en güzel hikayeler...

İsimli konu WH 'Genel Sohbet' kategorisinde, ScumBAg üyesi tarafından 29 Ekim 2007 tarihinde yazılmıştır. Konu Özeti: en güzel hikayeler.... BIR KUTU DOLUSU YAŞAM GONDERIYORUM SANA Bir kutu dolusu yasam gönderiyorum sana, sade bir kurdeleyle süslenmis. Cöz kurdeleyi ve kaldir yavasca... Tarihe geçen en acayip ölüm hikayeler Dini Hikayeler / YOLDAN GÜZEL GEÇMEK ...

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    BIR KUTU DOLUSU YAŞAM GONDERIYORUM SANA

    Bir kutu dolusu yasam gönderiyorum sana, sade bir kurdeleyle süslenmis. Cöz kurdeleyi ve kaldir yavasca kutunun kapagini...
    Kocaman bir firca ve bin renk koydum kutuya bir cennet resmi yapip icine gir diye... Düsler serpistirdim gizlice, düs kurmayi unutma diye. Bir tanede elma sekeri yerlestirdim, icindeki cocugu yeniden tadabil diye... Gunesin batisini, billur suyun sesini, kirmiziyi gelinciklerin safligini, taze ekmegin kokusunu ve bir
    gülümsemenin sicakligini da sigdirdim. Ruhlarimiz ac kalmasin diye...
    Kutuya biraz da sevecenlik koydum, güclü ol diye, cünkü acimasiz olan gücsüzdür. Beyaz bir güvercin ucup kendi kondu kutuya, barisi ve özgürlügü sunmak icin.... Bir buket sevgi, bir yudum ask ve yarim bir elma da koymadan edemedim. Paylasmayi animsayalim diye... Sevdiklerimize onlari evdigimizi soylemek icin yarini beklemeyelim. Hemen simdi bunu yapalim diye... Ictenligi, umudu neseyi, bagislayiciligi, ozguveni ve acik yurekliligi unutmadim, "Ben" in disina cikip bize ulasabilelim diye... Son olarak da bir kart ilistirdim kutuya bak bu kartta neler yaziyor. Bu kutunun kapagini her kaldirisinda yasamla ilgili yepyeni seyler kesfedeceksin.
    Yasamak icin yarini bekleme, al yasami kollarinin arasina ve simsiki saril yasamdan yalnizca almak yerine ona bir seyler ver. Kisacasi butunuyle
    "Insan" ol. Unutma (!) yasam dokumasi henuz tamamlanmamis, olaganustu guzellikte bir duvar halisidir ve sana ait olan boslugu yalniz sen doldurabilirsin. Kimseyi kirmamak ve uzmemek sartiyla istedigin her seyi dene en güzel hikayeler...

    bir gun sonsuzlugun bulutlarina oturdugunda ne aklin kalsin ne de kirik bir yurek en güzel hikayeler...
    Sponsorlu Bağlantılar
    29 Ekim 2007
    #1
  2. BiR TEBESSÜM HiKAYESi


    Küçük kiz,hüzünlü bir yabanciya gülümsedi.
    Bu gülümseme adamin kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava icinde yakin geçmiste kendisine yardim eden bir dosta tesekkür etmedigini hatirladi.Hemen bir not yazdi,yolladi.
    Arkadasi bu tesekkürden o kadar keyiflendi ki,her ögle yemek yedigi lokantada garson kiza yüklü bir bahsis birakti.
    Garson kiz ilk defa böyle bir bahsis aliyordu.Aksam eve giderken,kazandigi paranin bir parçasini her zaman köse basinda oturan fakir adamin sapkasina birakti.
    Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki...iki gündür bogazindan asagi lokma geçmemisti. Karnini ilk defa doyurduktan sonra,bir apartman bodrumundaki tek odasinin yolunu islik çalarak tuttu. Öyle neseliydi ki, bir saçak altinda titreyen köpek yavrusunu görünce,kucagina aliverdi.
    Küçük köpek gecenin sogugundan kurtuldugu için mutluydu. Sicak odada sabaha kadar kosusturdu.Gece yarisindan sonra apartmani dumanlar sardi.Bir yangin basliyordu.Dumani koklayan köpek öyle bir havlamaya basladi ki,önce fakir adam uyandi, sonra bütün apartman halki...
    Anneler,babalar dumandan bogulmak üzere olan yavrularini kucaklayip,ölümden kurtardilar...


    Bütün bunlarin hepsi,bes kurusluk bile maliyeti olmayan bir tebessümün sonucuydu.

    MUTLU BiR GÜLÜMSEYiSiN YERiNi HiÇ BiR TATLI SÖZ TUTAMAZ
    29 Ekim 2007
    #2
  3. ÇATLAK KOVA


    Hindistan da bir parya, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalarından biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan sahibin evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş.

    Bu yıllar boyunca her gün böyle devam etmiş.

    Parya her seferinde sahibinin evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.

    Sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında Parya ya seslenmiş:

    "Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum..."

    "Neden?" diye sormuş Parya. "Niye utanç duyuyorsun?"

    Kova cevap vermiş:

    Çünkü yıllardır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun."

    Parya şöyle demiş: "Sahibin evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri farketmeni istiyorum."

    Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ışıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine Parya dan özür dilemiş.

    Parya kovaya sormuş: "Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. Yıllardır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla sahibin sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı."

    * * *

    Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Doğadaki büyük planda hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin... Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.
    29 Ekim 2007
    #3
  4. DERT AĞACI


    Eski çiftlik evimizi restore etmek için tuttuğum marangoz, işteki ilk gününü zorlukla tamamlamıştı. Arabasının patlayan lastiği onun işe bir saat geç gelmesine neden olmuş, elektrikli testeresi iflas etmiş ve şimdi de eski püskü pikabı çalışmayı reddetmişti.

    Onu evine götürürken yanımda adeta bir taş gibi oturuyordu. Evine ulaştığımızda beni, ailesiyle tanışmam için davet etti.

    Eve doğru yürürken küçük bir ağacın önünde kısa bir süre durdu, dalların uçlarına her iki eliyle dokundu.

    Kapı açıldığında; adam şaşırtıcı bir şekilde değişti. Yanık yüzü tebessümle kaplandı, iki küçük çocuğunu kucakladı ve eşine kocaman bir öpücük verdi. Daha sonra beni arabaya yolcu etmeye geldiğinde; ağacın yanından geçerken merakım daha da arttı ve ona eve giderken gördüğüm olayı sordum.

    "O, benim dert ağacım," dedi. "Elimde olmadan işimde bazı sorunlar çıkıyor, ama şundan eminim ki o sorunlar, evime, eşime ve çocuklarıma ait değil. Bunun için bu sorunları her akşam eve girerken o ağaca asıyorum. Sabahları tekrar onları oradan alıyorum. Ama komik olan ne biliyor musunuz? Ertesi sabah onları almaya gittiğimde, astığım kadar çok olmadıklarını görüyorum..."
    29 Ekim 2007
    #4
  5. ÖLÜMDEN KAÇIŞ


    Hayvanlarla konuşabilen ve rüzgara, maddeye hakim olabilme yeteneği ile donanmış Peygamber, Hazret-i Süleyman, bir gün Kudüs'te, çadırında arkadaşları ile oturup sohbet ederken, içeriye bir adam girer. O mecliste oturan bir kişiye dikkat ve hayretle bakarak çıkıp gider.
    Şaşıran adam, Hazret-i Süleyman'a sorar:
    - Bu adam kimdi?
    Peygamber cevap verir:
    - Azrail'di.
    Bu cevabı alan adam müthiş bir paniğe kapılır ve Hazret-i Süleyman'a yalvarır:

    - Ya Süleyman, Azrail bana çok tuhaf baktı. Ne olur beni buradan kaçır. Uzaklara gönder.

    Arkadaşının ricasını kırmaz gül yüzlü Peygamber. Rüzgar emrindedir ya bindirir rüzgara ve gönderir Hindistan'a. Adam ertesi gün Hindistan'da birden karşısında, bir gece evvelinden gördüğü ve artık tanıdığı Azrail'e rastlar. Başına geleceği anlar ve konuşur:
    - Anladım, benim canımı almaya geldin. Yalnız bir sorum var, ona cevap ver öyle al canımı, der. Dün beni Süleyman'ın çadırında görünce neden yüzüme hayretle baktın? Azrail cevap verir:
    - Ben dün senin canını, ertesi gün Hindistan'da almak emir almıştım. Seni Kudüs'te Süleyman'ın çadırında oturur görünce, 'Bu adam bir günde Hindistan'a nasıl gidecek?' diye hayret ettim der.
    Kıssadan hisse, size tayin edilen vakitten kurtulup daha fazla yaşamanız mümkün değildir.
    Ecelden kaçılmaz. Ve ecel, bir gün mutlaka başımıza geleceğine göre ha bugün ha yarın, ne fark eder?
    29 Ekim 2007
    #5
  6. DUYGU ADASI

    Bir zamanlar, bütün duygularin üzerinde yasadigi bir
    ada varmis: Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm digerleri,
    Ask dahil. Bir gün, adanin batmakta oldugu, duygulara
    haber verilmis. Bunun üzerine hepsi, adayi terketmek
    için sandallarini hazirlamislar. Ask, adada en sona
    kalan duygu olmus, çünkü mümkün olan en son ana kadar
    beklemek istemis. Ada neredeyse battigi zaman, Ask
    yardim istemeye karar vermis. Zenginlik, çok büyük
    bir teknenin içinde, geçmekteymis. Ask,
    -Zenginlik, beni de yanina alir misin diye sormus. Zenginlik,
    -Hayir, alamam. Teknemde çok fazla altin ve gümüs var,
    senin için yer yok. demis. Ask, çok güzel bir yelkenlinin
    içindeki Kibirden yardim istemis.
    -Kibir, lütfen bana yardim et!
    -Sana yardim edemem, Ask. Sirilsiklamsin ve yelkenlimi
    mahvedebilirsin. diye cevap vermis Kibir. Üzüntü yakinlardaymis
    ve Ask yardim istemis:
    -Üzüntü, seninle geleyim.
    -Of, Ask, o kadar üzgünüm ki, yalniz kalmaya ihtiyacim var.
    -Mutluluk da Askin yanindan geçmis; ama o kadar mutluymus
    ki Askin çagrisini duymamis. Ask, birden bir ses duymus.
    -Gel Ask! Seni yanima alacagim... Bu Asktan daha yaslica
    birisiymis. Ask o kadar sansli ve mutlu hissetmis ki, onu
    yanina alanin kim oldugunu ögrenmeyi akil edememis. Yeni
    bir kara parçasina vardiklarinda, Ask^a yardim eden yoluna
    devam etmis. Ona ne kadar borçlu oldugunu farkeden Ask, Bilgiye sormus:
    -Bana yardim eden kimdi
    -O, Zamandi diye cevap vermis Bilgi.
    -Zaman mi? Neden bana yardim etti ki diye sormus Ask. Bilgi gülümsemis:
    -Çünkü sadece Zaman Ask'in ne kadar büyük oldugunu anlayabilir...
    29 Ekim 2007
    #6
  7. GERÇEK DİLENCİ


    Bir kral sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. "Dile benden ne dilersen" der. Dilenci güler ve "Sanki dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz." diye yanıtlar. Kral alınır ve söyleşi koyulaşır.

    - Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle hele, ne istiyorsun?

    - Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım.

    Kral bastırır:

    -Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir Kralım. Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz.

    Bunun üzerine dilenci, çanağını uzatır:

    - Şu çanağı herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz? diye sorar. Kral kahkaha atar ve vezirine çanağı altınla doldurmasını emreder.

    Çanak dolup taşmakta ama anında boşalmaktadır. Paralar buhar olup uçmaktadır sanki. Kralın onuru kırılır. Bir dilenci çanağını dolduramadığı kulaktan kulağa yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır çanağa. Ne var ki çanağın dibi yoktur sanki. Yer yutar ama boş kalır.

    Kral yenik düşmüştür. Dilenciye yakarır:

    - Tamam, sen kazandın. Dileğini yerine getiremedim ama ne olur bana çanağın neden yapılmış olduğunu itiraf et

    - Çok basit, diye yanıtlar dilenci. İnsan dimağından yapılmıştır. Yani insanın arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez oluşu bundandır. Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir.

    İstek nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecen veren bir duygudur. Örneğin; bir araba istersin... Bir yat... Ev... Eş! Tek tek her birini elde ettiğinde, tümü anlamını yitirir. Neden?

    Çünkü beynin, aklın onları dışlar. Araba garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır. Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir.

    Kadın yatağında, para cebindeyse, onlara erişmek için katlandığın yoğun istek yok oluverir. Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın.

    İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek gerçek bir dilenci olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın. İsteğin bu yönünü kavradığında hayatının dönüm noktasındasın demektir.

    Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez.

    Geri dön...

    Evine dön...

    Seni mutlu edecek ögeleri dışında değil, kendi içinde ara!
    29 Ekim 2007
    #7
  8. GÜL BAHÇESİ


    Zamanın birinde bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış. Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi nice şövalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş. Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan genç bir delikanlı da bu kızı istemiş.
    Ama kız onu da reddetmiş. Aradan uzun yıllar geçmiş. Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış. Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış. Bir gün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş. Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş. Yaşlı adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş. Bizimki bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını pek merak etmiş. Bir gün gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş. Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış. Üstelik
    zengin bile değilmiş.Çok merak eden adam kocası gittikten sonra evin kapısını çalmış. Kız kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş. Kız da ona arkasındaki gül bahçesinden en güzel gül koparıp getirirse cevabı vereceğini bu arada tek şartının bahçede ilerlerken geriye dönmemesi olduğunu söylemiş.
    Adam da bunun üzerine yüzlerce güzel gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış. Birden çok güzel sarı bir gül görmüş. Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde kocaman pembe bir gül gözüne çarpmış. Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş.
    Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki bir gül ü koparıp kıza götürmüş. Bahçenin en güzel gülünü getirmesini beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül. Bunun üzerine adama dönen kız şöyle demiş;
    - "Bak gördün mü? Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen en kötüsüne razı olmak zorunda kalırsın. Bu yüzden gençlik gitmeden elindekiyle yetinebilmeyi öğrenmek gerekir."
    29 Ekim 2007
    #8
  9. HAYATA BAKIŞ AÇISI


    İleri derecede hasta iki adam ayni hastane odasindaydilar. Adamlardan birinin her ogleden sonra 1 saatligine oturmasina izin veriliyordu, cigerlerindeki suyun suzulmesi icin. Bu hastanin yatagi odadaki tek pencerenin tam yanindaydi. Diger hasta ise hep sirtustu yatmak zorundaydi.
    Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konusur, eslerini, ailelerini, evlerini, islerini, askerlik anilarini, tatilde gittikleri yerleri anlatirlardi birbirlerine.

    Pencerenin yanindaki hasta, her ogleden sonra oturmasina izin verdikleri saati diger hastaya pencereden gorebildiklerini anlatarak geciriyordu. Diger hasta hep bir sonraki gunu iple cekmeye basladi, disaridaki renkli ve hareketli dunyayi dinlemek icin.

    Pencere, icinde cok guzel bir gol olan parka bakiyordu. Ordekler ve kugular golde yuzerken cocuklar model botlarini suda yuzduruyorlardi. Genc asiklar, gokkusaginin tum renklerindeki ciceklerin arasinda kol kola dolasiyorlardi. Ulu agaclar etrafi susluyor, uzaktan sehrin silueti gorunebiliyordu.

    Pencere kenarindaki adam bunlari muthesem bir detayla anlatirken, odanin diger ucunda yatan adam gozlerini kapar ve bu muhtesem manzarayi hayalinde canlandirirdi. Sicak bir ogleden sonra, pencerenin yanindaki adam gecmekte olan bir senlik alayini tarif etti. Diger adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandirabiliyordu, pencere kenarindaki adamin tasviriyle.

    Gunler ve haftalar gecti. Bir sabah banyo yaptirmak icin su getiren gunduzcu hemsire pencere kendarinda yatan hastanin cansiz bedeniniyle karsilasti: uykusunda, huzur icinde olmustu. Huzunlendi, hastane gorevlilerini cesedi disari tasimalari icin cagirdi.

    Uygun zaman gectigine kanaat getirir getirmez, diger hasta pencerenin kenarindaki yataga tasinmasinin mumkun olup olamayacagini sordu. Hemsire memnuniyetle istegini yerine getirdi, hastanin rahat oldugundan emin olduktan sonra onu yalniz birakti. Yavasca, duydugu aciya aldirmadan, bir dirsegine yaslanarak disaridaki dunyaya bakmak uzere yatagindan dogruldu adam. Sonunda, disariyi kendi gozleriyle gorme zevkini yasayabilecekti. Pencereden disari bakabilmek icin yavasca donmeye zorladi kendisini. Pencere, bos bir duvara bakiyordu. Adam hemsireye, vefat eden oda arkadasinin pencerenin disinda gorunen harika seylerden bahsetmesine sebep olan seyin olabilecegi sordu.

    Hemsirenin cevabi, olen adamin kor oldugu ve pencerenin onundeki duvari gormedigiydi. Sanirim seni cesaretlendirmek istedi dedi.

    Epilog: Diger insanlari mutlu etmek cok buyuk mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun. Paylasilan dertler yarisi kadar uzuntu verir, paylasilan multuluklar ise iki kati artar. Kendinizi zengin hissetmek istiyorsaniz, sahip oldugunuz ve paranin satin alamayacagi her seyi sayin. Bu gun bize bir hediyedir. Bu yazinin kaynagi bilinmiyor, fakat okuyan herkese mutluluk getirecektir.
    29 Ekim 2007
    #9
  10. HAYATIN ALTIN KURALLARI


    Göğün her yerde mavi olduğunu anlamak için dünyayı dolaşman gerekmez.
    Bak, aynı zamanda da baktığını gören ol.

    Geldiğin zaman boşluk dolduran değil, gittiğin zaman yeri doldurulamayan ol.

    Her duyduğuna inanma, elindekinin hepsini harcama ve istediğin kadar uyuma.

    Seni seviyorum derken inanarak söyle.

    Özür dilerken karşındakinin gözlerinin içine bak.

    İlk görüşte aşka inan.

    Evlenmeden önce en az altı ay nişanlı kal.

    Asla başkalarının hayalleri ile dalga geçme.

    Derinden ve inançla sev.

    Kırılabilirsin belki ama başka türlü de hayatını tam anlamıyla yaşayamazsın.

    Anlaşmazlıklarda dürüstçe savaş.

    İnsanlar hakkında konuşulanlara inanıp, onlar hakkında karar verme.

    İnsanları yargılarsan, onları sevmeye zamanın kalmaz.

    İnsanlara beklediğinden fazlasını ver ve bu işi yaparken kibar ol.

    Yavaş konuş ama hızlı düşün.

    Şunu daima hatırla ki, büyük aşk veya büyük yatırım daima büyük risk taşır.

    Eğer kaybedersen aklını da kaybetme.

    Üç S yi unutma:

    Sevgi - herkese,

    Saygı - kendine, başkalarına,

    Sorumluluk - Tüm hareketlerin için.

    Eğer hata yaptığını farkedersen, hemen onu düzeltmeye bak,

    bile bile devam etme.

    Konuşmayı sevdiğin biriyle evlen. Yaşın ilerledikçe sohbet her şeyden fazla önem kazanacaktır.

    Anneni sev, say, ara.

    Şunu bil ki, bazen sessiz kalmak en iyi cevaptır.

    Sevdiklerinle tartışırken, o anı önemse, geçmişi kurcalama.

    Satır aralarını da oku, bilgilerini paylaş.

    Bilgi insanı kuşkudan, iyilik acı çekmekten, kararlılık korkudan kurtarır.

    Dua et. Büyük güç verir.

    Düşün. Daha da büyük güç verir.

    Öperken gözlerini kapamayan sevgiliye güvenme.

    Bazen istediğin bir şeyin olmaması senin için bir şanstır.

    En iyi ilişkin, birbirinize olan sevginiz, birbirinize ihtiyacınızdan fazla olduğu zaman olacaktır.

    Şunu bil ki; karakterin senin kaderindir.

    Sınırsızca sev, her gönülde çiçek olacağına, bir gönülde buket ol.

    Sevgi için kollarını kapalı tutma, sonra kendinden başka tutacak şey bulamazsın.

    İçinden ne geliyorsa yap. Doğal ol.

    Mutluluk, sorunsuz bir yaşam değil, onlarla başa çıkabilme yeteneği demektir.

    Gülmek için mutluluğu bekleme, sonra tebessüm bile edemezsin...
    29 Ekim 2007
    #10
  11. İÇİMDESİN

    Kelimeler eksik, kelimeler yaralı.Kelimeler cılız.Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu.
    Ben de...
    Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan?
    Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken?
    Gözlerine buğu,diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mi asırlarca?
    Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep ayni heyecanla açar mi?
    Dedim ya, başka bir şey bu.
    Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim su günlerde.
    Belki de en basta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar.
    Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni.

    En derinlerde tuttum.
    Bana sakladım.
    Derine, hep daha derine...
    Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım.
    Paylaşamadım Yanlış yaptım.
    Sana ulasan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar.
    Kendimi oradan oraya vurmam.
    Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam.
    Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acili duvarları gibiyim.
    Duvarlarım yosunlu, Duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor.
    Tutunamıyorum.
    Renklerim, gün içinde değişiyor.
    Soluyorum, soğuyorum.
    Güneş ulaşmıyor içerilerime.
    Küfleniyorum, yaslanıyorum.
    Yalnızlıklar peşimde.
    Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme.

    Yapış Yapış, vıcık vıcık bir yalnızlık bu.
    Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.
    Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum.
    Yollar, gitgide uzadı ve karıştı.
    Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var.
    Ah onun ne olduğunu biliyorum.
    Sonu sana geliyor her cümlenin.
    Her şeyin basında, içinde ve sonundasın.
    Bu değişmiyor.

    öyle içimsin ki.
    Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.
    çok mutluydum...
    Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım.
    Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.
    "Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi Güneş ısınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?"dedim.

    Çok uzun bir mektup oldu..
    Basından sonuna kadar okudum da.
    Neler yazmışım diye merakımdan.
    Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, Adini yazdım.
    Büyük harflerle, yalnızca adini.
    Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum.
    Mektup cebimde.
    Cebim yüreğime yakın.
    Yüreğim sende.
    Sen yüreğime yakın.
    Öyleyse mektup sende.
    Bu kadar içimdesin iste...


    **Can Dündar**
    29 Ekim 2007
    #11
  12. JAPON TAŞCI

    O , yoksul bir taşçıydı. Her gün kayaları parçalıyordu. İşi çok ağırdı ; ama çok az aylık alıyordu. Bu yüzden hayatından hiç memnun değildi. " Ben başkalarından daha çok çalışıyorum !" diye düşünüyordu. " Benim işim onlarınkinden ağır ve ben onlardan daha az kazanıyorum. Zengin olmak istiyorum. Biraz dinlenirim ve güzel elbiselerim olur " O anda gökten bir melek indi. Ona , " Zengin olacaksın , güzel elbiselerin olacak " dedi. Taşçı hemen zengin oluverdi. Artık onun da güzel elbiseleri vardı ve bir iş yapmak zorunda da değildi. Günün birinde kral , onu sarayına davet etti. O , sarayın güzelliğine hayran oldu. Kral ondan daha zengindi. Bu yüzden üzüldü. " Ben de kral olmak istiyorum " dedi. Gökten bir melek geldi ve onu kral yaptı. Şimdi bütün gün hiç çalışmıyordu. Çok sıcak bir gündü. Güneş ışınlarını saçıyor , yeryüzü yanıyor mu yanıyordu. Kral kızdı ; güneş ondan nasıl güçlü olurdu ki ? Yaşamı yine sevmez olmuştu. " Güneş olmak istiyorum ! " dedi. Melek onu bu kez de güneş yaptı. Şimdi güneş , ışınlarını saçıyor ve dünyada her şey yanıyordu. Ama bir bulut geldi , dünyayla onun arasına girdi. Işınları artık dünyaya ulaşmıyordu. Güneş kızdı ; " Bu nedir böyle ? Ben buluta hiçbir şey yapamıyorum. Derhal ondan daha kuvvetli olmak istiyorum " deyince melek onu bu kez bulut yaptı. Az sonra bulut , yağmura dönüştü. Yağmurlar toprağa , oradan nehirlere ulaştı. Nehirlerin suları çoğaldıkça çoğaldı. Evleri , tarlaları seller bastı. İnsanlar hayvanlar , tarlalar perişan oldu. Ama sular , kayalara hiç bir şey yapamıyordu. Bulut öfkelendi. " Bu kadar çok su nasıl olurda kayaları aşamaz .." Ama kayalar sulardan daha güçlüydü. Bulut bağırdı : " Kaya olmak istiyorum." Melek hemen geldi ve onu kaya yaptı. Artık güneşten ve buluttan daha güçlüydü. Aradan çok zaman geçmedi. Elinde balyozla bir adam çıkageldi ve ondan parçalar koparmaya başladı. " Aman ! bu da nesi ? " dedi kaya. " Ben bu adamdan zayıfım. " Sonra birden anladı kuvvetin kaynağının mutluluk olduğunu ve pişmanlıkla haykırdı : " İnsan olmak istiyorum !" Melek onun bu dileğini de yerine getirdi. Kaya insana dönüştü. Şimdi o adam yine kayalardan taşlar koparıyor. İşi ağır ve aylığı az ; ama yaşamı seviyor ve mutlu.
    29 Ekim 2007
    #12
  13. KEŞİŞ VE SAMURAİ


    Yaşlı keşiş yolun kenarında oturuyordu. Gözleri kapalıydı, bacak bacak üstüne atmıştı ve elleri kucağındaydı. Oturduğu yerde derin düşüncelere dalmıştı.

    Birden bir samurai savaşçısının sert ve emreden sesi, keşişi derin düşüncelerinden uzaklaştırdı. Yaşlı adam! Bana Cennet ve Cehennemi anlat!

    Keşiş önce hiçbir şey duymamış gibi yanıtsız bıraktı bu sesi. Fakat sonra yavaş yavaş gözlerini açtı. Samurai her geçen saniye biraz daha sabırsız bir şekilde yanıt beklerken, dudaklarının kenarında farkedilmesi çok zor bir gülümseme belirdi.

    Keşiş sonunda, Cennet ve Chennemin sırlarını öğrenmek istiyorsun demek ki diye yanıtladı. Bu kadar pejmurde olan sen. Elleri ve ayakları kir içinde olan sen. Saçları taranmamış, nefesi kokan, kılıcı paslı sen. Çirkin ve annenin kılığına özenmediği sen. Sen bana Cennet ve Cehennemi soruyorsun ha?

    Samurai birden küfür etti. Kılıcını çekti ve keşişin başının üstüne kaldırıverdi. Keşişin başını bedeninden ayırmak üzere hazırlanırken, yüzü morardı, boynundaki damarlar kabardı. Kılıç tam inmeye başlarken yaşlı keşiş sakince Bu Cehennem işte dedi. Samurai o anda biraz korku, biraz şaşkınlık, biraz şefkat ve biraz sevgiyle, yaşamını kendisine birşeyler öğretmek için yasamini feda etmeyi göze alan adama baktı. Kılıcını yere indirdi ve gözleri yaşlarla doldu. Ve dedi yaşlı keşiş, bu da Cennet.


    Rahip John W.Groff Jr
    29 Ekim 2007
    #13
  14. KÜÇÜK İTFAYECİ


    Anne, altı yaşındaki lösemiyle savaşan oğluna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi, acı içinde olmasına rağmen, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oğlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Ama bu, artık mümkün değildi. Löseminin buna fırsat tanıması olası değildi. Oysa o oğlunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu.

    "Bob! Büyüyünce ne olmak istediğini hiç düşündün mü? Hayatında neler olmasını dilediğin ve hayal ettiğin oldu mu?" diye sordu.

    "Anneciğim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim".

    Anne gülümsedi ve..

    Dileğini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım dedi.

    Daha sonra, Arizona daki itfaiye müdürlüğüne gitti ve orada yüreği en az Arizona kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı. Onlara oğlunun son isteğinden söz etti ve oğlunun itfaiye arabasına binip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadığını sordu.

    Bundan daha iyisini de yapabiliriz. Eğer oğlunuzu Çarşamba sabahı saat yedide hazır ederseniz, onu o gün şeref konuğu yapar, itfaiyeci kimliğine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlüğüne gelir, bizimle yemek yer, yangın öndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sarı renk üzerine işlenmiş ambleminin olduğu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botlary ısmarlarız. Hepsi Arizona da üretiliyor.

    Üç gün sonra, itfaiyeci Bob u aldı, ona elbisesini giydirdi ve hasta yatağından itfaiye arabasına kadar eşlik etti. Bob, itfaiye arabasına kuruldu ve müdürlüğe doğru yol almaya başladı. Kendini çok mutlu hissediyordu. O gün Arizona da tam üç yangın ihbarı olmuştu. Değişik itfaiye arabalarına, hatta İtfaiye Müdürlüğü nün özel arabasına da binmişti. Yerel televizyonlar da onu izleyip, çekmişlerdi. Hayallerinin gerçek olması, gösterilen sevgi ve ilgi, Bob u o kadar etkilemişti ki, doktorların söylediğinden tam üç ay daha fazla yaşamıştı.

    Bir gece butun ya?am belirtileri dramatik bir şekilde yok olmaya başlayınca, hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerektiğine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye cağırdı. Daha sonra Bob un itfaiyede geçirdiği gunu hatırladı ve itfaiye müdürlüğüne telefon açıp Bob un bu dunyaya veda ederken yanında, ozel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasının mümkün olup olamayacağını sordu.

    İtfaiye Müdürü;

    Bundan daha iyisini de yapabiliriz. Beş dakika içinde oradayız. Bana bir iyilik yapar mısınız? Sirenlerin çaldığını duyduğunuzda, yangın olmadığı anonsunu yaptırabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşlarını ziyarete geldiklerini söyleyiniz ve lütfen onun odasının penceresini açınız diye yanıtladı.

    Yaklaşık beş dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven taşıyan kamyonet ulaştı. Merdiveni açtı ve Bob un 3.kattaki odasına doğru yaklaştı. Tam ondört itfaiyeci Bob un odasına tırmandılar. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler.

    Ölümle penceleşen Bob itfaiye müdürüne baktı ve;

    Efendim ben şimdi gerçekten itfaiyeci miyim? diye sordu.

    Bundan şüphen mi var Bob? diye yanıtladı müdür.

    Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı.

    Belki unuttunuz, belki hatırlamıyorsunuz, belki de çok duygusuz, çok katı oldunuz; ama bilin ki "HAYAT, SEVGI VE UMUT SAÇMAKTIR."

    Sevdiklerinizin kıymetini bilin ve gerçek sevginizi ortaya koyun..
    29 Ekim 2007
    #14
  15. LEYLA İLE MECNUN


    Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla nın annesi öğrenir.

    Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez.

    Kays okulda Leyla yı göremeyince üzüntüden çılgına döner, başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.

    Mecnun un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla yı isterse de Mecnun

    (deli, çılgın) oldu diye Leyla yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun u çölde bulur.

    Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ yı tanımaz.

    Babası Mecnûn u iyileşmesi için Kâbe ye götürür.

    Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn, kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:

    "Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni

    Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni."

    Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar.

    Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir. Bir zaman sonra âilesi, Leylâ yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir. Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm ı vuslatından uzak tutmayı başarır.

    Mecnûn, çölde, Leylâ nın evlendiğini arkadaşı Zeyd den işitince çok üzülür.

    Leylâ ya acı bir sitem mektubu gönderir. Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn a anlatır.

    Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.Bir müddet sonra Mecnûn un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner.

    Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ nın maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz.

    Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer. Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler;

    "Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez

    Cânânsuz cihân gerekmez."

    Der, kabri kucaklayarak ölür.

    Bir müddet sonra Mecnûn un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında, Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki:

    "Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."
    29 Ekim 2007
    #15
  16. NASIL MUTLU OLUNUR


    2 yasında, ufak tefek, kendinden emin ve gururlu, her sabah sekizde giyinip kuşanan ve her ne kadar kör bile olsa saçlarını kıvırıp makyajını mükemmelce yapan yaslı hanım bugün bir huzur evine taşındı.

    70 yaşındaki kocası ise geçenlerde gereken hamleyi yapıp Allah’ın rahmetine kavuşmuştu. Huzur evinin kapısında sabırla beklenen bir kaç saatin ardından, odasının hazır olduğu söylendiğinde tatlı tatlı gülümsedi. Yürüteçini asansöre yönlendirdiği sırada, kendisine odasını anlatmaya başladım, penceresinde asili perdelerden de söz ettim.

    Ben anlatırken, az önce kendisine köpek yavrusu verilmiş 8 yaşındaki küçük bir kızın heyecanıyla " o perdeleri pek severim " dedi. " Mrs. Jones henüz odayı görmediniz, biraz bekleyin demiştim ki "Bunun onunla bir ilgisi yok" dedi.

    "Mutluluk zamandan önce karar verdiğiniz bir şeydir. Benim odadan hoşlanıp hoşlanmamam mobilyaların nasıl düzenlenmiş olduğuyla değil, benim onları zihnimde nasıl düzenlediğimle ilgilidir. Ben onları sevmeye karar vermiştim zaten. Bu benim her sabah uyandığımda verdiğim bir karardır.

    Bir seçme hakkım var: Ya bütün günümü artık çalışmayan vücut parçalarımın bana verdiği sıkıntıyı düşünerek geçiririm yada yataktan çıkıp hala çalışanlar için şükrederim. Gözlerim açık olduğu sürece her yeni gün bir hediyedir. Yeni güne ve hayatimin sadece bu döneminde, biriktirdiğim mutlu anılara konsantre olacağım.

    Yaşlılık banka hesabi gibidir. Ne yatırdıysan onu çekersin hesabından.. Bu nedenle benim tavsiyem, banka hesabına dolu dolu mutluluk yatırman olacaktır. Anı bankamı doldurmaktaki katkın için sana teşekkür ederim. Hala oradan mutluluk çekiyorum. Mutlu olmak için su beş basit kuralı hatırla:


    1. Kalbini nefretten arındır
    2. Zihnini endişelerden arındır
    3. Basit yaşa
    4. Çok ver
    5. Daha az bekle


    Bilmem farkında mısın, eğer yarin ölecek olsak çalıştığımız şirket daha bir kaç gün bile olmadan yerimizi dolduruverir. Oysaki ardımızda bıraktığımız ailemiz bizim kaybımızı ömürlerinin sonuna dek hissedecektir.

    Gelgelelim ki, ailemizden daha çok işimize veririz kendimizi, pek de akıllıca bir yatırım değil, ne dersin? FAMILY ne demektir biliyor musun? FAMILY=(F)ather (A)nd (M)other (I) (L)ove (Y)ou”
    29 Ekim 2007
    #16
  17. ÖRÜMCEK AGI


    Bir gün dünya hayatinda hep kötülük işleyen bir adamı Cehennem kapısında bir melek karsıladı.
    Melek adama söyle seslendi: "Hayatta iken tek bir gün bile birisine iyilik yapti isen buraya girmeyeceksin "

    Günahkar adam uzun süre düşündükten sonra , bir keresinde ormanda gördügü örümcegi hatirladi.

    Balta girmemis ormanda yururken onune bir orumcek agi cikmisti. Adam agi bozmamak ve orumcegi ezmemek icin o gun yolunu degistirmisti. Heyecan icinde o günü meleğe anlattı.

    Melek adama gulümsedi ve ardından elini şıklattı. Gökten bir örümcek ağı inmisti.Adam bu aga tutunarak cennete girebilecekti.

    Adam nese icinde aga tirmanirken cehennemden bazilari da bu aga tutunarak cennete gitmeye calistilar.

    Ama adam agin o kadar cok insani tasimayacagindan korkarak onlari itmeye basladi. Tam o sirada ag gercekten koptu ve digerleri ile birlikte adamda Cehenneme dustu.

    "Yazik" dedi melek, "Bencilligin , hayatinda isledigin tek iyiyi de kotuluge dondurdu. O insanlara sefkat gosterebilseydin , ağın herkesi tasiyabilecegini de gorecektin "

    YAŞAMIN ÖRÜMCEK AĞINI ÖREN İNSANIN KENDİSİ DEĞİLDİR O BU AĞDA SADECE BİR TELDIR VE BU AĞA YAPTIĞI KATKIYI ASLINDA KENDİ YAŞAMINA YAPMAKTADIR.
    29 Ekim 2007
    #17
  18. ŞEYTAN İLE MELEĞİN DANSI


    Birgün melek ile şeytan karşı karşıya gelmişler...İkiside birbirinin gözlerine bakıp gözlerinde ifadeyi okumaya çalışıyormuş...melek şeytanın yüreğinde kesin bir fesatlık olduğunu,şeytan ise meleğin yüreğinin ne kadar temiz olduğunu biliyormuş....
    o sırada çok güzel bir müzik çalmaya başlamış...şeytan ellerini meleğe doğru uzatmış.. ve "benimle dans edermisin" demiş...melek bunu duyunca birden şaşırmış ve o anda birden elini şeytana uzatmış ve dans etmeye başlamışlar...çalan müzik o kadar güzelmişki ikiside birden romantik saatlere mahkum olmuşlar ve melek biran şeytanın içindeki kötülükleri unutmuş...
    şeytan dans sırasında meleğe dönmüş ve "seni seviyorum..ya sen?" demiş...melek yine bir şok daha yaşamış...durmuş ve düşünmüş bir an.."şeytan neden bana böyle birşey desin ki..ama olsun yineden bende ona gerçek olmasa bile bir cevap vereyim" demiş içinden...
    ve melekte şeytana dönmüş "bende seni seviyorum" demiş...
    İŞTE O GÜN YERYÜZÜNDE DÜRÜSTLÜĞÜN ROMANTİZME BOYNUNU BÜKTÜĞÜ İLK AN OLMUŞ....
    29 Ekim 2007
    #18
  19. VAZ GEÇME


    Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.

    Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..

    Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.

    Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.

    Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.

    Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.

    "Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..

    "Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:

    "Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."

    Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı. "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."

    Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..

    "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi.. "Ben de hayallerimi..".....

    O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor.

    Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.

    Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.

    Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi, "Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.

    Allah tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."
    29 Ekim 2007
    #19
  20. ZAMANIN İNCE DİLİMLERİ


    Iyimser bir hesapla diyelim ki,seksen yil yasadiniz.
    Hergun calismak,yemek ve uyumakla gecen saatler ayri ayri hesaplanirsa ortaya korkunc bir tablo cikiyor.
    Seksen yiliniz ede ede 29200 gun edebiliyor.
    Gunde yedi saat uyusaniz,seksen yilda 204400 saat,yani 23 yil 4 ay uyumus oluyorsunuz."Amma cok lan"diye dusuneceksiniz.Evet,bence de fakat uyumadan olmuyor.Insan omrunun buyuk bir bolumunu uykuda geciriyor.
    Geri kalan 56 yil 8 ayinizin 1 yili tuvalette,7 yili yolda,2 yili banyoda,6 yili yemek sofrasinda,23 yili mesai basinda,hic sinifta kalmazsaniz 3 yili okullarda,2 yili evde ders calismakla,6 yili kuyrukta ya da orada burada beklentilerle ve alisverisle gecip gidiyor,elde kaliyor 6 yil 8 ayiniz..
    Erkekler askerlik ve sakal trasina 3 yil ayirirken,kadinlar da bu 3 yili makyaj yaparak ve kuaforde gecirip durumu dengeliyorlar.Kadin olun erkek olun,omur boyu tirnak kesmek 1 ayimizi aliyor.
    Her insanin zorunda oldugu para saymak konusu da ister istemez 4 ay gibi bir zaman dilimini caliyor..
    Gelelim size kalan 3 yil 3 ayiniza..
    Evliyseniz bunun 1 yili kari koca kavgasiyla gecer.40 yillik bir evlilik ve gunde ortalama yarim saat agiz dalasi gibi iyimser bir hesapla tabii.Kimi evlilikler vardir ki onlarin kavgalari bu geri kalan 3 yil 3 aya da sigmaz.Biz burada mulayim bir evli cifti ana ornek olarak aliyoruz.Bekarsaniz,kari koca kavgasina ayiracaginiz 1 yiliniz telefonda telef olacak demektir.
    Yani ki evlenin ya da evlenmeyin,geri kaliyor 2 yil 3 ayiniz.
    Gene iyimser bir tahminle yirmi yasinizdan yetmis yasiniza kadar seks yaptiginizi ve bu ise gunde soyunma giyinme dahil 20 dakika ayirdiginizi dusunelim.Siz ister hergun sipin isi 20 dakikalik isler tutarsiniz,ya da bir gun pas gecer,devrisi gun bu ise 40 dakika ayirabilirsiniz,ister butun hafta bilenir,haftasonu 4 saat 40 dakikalik bir seks alemi duzenleyebilirsiniz.Oyle ya da boyle ve duraklamalarla 1 yil 5 ayiniz da seksle geciyor.
    Kalakaliyor sadece 10 ayiniz.
    Gunde 15 dakika televizyon izleseniz,ki izliyorsunuz,saatlerce izleyen var,gitti iste 10 ayiniz,hayat tamam oldu.Saatlerce televizyon izleyenler o vakti mutlaka ya seksten ya da dersten caliyorlar.Baska turlu olmaz,hesap ortada...
    Ayrica bu hesaba,uzun yolculuk yapmaniz,hastalanip yatmaniz,erkeklerin sunnet,kadinlarin lohusalik donemleri,kimi cenazelere katilmaniz,karakolluk olmaniz,mahkemeleriniz,noter isleriniz,banka ziyaretleriniz,disci,doktor tantanalari gibi kayip zamanlar katilmadi.
    Hesaba katilmayan en onemli sey,kitap okumak,tayatro,sinema,bale,opera izlemek,bir yerlere tatile gidip yan gelip yatmak.
    Butun bunlara ayiracak dakikaniz olmadigi somut ve aritmetik olarak gozumleniyor.
    Ustelik herkez seksen yil yasamiyor.Kotumser bir hesapla sizin cise gitmeye bile vaktiniz yok


    Ferhan Sensoy'un
    "Falinizda Renosans Var" kitabindan
    29 Ekim 2007
    #20
soru sor