuvdan (organdan) bir seyi içeriye sokmaktan kendini tutmaktir." Biz böyle bir imsak ile emrolunmusuz. Bu hususta geçici olan yol ve kanallara itibar edilmez.
    Bunun için disardan bir yaraya konulan ilâç, bosluga kadar gitse de, orucu bozmaz. Vücudun derisini yirtarak içeriye gidip kaybolan bir demir, bir kursun parçasi hakkinda da hüküm böyledir. Buna göre igne ile de orucun bozulmamasi gerekir. Evvelce, fetvahane tarafindan da bu yolda fetva verilmisti. Fakat daima ihtiyat yolunun gözetilmesi iyidir.
    Bastaki veya karindaki bir yaraya konulup yaranin islakligi ile damaga veya bosluga gitmeyen bir ilâçtan ittifakla oruç bozulmaz. Fakat böyle bir yaraya konulup damaga veya ileriye gidip gitmediginden sübhe edilen sivi bir ilâç, Imam Azam'a göre orucu bozar. Çünkü böyle bir ilâç âdet bakimindan içeriye geçer. Iki imama göre, bununla oruç bozulmus olmaz. Çünkü böyle sübhe ile oruç bozulamayicagi gibi, tabiî olmayan bir yoldan içeri giren bir ilâç ile de oruç bozulmaz

    OrucunVakti
    Orucun vakti ikinci fecirden baslayarak günesin batisina kadar devam eden müddettir. Bununla beraber, ikinci fecrin ilk dogusu anina mi, yoksa aydinliginin ufukta uzanip dagilmaya basladagi zamana mi itibar olunacaktir meselesinde ihtilâf vardir. Bazi alimlere göre, ikinci fecrin ilk dogus ani esastir. Ihtiyata en yakin olan görüs de budur. Diger bazi alimlere göre, aydinligin biraz uzayip dagilmaya basladigi zamana itibar edilmelidir. Oruç tutacaklar hakkinda daha elverisli olan da budur.
    Bunun için birinci görüse göre ikinci (gerçek) fecrin ilk dogusundan itibaren, ikinci görüse göre de bu fecrin dogusundan sonra aydinliginin dagilmaya baslamasi anindan itibaren oruca baslamak gerekir.
    Fecrin dogusunda süpheye düsen kimse için faziletli olan, yeyip içmeyi birakmaktir. Bununla beraber yeyip içse, orucu yine tamamdir. Ancak fecirden sonra yeyip içtigi anlasilirsa, o zaman kaza etmesi gerekir. Fecirden sonra sahur yapildiginda zan kuvvetli olsa ve baska bir delil de bulunmasa, saglam olan rivayete göre, buna itibar olunmaz. Fakat bu halde tutulan orucun kaza edilmesi ihtiyata uygundur.
    Oruçlu kimse, günesin batisindan sübhe etse, iftar etmesi helal olmaz. Iftar edip de gerçek durum anlasilmazsa, üzerine kaza gerekir. Keffaretin geregi hakkinda ise iki rivayet vardir. Fakat batistan önce iftar etmis oldugu anlasilirsa, üzerine kazadan baska keffaret de lâzim gelir.
    Günesin batmis oldugu hakkinda kuvvetli bir zanna sahib oldugu halde iftar eden kimse hakkinda hüküm böyledir. Günes'in batisindan önce iftar etmis oldugu anlasilsin veya anlasilmasin hüküm degismez.
    Arastirma yaparak hem sahur, hem iftar yapmak caizdir. Söyle ki: Oruç tutacak kimse, baska bir vasita bulamayinca, galip zannina göre sahur yemegi yer ve fecrin dogduguna kanaat getirince oruca baslar. Günesin batisini da arastirarak yine galip zannina göre orucunu açabilir. Bununla beraber fecrin dogusunu iyice kestiremeyen için, bir an önce oruca baslamak ve günesin battigini kestiremeyen için de, hemen orucu bozmamak ihtiyat geregidir.
    Davul, top sesi veya kandil yakilmasi ile oruca baslamak veya iftar edebilmek için de, bunlarin güvenilebilecek sekilde muntazam olmasina ve her taraftan görülüp isitilir bir halde bulunmasina dikkat etmek gerekir. Saatlerin muntazam bir sekilde islemekte oldugu da tecrübe ile bilinmekte olmalidir.

    Zekât lûgat deyiminde temizlik, bereket, çogalma, güzel övgü manalarini tasir. Din deyiminde ise; "Bir malin belli bir miktarini, belli bir zaman sonra hak sahibi olan bir kisim müslümanlara Yüce Allah'in rizasi için tamamen temlik etmek (mülkiyetine geçirmek)tir."
    Zekât, kullarin kulluk görevindeki sadakatlerine delâlet eder. Bu yöndendir ki, zekâta "sadaka"da denmistir. Bununla beraber "sadaka" sözü, zekâttan daha kapsamli mana tasir. Vacibleri de, nafileleri de içine alir.
    Zekât vermeye, "Tezkiye", zekât verene de "Müzekkî" denilir. Sahidler hakkinda yapilan övgüye de "Tezkiye" dendigi bilinmektedir.
    Zekât vermek farzdir. Peygamberimizin hicretlerinin ikinci yilinda, oruçtan önce farz kilinmistir. Islâm'in sartlarindan birini teskil etmektedir. Belli miktarda bulunan nakid paralarin ve ticaret mallarinin üzerinden bir yil geçince, zekâtlarini geciktirmeden hemen vermek gerekir. Çünkü bu zekât mallarina yoksullarin hakki geçmis oluyor. Artik bu hakki özürsüz olarak geciktirmek caiz olmaz.
    Diger bir görüse göre, zekâtin verilmesi geciktirmeli olarak farzdir. Sene sonunda hemen verilmesi gerekmez. Zekât borcu olan kimse, bunu hayatta bulundugu sürece ödeyebilir. Ödeyemeden ölürse, o zaman günahkâr olur. Fakat dogru olan birinci görüstür.
    Zekâtin asikâre verilmesi daha faziletlidir. Çünkü bu sekilde verilmesi, baskalarina bir örnek olur ve tesvîk yerine geçer. Kendisi hakkinda, zekât vermiyor diye, kötü bir zanni da kaldirmis olur. Zekât bir farz oldugu için, bunun yerine getirilmesinde gösteris olmaz. Nafile olarak verilen sadakalarda ise, durum böyle degildir. Bunlarin gizli verilmesi ve gösteris yapilmasina engel olunmasi daha faziletlidir.

    Mallar, "Emval-ı batine - Emval-i zahire (kapalı ve açık mallar)" adı ile iki kısımdır. Nakid paralarla evlerde ve mağazalarda bulunan ticaret malları "emval-ı batine (kapalı mallar)"dır. Saime denilen (yılın çoğunu kırlarda otlayarak beslenen) hayvanlar ile bir kısım arazi gelirleri ve madenler, yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret malları "emval-ı zahire (açık mallar)"dendir. Bunların hepsi de belli bir ölçüde zekâta bağlıdır.
    Batınî malların zekâtını vermek, sahiblerinin din anlayışına bırakılmıştır. Bu zenginler, bu tür mallarının zekâtını diledikleri fakirlere ve muhtaçlara verebilirler.
    Zahirî (açıkta olan) malların zekâtlarını (vergilerini) belli ölçüler içinde devlet, özel memurlar aracılığı ile toplayarak belli yerlere harcar. Bu memurlara "Amil, Saî, Aşir" gibi adlar verilmiştir.
    Önceleri, tüccarları yol kesicilerden ve saldırılardan korumak karşılığında bir kısım zekâtlarını almak için uygun görülen yerlerde "Aşir" adı altında bir takım memurlar görevlendirilmiş bulunuyordu. Bu memurlar, nisab miktarına ulaşan ve üzerlerinden bir yıl geçmiş bulunan ticaret mallarından ve paralardan kırkta birini müslümanlardan toplarlardı. Ancak bu malların sahibleri, daha yola çıkmadan önce o malların zekâtlarını bulundukları yerde ödediklerini veya bu mallar karşılığında borçlu bulunduklarını veya mallarının ticaret malı olmadığını veya zekâtlarının başka bir "Aşir" tarafından alınmış olduğunu söylerler ve bu ifadelerinin de aksi meydana çıkmazsa onlardan zekât alınmazdı.
    Bu memurlar, tüccarların yanında bulunur ve çabuk bozulacak sebze, yaş hurma, yaş üzüm gibi şeylerden zekât almazlardı; isterse kıymetleri nisab miktarından fazla olsun...
    İslâm ülkelerinde tacirler, ticaret malları için İslâm gümrüklerinde verdikleri vergileri bu malların zekâtına sayabilirler.
    Bir kimse, hem kendi ihtiyacını ve hem de geçimleri kendi üzerine olan kimselerin ihtiyaçlarını karşılayan ve temel ihtiyaçlar adını alan şeylerden zekât vermez. Oturulan evler, evlerin lüzumlu eşyaları, giyinip kuşanmaya ait elbiseler, silâhlar, binek hayvanları, hizmet için kullanılan köle ve cariyeler bir aylık veya bir yıllık yiyecek ve içecek şeyler, ilim sahiblerinin birer cildden veya takımdan ibaret kitabları, sanatçıların birer takım aletleri temel ihtiyaçlardan sayılır. İşte bunlar nisab ölçüsüne girmezler.
    Ticaret için olmayan fazla miktardaki ev eşyasından kitablardan, sanat aletlerinden ve yine ihtiyaçtan fazla olan elbiselerden yenilenecek ve içilecek şeylerden, altın ve gümüşten başka süs eşyalarından, yakut, zümrüt, inci ve elmas gibi ziynet eşyalarından da zekât vermek gerekmez. Çünkü bunlar (hakikaten veya hükmen) artıcı değillerdir. Ancak bunlar temel ihtiyaçlar dışında olup kıymetleri en az nisab miktarına ulaşınca, sahibleri zengin sayılır. Her ne kadar zekât vermekle yükümlü olmazlarsa da, kendileri zekât ve sadaka alamazlar ve bunlar üzerine fıtır sadakası ile kurban kesmek vacib olur:
    Bir kimsenin kendi malı olduğu halde elinden çıkıp da faydalanamadığı ve eline bir daha geçmesi de düşünülemediği mallardan zekât verilmez. Bu mallara "Mal-ı zimar" denir. Bu durumdaki mallar "nami = çoğalıcı" sayılamayacaklarından zekâta bağlı olmazlar. İsbatı mümkün olmayıp inkâr edilen alacak paralar, zorla alınan, çalınan, el konulan ve geri alınması umulmayan mallar, denize düşüp çıkarılması mümkün görülmeyen mallar, kırda gömülüp yerleri unutulmuş geçer paralar ve kaybolmuş diğer mallar bu kısımdandır. Bunlar elden çıktığı için ve bunlardan yararlanılamadığı için, ele geçmedikleri müddetçe zekâta bağlı olmazlar. Fakat bunlar tekrar ele geçince bakılır: Nisab miktarına ulaşır da zekâta bağlı mallardan olursa, ele geçtikleri tarihten itibaren bir yıl son bulunca, zekâtlarını vermek gerekir.
    Örnek: Yıllarca inkâr edilip bir delil ile isbatı mümkün almayan yüz bin liradan ibaret bir alacaktan dolayı bu geçmiş yıllar için zekât gerekmez. Fakat daha sonra borçlunun ikrarı veya şahid ve sened gibi bir delille alacak isbat edilip tahsil edilse, bu alacağın isbatı anından itibaren zekâta bağlı olur. Aradan bir yıl geçince de zekâtını ödemek gerekir. Ancak para sahibinin zekâta tabi başka malı da bulunursa, o zaman bunların zekâtı ile beraber, o ele geçirilen malların da zekâtını vermek gerekir, bunlar üzerinden bir sene geçmesi beklenilmez.
    (İmam Züfer ile İmam Şafiî'ye göre, bu tür malların geçmiş yılları için de zekât gerekir. Çünkü mülkiyet vardır.)
    İnsanlara borçlanıp da, onlar tarafından ödenmesi istenen bir borcun karşılığında aynı miktarda borçlunun elinde geçer para veya ticaret malı veya saime hayvan bulunursa, bu zekâta tabî olmaz. Ödünç alınmış paralar, yok olmuş eşya bedeli, zevcelere ödenecek mehir paraları, geçmiş yıllara ait zekât borçları, hep bu borç kısmındandır. Bunun için bir kimsenin temel ihtiyaçlarından başka elinde nisab miktarı geçer parası veya ticaret eşyası bulunduğu halde, bu miktara denk borcu bulunsa, kendisine zekât farz olmaz.
    Bir kimsenin nisabdan fazla malı olduğu halde, bir miktar da borcu bulunsa bakılır: Eğer bu mevcut malından borcu çıktıktan sonra nisabdan noksan olmamak üzere bir malı kalırsa, yalnız bu malın zekâtı gerekir. Fakat nisab miktarından (iki yüz dirhem gümüş kıymetinden) az bir şey kalırsa, bundan zekât gerekmez.
    Bir kimsenin yüz bin lira fazla parası olduğu halde, geçmiş yıllardan üzerinde kalmış zekâttan yüz bin lira borcu bulunsa, kendisine bu yüz bin lira için zekât gerekmez; çünkü bunun karşılığı kadar borç vardır. Fakat zekâttan kırk bin lira borcu olursa, geri kalan altmış bin liranın zekâtını vermek gerekir.
    Zekât, Allah'ın hakkı olmakla beraber, verilmediği takdirde, en büyük idareci tarafından istenilip verilmesi gereken yerlere harcanabilir. Bu bakımdan da zekât, insanlar tarafından istenecek borçlardan sayılır. Adaktan, keffaretten, fıtır sadakasından ve hac farzından dolayı olan borçlar ise böyle değildir. Bunların ödenmesi insanlar tarafından istenemez. Bunun için, bu gibi borçların bulunması, eldeki mevcut malların zekâta bağlı olmasına engel olamaz.
    (İmam Şafiî'ye göre, nisab miktarı artıcı (nâmi) bir mala sahib olan, bunun karşlığında borcu olsa da, yine zekâtla yükümlü olur. Çünkü zekâtın vacib olması, nisab miktarı olan artıcı (nâmi) mal sebebiyledir. Bu borçlu ise, buna sahiptir. Hür bir insanın borcu, onun kişiliği üzerine yüklenir. Hemen onun elindeki mala yüklenmez. Bunun içindir ki, bu malını istediği gibi kullanma hakkına sahiptir. Borç ile zekât ayrı ayrı haklardır. Birinin bulunması, diğerinin gerekli olmasına engel değildir.)
    Bizce, borçlu fakirdir. Nisab miktarı fazla malı yoksa, kendisine zekât verilmesi bile caizdir. Zekât vermek ise, zengin olana farzdır.
    İnsanlar tarafından istenen bir borcun zekâta engel olması, bu borcun geçer paradan olması veya başka eşyadan bulunması itibariyle eşittir. Aynı zamanda borç müddetinin girmiş olup olmaması da eşittir, hükmü değiştirmez. Ancak bu borç, zekât vacib olmadan önce, insanın üzerine geçmiş bulunmalıdır. Yoksa bir malın zekâtını vermek vacib olduktan sonra, gelecek olan bir borç, geçmiş zekât borcunu düşürmez.
    İmam Ebû Yusuf'a göre, insan üzerine yüklenen bir borç, zekâtın vücubuna (gerekli olmasına) engel olmazsa da, İmam Muhammed'e göre engel olur.
    Bir borca kefil olan kimsenin, kefil olduğu borca denk malından zekât vermesi gerekmez. Bu kefalet, borçlunun emriyle olsun veya olmasın eşittir. Çünkü kefil de borçlu demektir.
    Bir borç herhangi bir şekilde düşünce, ona denk olan malın zekâtı için sene başı bu düşüş tarihinden başlar. Örnek: Bir kimsenin temel ihtiyaçlarından başka nisab miktarı nâmi (artıcı) bir malı bulunduğu gibi, o kadar da borcu bulunsa, kendisine zekât gerekmez. Fakat bu borç kendisine, bağışlansa, bu bağışlama tarihinden itibaren bir sene geçince, bu nisab miktarının zekâtını vermek gerekir.
    Bu mesele, İmam Azam'a göredir. İmam Muhammed'e göre, bu halde o malın üzerinden bir sene geçmiş olunca zekâtı gerekir. Borç düştükten sonra bir yıl geçmesine lüzum yoktur.
    Geçer para (nakit), ticaret eşyası, saime denilen hayvanlardan ayrı ayrı nisablara sahib olan bir kimsenin bir miktar borcu olsa, bu borcuna temel ihtiyaçlarından (ev gibi) biri karşılık tutulamaz. Zekâta bağlı olan mallarından dilediğini karşılık tutar ve diğerlerinin zekâtını verir. Ancak bu mallardan bazısının zekâtı devlet tarafından tahsil edilmiş olursa, o zaman önce borcuna karşı geçer paraları karşılık tutulur. Geçer paralar yetişmezse, ticaret eşyası karşı tutulur. Bu da yetmezse, zekâtı az olan hayvanları karşılık tutmak gerekir. Nisab miktarı veya daha fazla bir şey kalırsa onun zekâtı verilir.
    Ticaret için değil de, yalnız kiralarını almak üzere insanın mülkiyetinde bulunan evlerden, dükkanlardan, gelir getiren tesislerden, kaplardan, aletlerden, makinelerden ve nakil vasıtalarından zekât gerekmez. Ancak bunların kira ve gelirlerinden toplanan paralar nisab miktarı olur da karşılığında borç bulunmazsa, toplanan para üzerinden tam bir yıl geçince veya zekâtı verilecek diğer para ve eşyalara ilâve edilmekle zekâta tâbi olurlar.
    Ticaret için olmayan atlar, iki İmama göre (İmam Muhammed ve İmam Ebû Yusuf), saime olsun veya olmasın, dişilerle erkekleri karışık olsun olmasın zekâta tâbi değildirler. Fetva da buna göredir. İmam Azam ile İmam Züfer'e göre, bu atlar saime olur da; dişileri ile erkekleri karışık bulunursa, bunlar zekâta tâbidir. Bunlarda nisab aranmaz. Bunların sahibi, kıymetlerinin kırkta birini zekât olarak verir. Bir görüşe göre de, her at başına bir dinar (altın) veya on dirhem gümüş verir. Önceleri bir dinar altın, on dirhem gümüşe denk bulunuyordu. Bu zekâtı devlet tahsil etmez. Yükümlü olan kimse, bu zekâtı dilediği fakire verebilir.
    Ticaret için olmayan sırf erkek atlar, saime olsun olmasın, İmam Azam'a göre de zekâta tâbi değillerdir. Fakat saime bulunan sade kısraklar için İmam Azam'a göre zekât gerekir. Çünkü bunlara kaçak erkek atların karışması ihtimali vardır. Bununla beraber İmam Azam'dan başka bir görüş de rivayet edilmiştir.
    Merkeb, katır, av için öğretilmiş köpek ve pars, ticaret için olmayınca, zekâta tâbi olmazlar, isterse saime olsunlar... Çünkü bunların saime olmaları pek azdır. Çok az olan şeye ise değer verilmez.
    Yük hayvanları ile çifte koşulan hayvanlar, kesilip etleri yenmek veya damızlık için ahırlarda ve kırlarda beslenen hayvanlar ve ayrıca en az altı ay ahırlarda yemle beslenen "alûfa" adındaki hayvanlar zekâta tabi değildir.
    İmam Malik'e göre, bunlar da zekâta bağlıdırlar. Çünkü zekât, mülk ve maliyet itibariyledir. Zekât buna şükür olarak verilir. İşte bu hayvanlarda da mülk ve maliyet vardır.)
    Haram mal için zekât verilemez. Böyle haram bir mala sahib olan kimse, o malı asıl sahibine geri vermesi gerekir. Yoksa fakirlere sadaka olarak verilmesi gerekmez. Fakat haram bir mal, helal bir mala karışmış olur da, aralarını ayırmak mümkün değilse, hepsinin zekâtını vermek gerekir.
    Zekât zimmete değil, malın aynına bağlı kalır. Onun için bir mal, zekâtı verilmek icab ettikten sonra helâk olsa, zekâtı düşer. Fakat o mal başkasına bağışlanmak veya onunla bir ev alınmak suretiyle harcansa, zekâtı düşmez, onun zekâtını ödemek gerekir.
    Zekât için ayrılmış olan bir mal, ziyana uğrasa zekât düşmez. Fakat zekât için ayrılan bir mal fakirlere verilmeden para sahibi ölse, bu para varislerine miras kalır.
    Zekâttan borcu olan kimse ölünce, bu borcu vasiyet etmemiş olursa; onun terekesinden bu para alınamaz. Onun malı varislerine geçmiş olur. Varislerden ehil olanlar, isterlerse, ölünün bu borcunu kendi hisselerinden bağış yoluyla verebilirler.
    Çok kimselerin zekâtlarını vermeye vekil olan kimse, bunlardan aldığı zekât mallarını birbirine karıştırmaksızın fakirlere vermesi gerekir. Onları birbirine karıştırdıktan sonra verirse, kendi adına sadaka vermiş olur ve o zekât mallarını ayrıca ödemesi gerekir
    Zekâtı Ödeme Yolları

    Zekâta bağlı olan altın, gümüş, ekin, hayvanat ve ticaret mallarının zekâtlarını bizzat kendilerinden (ayinlerinden) vermek caiz olduğu gibi, bunların kıymetlerini vermek de caizdir. Burada mal sahibleri serbestir. Keffaretlerde, nezirlerde ve fitrelerde de hüküm böyledir. Çünkü İslâm şeriatında mal sahiblerine kolaylık gösterilmesi gerekli olmuştur. Bu ibadetin vacib olmasındaki hikmet, fakirleri ihtiyaçtan kurtarmaktır. Bu hikmet, ise bu malların kıymetlerini vermekle de gerçekleşir.
    Bundan dolayı bir kimse, altının zekâtı için gümüş, zahire veya kumaş verebilir. Saime olan hayvanlar için veya ticaret malları için de, nakden para verilebilir. Ancak burada fakirler için daha faydalı olan yönü seçmek iyidir.
    (İmam Şafiî'ye göre, üzerlerine zekât gereken şeylerin aynen kendilerinden verilmesi lâzım gelir. Kıymetleri verilmez.)
    Zekâtı gerektiren bir eşya veya alacak karşılığında diğer bir eşyayı zekât vermek caiz olduğu gibi, bir borcu da ele geçirilemeyecek bir borç karşılığında fakire bağışlamak caizdir. Fakat bir borcu, bir malın veya ele geçirilecek bir borcun karşılığında zekât olarak bağışlamak caiz değildir. Çünkü borç, maliyet bakımından maldan (ayinden) noksandır. Artık tam olan bir şey karşılığında noksan olan bir şey verilemez. Ele geçirilecek bir borç da, ayin (mal) yerindedir.
    Bunun için bir kimse, elindeki üç lirasını veya üç lira kıymetindeki bir ticaret malını, yüz yirmi liradan ibaret olan bir nakid mevcudu için veya birisinde alacağı olan bu miktar para için zekât olarak verebilir.
    Yine, bir fakirdeki alacağını o fakire tamamen bağışlasa, zekâta niyet etmiş olsun olmasın, bu alacağın zekâtını vermiş olur. Fakat bu alacağının bir kısmını bu fakire bağışlasa, yalnız bu bağışlanan kısmın zekâtı verilmiş olur. Tahsil edeceği diğer paranın zekâtı verilmiş olmaz.
    Yine, bir kimse bir fakirdeki alacağını, kendi elindeki bir malın zekâtı için o fakire bağışlasa, bununla o malın zekâtını vermiş olmaz.
    Yine, bir kimse bir fakirin üzerindeki alacağını diğer bir şahsın üzerindeki alacağının zekâtı için o fakire bağışlasa, bununla o şahıstaki alacağının zekâtını vermiş olamaz.
    Bir kimse, fakir olan borçlusunu borcundan kurtarmak ve kendisi de elindeki malların zekâtını kısmen olsun ödemek isterse, borçlusuna borcu kadar nakid bir parayı zekât niyeti ile verir. Borçlu da eline geçirdiği bu para ile borcunu alacaklısına öder.
    Zengin bir kimsenin üzerindeki bir borç, üzerinden bir sene geçtikten sonra o zengine bağışlansa, sahih olan görüşe göre, bu borcun zekâtı düşmez.
    Bir kimse, bir adamdaki alacağını, elindeki bir malın zekâtına saymak üzere, bir fakirin o parayı gidip almasına müsaade etse, bununla o zekât fakirin eline geçmesiyle ödenmiş olur.
    Toplanmış olan nisabları ayırmak caiz olmadığı gibi, ayrılmış nisabları toplamak da caiz değildir. Şöyle ki:
    Bir kimsenin seksen koyunu bulunsa, yalnız bir koyun zekât vermesi gerekir. Yoksa koyunlar iki nisab miktarına ulaştığı için iki koyun zekât vermek gerekmez. Fakat iki kişinin eşitlik üzere ortak seksen koyunu bulunsa, bunların iki koyun zekât vermesi gerekir. Çünkü her ortağın nisab miktarı koyunu vardır. Bunlar toplanamaz. Bu koyunlar, yalnız bir kişinin malı imiş gibi sayılamaz.
    İki kişi arasında ortak olan kırk koyun veya yirmi miskal altın ise, zekâta bağlı başka mallar bulunmayınca, zekât gerekmez. Çünkü ortaklardan hiç biri nisab miktarına tek başına sahib değildir.
    İki ortaktan birinin hissesi nisab miktarına ulaştığı halde diğerininki ulaşmıyorsa, bu kimse zekât vermez. Nisaba malik olan verir. Birisinin koyunları kırk, diğerinin koyunları yirmi tane bulunsa, birincisi bir koyun zekât verir, ikincisi hiç vermez.
    Aynı şekilde, zekât vermekle yükümlü olan bir kimse ile yükümlü olmayan arasında ortak olan mallar hakkında da hüküm böyledir. Yükümlü olan zekâtını verir, yükümlü olmayan ortak ise, hissesi miktarına göre zekâtını verir, diğerine hissesinden zekât gerekmez.
    Nisab miktarında olan bir malın zekâtı, daha sene dolmadan erkene alınarak verilebilir. Çünkü vücuba sebeb olan nisab bulunmuştur. Sonradan ödenecek olan bir borcu öne alıp acele ödemek esasen sahihtir. Bu fakirler için yararlı olan bir iştir. Fakat nisab miktarında olmayan bir mal için, böyle zekâtın yıl dolmadan önce verilmesi caiz değildir. Bu mal sonradan nisab miktarına ulaşmış olursa, o andan itibaren bir sene sonunda ayrıca zekâtını vermek gerekir. Önceden verilmiş olan zekât, bir sadaka yerine geçer.
    (İmam Malik'e göre, zekât acele edilerek vaktinden önce verilemez. İbadetler de aynı şekilde, vakitlerinden önce yerine getirilemez.
    İmam Şafiî'ye göre, yalnız bir senelik zekât önceden verilebilir. Daha fazla yıllar için önceden verilemez
    Nisab miktarındaki bir malın birkaç senelik zekâtı birden verilebilir. Yıl sonunda bu miktar mevcut bulundukça zekâtları verilmiş olur. Bu miktar azalırsa, verilen fazla kısım sadaka yerine geçer.
    Bir kimsenin meselâ, yüz lirası olduğu halde, önceden acele olarak iki yüz liralık zekât verip de aynı yılda sahib olacağı diğer yüz liranın zekâtına ve sahib olmadığı takdirde bu mevcut yüz liranın ertesi sene için olan zekâtına sayılmasına niyet etse, bu niyeti caiz olur.
    Bir kimsenin meselâ, bin lirası olduğu halde, iki bin lira sanarak ona göre zekât verecek olsa, bu fazla verdiği zekâtı ertesi senenin zekâtına sayabilir.
    Bir kimse, her ikisi de, ayrı ayrı nisab miktarında olan altın ve gümüşten ibaret mallarından yalnız birinin adınâ zekâtını acele ederek önceden vermiş bulunsa, bu zekât her ikisine sayılarak verilmiş olur. Çünkü bunlar, cinsleri bir sayılıp birbirine ilâve edildiğinden böyle bir ayırım boşunadır. Onun için bunlardan biri, yıl içinde helâk olsa, bu zekât tamamen diğeri için sayılmış olur. Fakat hayvanlar hakkında böyle değildir. Bu cins hayvanların zekâtını böyle acele olarak önceden vermek, diğerlerinin zekâtına sayılamaz
    Bir kimse, malının zekâtından bir fakirin borcunu, fakirin izni ile ödeyecek olsa, zekâtını vermiş olur. Fakat fakirin izni olmadan ödeyecek olsa, borç düşer; fakat zekât verilmiş olmaz.
    Bir kimse, usul ve füruundan olmayan ve yalnız akrabalık yönünden nafakası üzerine düşen bir yetime, zekât niyeti ile elbise yaptırsa veya bir yiyecek verse, zekâtı yerine geçer. Fakat böyle bir yetimi kendi sofrasına alıp beraberce yedikleri yemeği zekâtına saymak isterse, bu İmam Ebû Yusuf'a göre caiz olursa da, İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre caiz olmaz. Çünkü bu halde temlik bulunmaz.
    Zekâtın, zekâta ehil olan kimseye temlik edilmesi (mülkiyetine geçirilmesi) şarttır. Onun için fakirlere ikram olarak yedirilen yemek zekât sayılmaz.
    Yine, bir hayır işine harcanan para zekâta sayılamaz. Zekât parası ile hac yaptırılamaz, köle azad edilemez. Mescid, medrese, çeşme, yol, köprü yaptırılamaz. Yine zekât parası ile ölülere kefen alınamaz veya borçları ödenemez. Fakat bir fakir, aldığı zekât parasını kendi rızası ile bu gibi hayır yollarına harcasa, bundan hem o fakir, hem de ona zekâtı vermiş olan şahıs sevab kazanmış olur.
    Yine, bir fakiri bir evde oturtmakla zekâta saymak caiz olmaz. Çünkü bu bir temlik sayılmaz
    [​IMG]</SPAN>
    Zekât verilecek kimseler, müslüman fakirler, miskinler, borçlular, yolcular, mükâtebler (sözleşmeli köleler), mücahidler ve amiller (zekât toplayıcıları) olmak üzere yedi kısımdır. Şöyle ki:
    1) Fakir: İhtiyacından fazla olarak nisab miktarı bir mala sahib olmayan kimsedir. Bu kimsenin temel ihtiyaçlardan olan evi, ev eşyası ve borcuna denk parası bulunsa da, yine fakir sayılır.
    2) Miskin: Hiç bir şeye sahib olmayıp yemesi ve giymesi için dilenmeye muhtaç olan yoksul kimsedir.
    3) Borçlu: Bundan maksad, borcundan fazla nisab miktarı mala sahib olmayan veya kendisinin de başkasında malı varsa da, alması mümkün olmayan kimsedir. Böyle borçlu olan kimseye zekât vermek, borcu olmayan fakire vermekten daha faziletlidir.
    4) Yolcu: Bundan maksad, malı memleketinde kalıp elinde bir şey bulunmayan garib kimsedir. Böyle bir adam yalnız ihtiyacı kadar zekât alabilir. İhtiyaçtan fazla alması helal olmaz. Bununla beraber bu gibi kimselerin mümkün olunca borç almaları, zekât almalarından daha iyidir.
    Kendi memleketinde bulunduğu halde malını kaybeden ve böylece muhtaç durumda kalan kimse de yolcu hükmündedir. Bunlar, sonradan mallarını ele geçirmekle, almış oldukları zekât paralarından arta kalanı sadaka olarak fakirlere vermeleri gerekmez.
    5) Mükâteb: Bir bedel karşılığında azad edilmek üzere efendisi ile bir anlaşma yapmış olan köle veya cariye demektir. Böyle borç altına girmiş olan bir köleyi bir an önce hürriyetine kavuşturmak için ona zekât verilebilir. Fakat bir kimse, kendi mükâtebine zekât veremez. Çünkü bunun yararı kendisine dönmüş olur.
    6) Mücahid: Bundan maksad, Allah yolunda gönüllü olarak savaşa katılmak istediği halde, yiyecekten, silâhdan ve diğer şeylerden mahrum olan kimse demektir. Böyle bir kimseye, ihtiyaçlarını gidermesi için zekât verilebilir. Buna: "Fi sebilillah infak Allah yolunda harcama" denir.
    7) Amil: Bundan maksad, idareci tarafından meydandaki zekât mallarının zekâtlarını toplamakla görevlendirilen kimsedir. Buna "Saî, tahsil dar"da denir. Böyle bir görevliye, bu çalışması süresince, fakir olmasa bile, ailesinin ve kendisinin ihtiyaçları için yeterince zekât verilebilir.
    Yukarıda gösterilen yedi kısımdan her biri, zekâtın verileceği yerdir. Bir kimse zekâtını bunlardan herhangi birine verebileceği gibi, bir kısmına veya tümüne de dağıtabilir. Bununla beraber nisab miktarına ulaşmayan bir zekâtın, bunlardan yalnız birine verilmesi daha faziletlidir. Çünkü bir ihtiyacı karşılamış bulunur.
    Bir fakire bir elden nisab miktarı zekât vermek caiz ise de, keraheti vardır. Ancak fakirin borcu varsa veya kalabalık nüfusu olur da bu zekâtı onlarla bölüştüğü zaman nisab miktarı kendilerine düşmezse, bunda kerahet yoktur.
    Bir fakir bir zenginden malının zekâtını isteyerek mahkemede dava edemez. Çünkü zekâtın o davacı şahsa verilmesi bir borç değildir. Aynı zamanda bu bir ibadet olduğundan sahibinin din anlayışına bırakılmıştır.
    Bir kimse, kendi zekâtını fakir bulunan zevcesine, usulüna (babasına, dedesine, anasına ninesine...) ve füruuna (çocuklarına, çocuklarının çocuklarına...) veremez. İddet beklemekte olan boşanmış zevcesine de veremez. Çünkü buna vereceği zekâtın yararı kısmen de olsa kendisine ait bulunmuş olur. Oysa bu yarar, tamamen kendisinden kesilmiş bulunmalıdır.
    İmam Azam'a göre, bir kadın da zekâtını, fakir bulunan kocasına veremez. Çünkü âdete göre, aralarında bir menfaat ortaklığı vardır. İki İmama göre, kadın fakir olan kocasına zekâtını verebilir.
    Temel ihtiyaçlarından başka nisab miktarı bir mala sahib olana da zekât verilemez; çünkü bu kimse zengin sayılır. İhtiyaçtan fazla olarak elde bulunan malın ticaret eşyası, nakid para gibi artan bir mal yahut ev ve ev eşyası gibi artmayan bir mal olması fark etmez.
    Fakat zengin bir kimseye, nafile şeklinde olan bir sadakanın verilmesi caizdir. Bu yönü iledir ki, vakıfların sadaka kısmından sayılan gelirlerini vakfiye senedi gereğince, zengin kimselerin almaları da helal bulunmuştur. Bu bir bağış ve ikram yerindedir.
    Haşim Oğulları ile bunların azadlılarına zekât verilemeyeceği gibi, öşür, adak, keffaret benzeri diğer sadakalar da verilemez. Zekât ve bunun cinsinden sayılan şeyler, insanların yıkantısı sayılır. Haşim oğullarının şeref ve kıymeti böyle bir şeyi kabulden beridir. Bunlara ancak bir ikram ve hediye şekli ile sadaka verilebilir.
    Haşim Oğullarından maksad, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin amcaları Hazret-i Abbas ile Haris'in evlad ve torunlarından ve Hazreti Ali ile kardeşleri Akıl ve Cafer'in neslinden gelenlerdir. Bu şahısların, ihtiyaçlarına göre, Hazinenin ganimetler kısmından payları vardır. Bu paylarını almadıkları takdirde, ihtiyaçtan kurtulmalan için, kendilerine zekât verilebileceğini söyleyen fıkıh alimleri de vardır.
    Kendisine zekât verilecek kimse, zekâtı alma zamanında zekât almaya ehil bulunmalıdır. Bu ehliyetin sonradan kaybolması, peşin verilen zekâtın sıhhatına engel olmaz.
    Buna göre, bir malın zekâtı daha sene dolmadan bir fakire verildikten sonra, sene henüz sona ermeden o fakir zengin olsa veya ölse, o malın zekâtını yeniden vermek gerekmez ve böyle verilen zekât da geri alınamaz. Çünkü verilmesinden beklenen sevab kazanılmıştır.
    Bir kimse zekâtını, zengin bir erkeğin (büluğa ermemiş) küçük çocuğuna veremez. Çünkü bu çocuk, babasının malı ile zengin sayılır. Fakat zengin bir kadının fakir ve yetim olan ve babası müslüman olan çocuğuna zekât verilebilir. Çünkü bu çocuğun nesebi, baba tarafından sabittir; anasının serveti ile zengin sayılmaz.
    Yine, bir kimse zekâtını, zengin bir adamın fakir ve müslüman olan babasına veya zengin bir adamın fakir ve müslüman olan (büluğa ermiş) büyük çocuğuna veya o şahsın fakir ve müslüman bulunan zevcesine verebilir. Çünkü bunlar birer şahıs olarak tasarrufa ehildirler, birbirlerinin serveti ile zengin sayılmazlar.
    Zekât, müslüman olmayanlara verilemez. Çünkü zekât müslim olan fakirlerin hakkıdır. Bir hadis-i şerifde: "Zekâtı, müslümanların zenginlerinden alıp fakirlerine veriniz," buyurulmuştur. Bunun için müslüman olmayanlar zekât vermekle yükümlü değillerdir. Bu ibadet, müslümanlara ait dinî ve içtimaî (sosyal) bir görevdir. Bu göreve ortaklık etmeyenlerin bundan faydalanma hakları olamaz.
    Yalnız İmam Züfer, zekâtın zimmîlere (İslâm idaresi altındaki gayri müslimlere) de verilmesini caiz görmüştür. Çünkü zekâttan maksad, bir ibadet yolu ile muhtaç kimseleri ihtiyaçtan kurtarmaktır. Bu maksad da, fakir zimmîlere zekâtı vermekle elde edilir. Bununla beraber nafile sayılan sadakaların zimmîlere verilebileceğinde ittifak vardır.
    Zekâtı akrabaya vermek daha faziletlidir. Şöyle ki: Önce muhtaç olan erkek veya kız kardeşlere, sonra bunların çocuklarına, sonra amcalara, halalara, sonra bunların çocuklarına, sonra dayılara, teyzelere ve bunların çocuklarına, daha sonra akraba sayılan diğer yakınlara vermek daha faziletlidir. Bunlardan sonra da fakir komşulara ve meslek arkadaşlarına vermekte fazilet vardır.
    Zekâtı, malın bulunduğu yerdeki fakirlere vermelidir. Yıl sonunda başka memleketlerdeki fakirlere gönderilmesi mekruhtur. Ancak kendilerine zekât gönderilecek kimseler, akraba iseler veya malın bulunduğu yerdeki fakirlerden daha muhtaç iseler, o zaman uzakta olan bu gibilere gönderilmesinde kerahet olmaz.
    Bununla beraber zekâtı, daha senesi dolmadan başka bir memlekete göndermekte bir sakınca yoktur.
    Bayramlarda ve diğer günlerde muhtaç olan hizmetçilere veya çocuklara veya müjde getiren fakir kimselere verilecek bahşişlerin zekât niyeti ile verilmesi caizdir.
    Verilen bir zekât, fakir tarafından veya fakir olan çocuğun ve mecnunun velisi veya vasisi tarafından alınmadıkça tamam olmaz.
    Fakir olan bir bunağın veya büluğa yaklaşmışın veya paranın kıymetini bilip aldanmayacak bir yaşta bulunan çocuğun zekâtı alması yeterlidir.
    Bir kimse zekâtını vermek için araştırma yapıp zekâta ehil olduğunu anladığı bir adama zekâtını verir de, gerçekten o adamın zekâta ehil olduğu meydana çıkarsa, ittifakla bu zekât caiz olur. Aksine durumu anlaşılamaz veya zengin olduğu sonradan meydana çıkarsa, İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre, yine zekât geçerli olur.
    Fakat araştırma yapmaksızın ve zekâta ehil olup olmadığını hiç düşünmeden zekât verilecek olsa, geçerli olursa da, zekâta ehil olmadığı sonradan meydana çıkarsa, yeniden zekâtı vermek gerekir. Çünkü araştırma işinde noksanlık yapılmıştır.
    Zekâta ehil olup olmadığında şübhe edilen bir kimseye araştırma yapmaksızın verilen zekât, geçerli olmamak tehlikesindedir. Eğer sonradan o kimsenin fakir olduğu meydana çıkmış olursa, zekât yerini bulmuş olur, değilse olmaz
    HACC'IN TARIFI VE ÖNEMI
    HACC'IN LÛGAT MANASI; "Muazzam bir seye" gitmeyi kasdetmektir. Buradaki "Muazzam bir seye" kaydini Ibn-i Hümam meshûr dil alimi Imam-i Sikkit'ten naklederek beyan etmistir.(1) Islâmî Istilâhta; "Niyyet ederek ihrama girmek, Kâbe-i Muazzama'yi usûlü dairesinde tavaf etmek ve vakti mahsusunda vakfe yapmak gibi fiillere hac denir"(2) seklinde tarif olundugu gibi "Dînî rükünlerden bir rüknü edâ etmek için, Kâbe'ye gitmeyi kasdetmektir"(3) seklinde de tarif edilmistir.
    Kur'an-i Kerim'de: "Süphesiz ki, âlemler için çok feyizli ve ayn-i hidayet olmak üzere konulan ilk ev (Ma'bed) elbette Mekke'de olandir. Orada apaçik alâmetler, Ibrahim'in makami vardir. Kim oraya girerse (taarruzdan) emin olur. O'na bir yol bulabilenlerin, beyti hacc (ve tavaf) etmeleri, Allah'in insanlar üzerindeki bir hakkidir. Kim küfrederse, süphesiz ki Allah onlardan müstagnidir"(4) hükmü beyan buyurulmustur. Hanefi fûkahasi bu Ayet-i Kerimeyi ve Resûl-i Ekrem (sav)'den gelen mütevatir haberleri esas alarak: "Hacc muhkem bir farzdir. Farziyyeti kat'i delillerle sabittir. Haccin farz oldugunu inkâr eden kâfir olur. Gücü yetenlere (Vücûbunun ve edâsinin sarti üzerinde bulunanlara) hayat boyu, sadece bir defa haccetmek farzdir"(5) hükmünde ittifak edilmistir.
    Imam-i Kasani; Hacc sûresinde yer alan: (Hz. Ibrahim (as)'e hitaben) "Insanlar için hacci ilân et. Gerek yaya, gerek uzak yoldan arik develerin üstünde (süvari) olarak sana gelsinler"(6) seklindeki hükm-i ilâhiyi esas alarak "Buradaki "Insanlar için hacci ilân et!." hükmü, Allahû Teâla (cc)'nin insanlara hacci farz kildigini beyan buyur, manasinadir. Binaenaleyh Resûl-i Ekrem (sav)'den önce de, diger ümmetlere hacc ibadeti farz kilinmistir"(7) buyurmaktadir. Mâlûm oldugu üzere Mekke'de; Kâbe-i Muazzama'yi insâ eden Hz. Ibrahim (as) ve oglu Hz. Ismail (as)'dir. Ibn-i Abidin: "Sahih olan kavle göre hacc, dokuzuncu yilin sonlarinda farz kilinmistir. Onu farz kilan âyet: "Allah için beyti haccetmek insanlar üzerine borçtur" ayet-i kerimesidir. Bu ayet, heyetlerin geldigi dokuzuncu yilin sonunda inmistir"(8) hükmünü zikretmektedir.
    Ibn-i Abbas (ra)'dan rivayet olunan bir hadisde: "Ibrahim (as) Kâbe'yi bina edip tamamladiktan sonra kendisine: "-Hacc için insanlari davet et" emri verildi. Ibrahim (as): "-Benim sesim onlara ulasmaz" dedi. AllahTeâla hazretleri: "-Sen davet et, sesini duyurmak bana aittir" buyurdu. Bunun üzerine Ibrahim (as): "-Ey insanlar!.. Beyt-i Atiki haccetmeniz size farz kilinmistir" diye nida etti. Bu sözü yerle gök arasinda bulunanlarin hepsi isitti. Görmüyor musunuz? Insanlar en uzak yerlerden icabet edip geliyorlar" denilmistir.(9)
    Hanefi fûkahasi; haccin sebebinin "Beytullah" oldugu hususunda ittifak etmistir.(10) Ibn-i Abidin: "Sebebi beytullah'tir. Buna delil, ayette "Beytin hacci" diye izah edilmesidir. Zira esas olan, hükümleri sebeblerine izafe etmektir. Nitekim usûl-i fikih'ta izah edilmistir. Sebebi tekrarlanmayan bir vacip tekrarlanmaz. Bir de Müslim'in sahihinde su Hadis-i Serif vardir: "-Ey insanlar!.. Size hacc farz kilinmistir. Öyle ise haccedin!." Bir adam: "-Her sene mi ya Resûlullâh?" diye sordu, Resûlullâh (sav) sustu. Hatta adam sualini üç defa tekrarladi. Bunun üzerine Peygamber (sav): "-Evet desem size vacib olur. Siz de güç yetiremezsiniz" buyurdular. Nehir sahibi diyor ki: "Ayet tekrar lâzim gelmedigine istidlâl için yetiyorsa da -Zira emrin tekrara ihtimal yoktur- neyf neyfin muktezasi ile isbat etmek daha uygundur"(11) hükmünü zikretmektedir. Sahabe-i Kiram'dan bir zat Resûl-i Ekrem (sav)'e: "Ya Resûlullâh!.. Hacc her sene midir, yoksa bir kere midir?" diye sual tevcih ediyor. Resûl-i Ekrem (sav) cevaben: "-Hayir bir kere!.. Birden fazlasi nafile (Tatavvû)'dir"(12) buyurmuslardir. Malûm oldugu üzere; ibadetlerin bir kismi mâlî, bir kismi da bedenîdir. Hacc ise, hem malî, hem de bedenî bir ibadettir. Dolayisiyle iki nimet bir aradadir. Bir mükellefte hem zenginlik, hem de bedeni kudret gibi iki nimet bir araya gelmistir. Dolayisiyla haccini edâ etmek sûretiyle, bu iki nimete de sükretmis olur.(13) Haccin edâsi için gerekli sartlar, taguti güçler tarafindan ortadan kaldirilirsa; mü'minler hem mallariyla, hem de (sihhatli olduklari için) güçleriyle onlara karsi cihad ederler. Kat'iyyen Taguti güçlere boyun egmezler!..
    Imam-i Azam Ebû Hanife (rh.a) ile Imam-i Yusuf (rh.a) Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Kim hacc etmeyi murad ederse, hemen edâ etmeye gayret etsin"(14) Hadis-i Serifini esas alarak, vücûbunun ve edâsinin sartlari, üzerinde bulunan kimsenin derhal (fevri) bu ibadeti edâ etmesi gerektigini beyan etmislerdir.(15) Hac ibadetinin hayatta bir defa farz oldugunu esas alan Imam-i Muhammed (rh.a) "Hac ibadetinde ömür, namazdaki vakit gibidir. Her ne zaman gidilirse gidilsin "Edâ" denir, kaza denmez. Bu sebeble terahi (genislik) üzere farzdir"(16) buyurmaktadir. Feteva-i Hindiyye'de bu husus su sekilde izah olunmustur: "Imam-i Muhammed (rh.a)'e göre hacc; farz olduktan sonra diledigi zaman edâ etmek (terahi) üzeredir. Hacci farz olur-olmaz acele yapmak ise efdaldir. Hulâsada da böyledir. Buradaki ihtilâf, mükellefin selâmette kalacagina zann-i galibi oldugu zamana aittir. Fakat yaslilik veya hastalik sebebiyle, mükellefin zann-i galibi vefat edecegi noktasinda olursa, fevri olarak edâ etmesi gerektigi hususunda alimlerimiz icma etmislerdir. Cevheretü'n Neyyire'de de böyledir. Bu ihtilâfin günahkârlar için faydali oldugu asikârdir"(17) Imam-i Matûridi (rh.a): "Vakit kaydi bulunmayan her emr-i mutlak; amel noktasindan derhal edâ edilmeye (fevre) hamledilir. Itikad hususunda ise; fevre hamledilmez. Ancak "Fevr veya terahi hususunda muradi ilâhi ne ise, hak o'dur" diye itikad olunur"(18) hükmünü beyan etmektedir. Ölümün ne zaman gelip çatacagi bilinemiyecegi için, haccin vücûbunun ve edâsinin sartlarina haiz olan mükellefin, acele etmesi önemlidir. Esasen bunun efdal oldugu hususunda da ittifak vardir.
    Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Her kim hacc yolunda ölürse, onun için her yil makbûl bir hacc yazilir"(19) buyurdugu bilinmektedir. Yine bir Hadis-i Serifte; mesrû hiçbir sebeb olmadan terkedenlerin durumu beyan buyurulmustur. Bu Hadis-i Serif sudur: "Her kim ki, kendisini beytûllah'a ulastiracak kadar binegi ve azigi (mali gücü) bulunur da hacci edâ etmezse, Yahudi ve Hristiyan olarak ölmesinde beis yoktur. Bunun sebebi sudur: Allahû Teâla (cc) kitabinda, beytûllahi ziyarete gücü yetenlerin onu haccetmesi, Allah'in insanlar üzerinde bir hakkidir" buyuruyor.(20)
    HAC REHBERİ
    NİYET : Gidiyorsun.. Bir ömür boyu bu yolculuğu beklemiştin. Belki kalbini gidenlerle birlikte oralara gönderdin, belki ruhunla hayalen tavaflar ettin. Şimdi ayaklarınla basa basa yola düştün işte. Belki daha önce uzun yolculuklara çıkmıştın, belki daha önce de hacca gitmiştin. Bilmelisin ki, hac yolculuğu diğer yolculuklarından farklıdır ve ayrı bir yöndedir. Şimdi her gün beş vakit yöneldiğin kıblene doğru yöneldin. Şimdi çokluktan birliğe uçuyorsun. Şimdi kendini keşfe gidiyorsun. Vardığın yerde kendini yeniden tanıyacak ve tanımlayacaksın. Daha önce hacca gitmiş olsan da, yine, yeniden yeni heyecanlar yüklenmelisin. Her hac yegânedir, bir tanedir değil mi? Kaç kez gidersen git, hacı olma heyecanı hep tazedir ve hep ilk kez hacı olmanın heyecanını taşıyor olmalısın. Yoksa tekrar gitme ihtiyacını niye hissediyor olasın ki? Hem sonra bu ilk haccın olmayabilir ama ya son haccınsa...
    YOL : Şimdi yolcusun. Yolculuk hâli, yaşadığımız hayata daha çok yakın ve yakışır bir haldir. Hazır sırası gelmişken, hayatını ve çevreni bir de yolcu edasıyla seyretmeyi dene. Ayaklarının altından dünya toprağı kayıyor mesela. Alışık olduklarından uzaklaşıyorsun, O’na yakın olmak adına. Ölüm de böyledir ya! Uçarı bir kelebek heyecanını yüklenip, gördüğün herşeye eğreti bakışlar atıyorsun. Herşey sapından kopuyor, kökünden ayrılıyor, kabuğundan sıyrılıyor; günışığı eşyadan renklerini çekiyor. Sokaklar ve duvarlar incelip eriyor. Dünya toprağına sıkı sıkıya basmış ayakların tatlı bir rüzgâra karışıyor.
    İHRAM :Yolcu dediğin dengini yeğni tutmalı. Dünya adına omuzladığın ne varsa at, kalbine yük ettiğin ne kadar dünyalık varsa geriye bırak. Zaten, birazdan giyeceğin ihram fazladan ağırlıklarını omuzundan atmanı gerektiriyor. Beyaz bir bez içinde yalın ve yalnız bir yolcu edâsı giymişken, kendini de iptilalardan koparmalısın, yeniden yazmalısın kalbini. İhramı giymek için yalnız elbiselerini çıkarman yetmiyor. Küllî bir soyunuşu gerektiriyor ihramlanmak. Şimdiye kadar kendi kıymetinin ölçüleri bildiğin herşey, mevki, makam, milliyet, kavim, soy, sınıf meslekten yana ne varsa, hepsi ihramın beyaz yüzüne çarpıp eriyecek. Herkesten uzakta, tek başına sadece Rabbine kul olduğunu artık daha rahat görebilirsin. Seni kıymetlendirecek tek şey, Rabbine kulluğun, yalnız ve yalnız O’na kul olmaklığındır. Renksiz, desensiz, rozetsiz ve bayraksız ihramın yalnız Rabbine nisbet ediyor seni. Beyazlara büründükçe heva ve hevesin kökleri dünya toprağından çekiliyor. İhramın içinde emredemeyen, tek bir kıl bile koparamayan, helâl zevklerini dahi tadamayan teslim olmuş bir insansın artık.
    YÖNELİŞ :Gel gör ki, insan kolayca kabullenemiyor gidişini. Ayağın çıplak, başın açık ağırlığını unutmuş bir su damlası uçarılığında dünyanı ve dünya adına sevişlerini terk etmek için bu yola girdin. Bak, herkesle ve herşeyle olan bağların çözülmek üzere. Habire eğirip durduğun hayat yumağı dağılıverdi.
    İncecik ve keskin bir yolculuk niyeti herşeyi ve herkesi arkada bırakmalı. O niyet ki, kalbimize düşer düşmez yaşadığımız mekânı solgun bir güle dönüştürür. Etraftaki herşey birden eğretileşir, âdeta arzın çekim alanından sıyrılır, uçuşmaya başlar. Mekânla olan bağların zayıflar, müphemleşir. Mekâna bağlılığın çözüldükçe, zamanın da senin üzerindeki hükmü ağırlaşır, bir mahpus edâsıyla fenanın hükmünü boynuna dolanmış bulursun. Yarına randevu verememek bulunduğun ânın daracık duvarlarını göğsüne bitiştiriverir. Zamanın paslı kılıcı değer yüreğine, ölümün soğuk nefesi yüzünü yalar geçer. Sen gidiyorsun, sen gidicisin; dönüyorsun, dönücüsün.
    YAKINLIK HEYECANI : Evet, Kâbeye gidiyorsun. Hayat kırıntılarımızın göllendiği yere doğru gidiyorsun. Kulluğunun keskin sıratlarda sınanacağı yere uçuyorsun. Böylece 'hesap günü' ile aynı yöne düşüyor Kâbe’nin yöresi. Hergün beş vakit döndüğün yere dönüyorsun. Öteden beri yönelegeldiği yöreye dönmek, bir geri dönüşü içerdiği için, insan bu yolculukta uzaklaşma değil, bir yakınlaşma duygusu yaşamalı. Gurbet değil, sıla kokmalı alnına değen rüzgârda.
    UZAKLIK KORKUSU :Ama, hayır! Kâbe’ye yönelmek dehşetli bir uzaklık korkusunu da haber veriyor gibi. Mesele Kâbe’nin bulunduğumuz yere uzaklığı değil, bizim ubudiyet hâline uzaklığımızdır. Bu yolculuk, bu yöneliş o başdöndürücü uçurumu gün yüzüne çıkarıyor şimdi. Yüzünü herhangi bir duvara çevirir gibi kolayca ve üstünkörü kıbleye yönelişlerini hatırla. 'Döndüm kıbleye' demek, O’ndan başka herşeyden, O’ndan haber vermeyen herşeyden yüzçevirmeyi gerektirmiyor muydu? Ne gam Kâbe çok uzaklarda olsa! Lâkin Rabbimize uzaklık kıble Kâbe’nin hakikatine sonsuz ırak eyliyor bizi. Kâbenin eteğine varsan da bu uzaklık erimeyebiliyor, arada uçurumlara baş gösteriyor. Bu uzaklık, bu uçurum baş döndürüyor, kalbi ürpertiyor! Nereye gitsen ayağını bu uçurumun kenarından uzak edemiyorsun. Dilerim, Rabbim seni de beni de Kendine yakın eyler! Kâbe’ye yakınlaşma isteğin de bu duâdan başkası değil.
    TERKEDİŞ :Aslında, hacca ister var, ister varma, Kâbe’den pek uzak düşmediğimizi de söylemem gerekiyor. Her gün beş vakit Kâbe’ye dönüp, Rabbimize ubudiyet sözü veriyor değil miyiz? Bu da bir Kâbe yolculuğudur aslında. Mesafeler kat edilmiyor bu yolculukta. Tek bir niyet menzile eriştiriyor bizi: kul olma niyeti. İşte bu niyettir ki, en bitmez mesafelerden daha uzak, en sarp dağların kestiği yollardan daha dolambaçlı, belki çöllerle ve dağlarla ölçülemeyecek bir yolun yolcusu eyler bizi. Kul olmaya niyet, en küllî terkedişleri içeren bir uzun ve keskin seferdir.
    VARIŞ :O’na, yalnız O’na dönmek nelerden koparmıyor ki bizi? Kıbleye dönmek, O’nun delillerini gösterenlerden başka herşeye yüzçevirmektir. Peki, O’nu göstermeyen bir şey var mı ki şu kâinat yüzünde? Herşey hâl diliyle O’nu zikrederken, her zerre O’na tesbihfeşân iken, yüz çevireceğimiz ne kalır geriye? Hangi şey var ki O’ndan söz açmıyor bize? Hayır, O’nu göstermeyen bir şey yoktur. Olsa olsa O’nu gösterenleri görmeyen biri vardır. O’na yönelmek ise, herşeye O’nu görme niyetiyle bakmak demektir.
    Ne ki, kendisini kendi başına buyruk bilen insan, eşyayı da kendi başına buyruk bilir. Eşyayı başkasını gösteren âyineler olmaktan çıkarır. Bu kör niyetle, kâinat dolusu aynalar kırılır; semâlar boyu güneşler ebediyen batırılır. İnsanın bakışı bir karadelik gibi, kâinattan nefsine gelen nurlu haberleri soğurup, herşeyi bir derin karanlığa itiverir. İşte O’nu göstermeyen tek şey, tek karanlık nokta, nefsimize takılmış enaniyetimizdir. Şu halde, Kâbe’ye yöneliş, O’nu göstermeyen ve başka herşeyin âyinesini paslandıran tek kara noktayı, yâni enaniyetimizi arkamıza atmayı gerektiriyor. Ve ancak kabını terkeden Kâbe’ye varır. Önünde o kara noktayı, yâni Kâbe’yi bulduğunda, arkanda mutlaka karanlık bir nokta, yani benliğin kalacak. Kabından çıktığın an Kâbeni bulacaksın.
    TAVAF :Kâbeye varmak da, kıbleye dönmek de, ben-merkezimizin yörüngesinden çıkıp, Rabbimizin marziyatı dairesinde bir tavafa girmeyi gerektiyor. Tavaf odur ki, kendi başınalığını terkedesin, kendi heva ve hevesinin etrafında pervâne olmaktan vazgeçesin. Öbür türlü, Kâbe’ye varmak da, Kâbe’yi dolanmak da kolaydır. Kâbe’ye varmak benliği aşıp kulluğa ermeyi, çokluğu yırtıp birliğe erişmeyi bulmaktır. Yolculuğun şimdi ülkeni terketmekle başlıyor, Kâbe’ye vardığında ise kendini terkedeceksin. Kara bir çiçeğin yakasında ak bir toz olup uçuşacaksın. Ve yol hiç bitmeyecek.
    SA'Y :Şimdi Safa—Merve arasında yedi kez koşuyorsun. Kimden kaçıyorsun? Kime koşuyorsun? O’ndan kaçıyor ama yine O’na koşuyorsun. O’nun kahrından kaçıp yine O’nun lûtfuna koşuyorsun aslında. O’nun bu halimizle bizi ancak ateşe lâyık gören adaletinden, O’nun lâyık olmadığımız halde cenneti ihsan eden fazlına koşmalı, sığınmalıyız
    ARAFAT : Şimdi herkesin akın akın gelip etrafında göllendiği Kâbe’den ayrılış vakti. Ve aslında Kâbe dahi vuslata yetmiyormuş... Tavafta O’na teslimiyetin kıyısına kadar varmışken, sa’yde O’ndan O’na koşma hürriyetinin zirvesine ermişken, kendin, kendi ikiliğini keşfettin. Teslim olan yanını, hür kalan yanını bildin. Şimdi Onu tanıma sırası. Arefe O’nu bilme zamanı, Arafat O’nunla bilişme, muarefe etme mekânıdır. Cennetten yana arzusunu soranlara Rabia 'Bana ev değil komşu lazım' demişti. Şimdiye dek ‘ev’ etrafında dönüp durduğun yeter, artık ‘komşu’yu tanıma zamanı. 'Kâbe’den ayrıl; şimdi Bana Kâbe’den daha yakınsın!' diye fısıldanıyor kalbine. 'Ve varış Allah’adır' de. (Bak. Nûr 42 ve Fatır 18). Kâbe’yi terket, Kâbe’yi kutsal eyleyene yanaş! Mekke’ye sırtını dön, Mekke’yi mübarek kılanla yüzleş. Ve anla ki, 'Onun vechinden başka herşey helâk olucudur.' (Bak. Kasas 88). Kâbe de, Mekke de ve sen de O’nun vechine dönük olduğunuz sürece helâketten ve hiçlikten kurtulabilirsiniz. Öyleyse Arafat’a koş. 'Allah’a kaç!'
    MEŞ'AR :Gurub vaktine doğru, güneş Arafat’tan kaybolurken, sen de benliğinin yalancı aydınlığını kalbinin karasında yitirmeye çalış. Beyazlara bürülü bedenini yanına alıp, 'Arafat’tan boşanan' kullara karış... Meş’ar’e doğru “ak!”. Kendini unutup, yalnızca 'Allah’ı hatırla!' 'O nasıl seni hiçlik derelerinde unutmayıp varlık düzüne çıkardıysa, nasıl seni dalalet karanlığından hidayet nuruna yönelttiyse, sen de O’nu öylece hatırla. Sen bundan önce unutulmuş da olabilir, dalalette de kalabilirdin.' (Bak. Bakara 198).
    Meş’ar’e (Müzdelife’ye) karanlık düştüğünde varıyorsun, gece boyu bekliyorsun. Arafat’ta da gündüz boyu kalmıştın. Arafat’taki muarefe yani tanışma ve bilişme ne kadar gündüzü ve aydınlığı gerektiriyorsa, Meş’ar’deki şuurlanma da o kadar geceyi ve karanlığı istiyor. Gece boyu yalnız ve yalın kalıyorsun. Nazarını afaktan ve dışarıdan çekmeni, gözünü enfüse ve içeri çevirmeni kolaylaştırıyor gece. Göğün güneşi eksik ama yıldızlar ve ay karanlığı yırtarak uzanıyor sana. Öylece yüzünü arzdan semâya çeviriyorsun. Ama henüz sınav bitmiş değil. Yüzün semâda, gözün kalbinde iken, elini yere ve toprağa daldırıyorsun. Meş’ar toprağından çakıl taşları toplayacaksın. İllâ da kendi ellerinle! Tıpkı 'kimsenin kimseye faydasının dokunmadığı o gün'de olduğu gibi. Ardından kefen misali beyaz ihramınla, kara toprağa benzeyen gecenin koynuna uzanıyorsun.
    MİNA :Ve haşir sabahı... Yeniden diriliş... Günün ilk ışıklarının dürtmesiyle kendi yalnızlığından diriliyor, mahşerin kalabalığına karışıyorsun. Meş’ar’in içe doğru yolculuğu dışarıya doğru vuruyor. Meş’ar gecesinin zahidleri şimdi Mina gündüzünün mücahidi olmaya hazırlanıyor. Meş’ar ile Mina arasındaki görünmez duvarı sadece 'geceyi gündüze kalbeden', 'güneşi döndüren', 'ayın ardı sıra güneşi getiren' yıkabiliyor. Günışığı tenine değmedikçe, sınırından taşmak üzere olan o eşsiz kalabalıktan kimse o hayalî çizgiyi aşmaya, Meş’ar’den ayrılmaya cesaret edemiyor. Gece boyu hayalî çizgiye varıp varıp, geri püsküren o büyük kalabalık yalnız ve yalnız Allah’a itaat etmenin o eşsiz özgürlüğünü yankılandırıyor. Sen de tıpkı çölün kumları arasından kopardığın taşlar gibi, arzın seni bağlayan zincirlerini kırmalısın. Ve ilk gün ışığının dokunmasıyla geliyor emir... Gelen bayram sabahıdır artık. Yorgun yüzlerde gezinen, çökmüş omuzlara inen bayram güneşinin sıcak dokunuşudur. Görüyorsun ya, güneş de haccediyor. Arafat’ta doğup bekliyor, Meş’arden geçiyor ve senin önün sıra Mina’ya giriyor. Şimdi Mina’ya girdin ve ‘emn’e vardın! Sınavı kazandığından emin olabilirsin. Şeytan taşlama imtiyazını nerden elde ettin sanıyorsun?
    ŞEYTAN TAŞLAMA :Elinle attığını taş sanma. Atmadan önce o taşları nasıl topladığını hatırla. Yüzünü arza dönerek, elini kirleterek seçip aldın hepsini. Şimdi avucundaki o minik şeyler, semâdan ve vahiyden yüz çevirip gafil olmakla kazandığın cehalet ve iradene dayanıp işlediğin şerlerdir. Taşları şeytana fırlatırken sendeki cehaleti, gafleti, şerri ve günahı da şeytana savur. Cehaleti ve gafleti kendinden uzaklaştır, şerri elinden taşlar gibi savur ki, O’na kurbiyetin yani yakınlığın artsın, kurbanın O’na yakınlık vesilesi olsun.
    VE KURBAN VE BAYRAMI :İhram içinde bir kılına bile dokunamazken, bir otu bile koparamazken, şimdi bir canlıyı boğazlaman emrediliyor. Ne yaman çelişki değil mi? Demek ki, ne yaparsan yap, O’nun emriyle yaparsan ancak hayır oluyor. O’nun emrine kayıtsız kalarak öldürmemek ne kadar da öldürücü! Ve onun emriyle ölüme vesile olmak ne kadar hayat verici! Kötü-iyinin ne olduğunu belirlemek, çirkin ve güzeli ayırdetmek, hayır ve şerri belirlemek insanın keyfine bırakılmış değil. Unutma ki, kestiğin ya da kestirdiğin şey ne devedir ne inek ne de koyun. Şehvetini, hevanı, hevesini ve iradeni boğazlayıp, O’nun rızasında fani etmelisin! Kurban günü, bayram sabahı, O’ndan uzaklığın yitecek, O’nun yakınlığını kazanacaksın! Bayram öylece yürüyecek yüreğine...
    HACDAN DÖNMEK OLMAZ :Hac yolculuğunun yönü tam da hayatımızın aktığı yöne doğrudur. Hac, ruhumuzu çokluktan bire, Amuhitten merkeze doğru çekerek, hayatımızın kristalleştiği ölüm anına yakınlaştırır bizi. Kulluğumuzun sınanacağı keskin sıratlara değer ayaklarımız bu yolculukta.. Böylece 'hesap günü'ne giden yol üzerine düşer Kâbe’nin yöresi. İstesek de ‘yoldan dönmek’ olmaz. Hergün beş vakit döndüğümüz yeri belleriz hacda. Vahdeti elle dokunulur, gözle görülür eyler Kâbe. Kıblemizi dosdoğru doğrulturuz. Bundan beri ‘kıbleden dönmek’ olmaz.
    Elimiz bir yanda otu ve bir saç telini bile koparmaktan men edilirken, diğer yanda bir hayvanı boğazlama emredilir. Anlarız ki, elimiz bile elimizde değilmiş ve irademiz de ‘O’nun eli’ndeymiş. Öylece O’na ezelde verdiğimiz sözü yeniden hatırlarız. Gayrı ‘sözden dönmek’ olmaz.
    Şeytanı taşladığımız elimizle, Resulullah’ın (s.a.) mescidinde el bağlarız. Attığımız taşlarca şeytana nefret duyup, nefse ve hevaya baş kaldırırız ve Muhammed’e (s.a.) muhabbeti artırıp, biatımızı tazeleriz. Öyleyse ‘biattan dönmek’ olmaz. Öteden beri hasretini çektiğimiz yöreye varmakla, bir uzaklaşma değil, bir yakınlaşma duygusu yaşarız. Secdelerce yöneldiğimiz yön, alnımıza gurbet değil de sıla kokulu rüzgârlar değdirir olmalı. Değil mi ki, sılaya bir kez vardı mı, ‘gurbete dönmek’ olmaz. Ve illâ ki ‘hacdan dönmek’ olmaz..
    24 Mayıs 2010
    #1
soru sor