Kıssadan Hisse

İsimli konu WH 'Garip Olaylar' kategorisinde, m4j3st3 üyesi tarafından 19 Nisan 2008 tarihinde yazılmıştır. Konu Özeti: Kıssadan Hisse. Osmanlı mali buhran içinde iken, 1911 de Trablusgarp , 1912 de Balkan bozgunu ile büyük toprak kayıpları verilirken , artık İttihatçılar, devlet içinde... Kıssadan Hisse Kıssadan Hisse... ...

  1. Osmanlı mali buhran içinde iken, 1911 de Trablusgarp , 1912 de Balkan bozgunu ile büyük toprak kayıpları verilirken , artık İttihatçılar, devlet içinde iktidarı bütünüyle ele geçirmişlerdi. Enver Bey, paşalığa terfi etmiş, Eski posta kâtibi Talat Bey, paşalıkla sadrazam olmuş. İstanbul muhafızı olan Albay Cemal Bey de paşa yapılmıştı. Böylece Enver-Talat-Cemal adlarındaki paşalar, devlette tek söz sahibi olmuşlardı.İşte bu paşalardan Cemal Paşanın acı bir itirafını ; borçların Osmanlı’yı nasıl 1. Dünya Savaşı’na soktuğunu Cemal Kutay şöyle açıklar :

    Talat, Enver ve Cemal Paşa üçlüsü olarak anılan ve dünya savaşı öncesinde tamamen devlete hakim olarak ülkeyi yöneten bu üç Osmanlı paşasından Cemal Paşa kendisi , 1918 baharında yanında Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri ve Bahriye Nezareti Çatanası ile büyük adaya doğru giderken Yakup Kadri soruyor ‘’

    ’`Paşam eğer mahsuru yoksa lütfen cevap verir misiniz. Biz bu harbe neden girdik?

    -Cemal Paşa derinden bir iç çeker sonra hiç düşünmeden söyleyeyim der:

    `` Maaş ödemesi için girdik.’’

    “Hazine bomboştu, Mâliye Nazırı Cavit Bey ne İngiltere’den ne Fransa’dan on para alamayacağını söyledi. Ben de Paris’ten elim boş dönmüştüm.Duyun-u Umumiye de Londra’dan aldığı talimatla her ay verdiği 2 milyon altın lirayı da kesti.Orduya ekmek bile alamayacak kadar sıkıntıdaydık.Halimizi bizim kadar bilen Almanlar, ittifak teklif ettiler.Bunun üzerine malum gelişmeler bizi harbe soktu”

    Duyun-u Umumiye yi hepimiz biliyoruz. 1.Dünya Savaşı’na kadar düzenli olarak Osmanlı borçlarını alacaklılara elde ettiği kaynakların geliri ile ödeyen kurum. Duyun-u Umumiye İdaresi bu kaynaklardan her sene % 4’ü faiz olmak üzere Osmanlı borçlarının % 5 ini ödüyordu.Kuruluş anlaşmasına göre eğer elde ettiği gelir ödenecek borçtan fazla olursa kalan kısım Osmanlı hazinesine aktarılacaktı ama öyle bir borç sarmalı vardı ki Osmanlı hazinesine aktarılacak doğru dürüst bir gelir filan da kalmıyordu

    Osmanlı’nın Borçla tanışması, 1775 lerde iç borç olarak görülmesi gereken eshamlar ( bir tür bono ,- hazinenin geleceğe ait olan çeşitli gelirlerini, örneğin gelecekteki 5 yıllık gelir karşılığının peşinen tahsili karşılığı, alıcıya devreden ) ile başladı. Sonrasında uzun tartışmalardan sonra , Avrupa’dan da borç alınmaya başlandı. Avrupa da faizler % 3-4 iken Osmanlı % 11-12 lere varan faizlerle borçlanarak dünya’nın en yüksek faiz ödeyen ülkesi haline gelivermişti.. Papa’nın bile o dönem Osmanlı tahvillerine para yatırdığı bilinmektedir.Ama 1875 e gelindiğinde artık borçların döndürülmesi imkanı kalmamıştı. Osmanlı iflasını açıkladı.Sonrasında kısa bir süre sonra Duyun-u Umumiye dönemi başladı.1875 de İflas ilan edilmişti ama 2 yıl sonra Fransa da yeni borç peşinde koşuluyordu.Osmanlı 1875 de iflas ettim dese bile sonrasında borçlanmaya devamdan başka çare geliştiremedi.

    Evet daha 1879 larda İngiliz Dış İşleri Bakanı Lord Derby, “Osmanlı Devleti’ni o denli yakından denetliyoruz ki bu devletin toprakları üzerindeki egemenliği pratik olarak sıfıra inmiştir ‘’ diyordu. Fransa ve İngiltere Osmanlı borçlarında en büyük alacaklılardı ve artık Osmanlının göbekten bağlı olduğu doğal müttefiklerdi.Osmanlı’nın pek kımıldayacak hali kalmamıştı.

    Osmanlı öyle bir abukluk içinde borçlanıyordu ki dışa her borçlandığı 100 TL nin ancak % 60 ı kasasına girebiliyordu. İskontolu satışlar, komisyon,ihraç giderleri filan derken vesair giderlerle ele geçen miktar son derece azalmakta idi.Bu borçların da ancak % 16 sı yatırım amacı ile kullanılmakta , üstü iç ve dış borçlarla ilgili ödemelere , saray giderlerine , hazineye ait diğer cari giderlere harcanmakta idi. 1914 yılına gelindiğinde devlet gelirlerinin % 28.2 si doğrudan dış borç ödemelerine gidiyordu.Ama borçların azaldığı filan yoktu.

    Dünya savaşı başlarken, Almanya atik davrandı , Osmanlı’nın içinde olduğu mali çöküntüyü , İngiltere ve Fransızlara karşı oluşan rahatsızlıkları kullanmasını bildi. Duyun-u Umumiye de Londra talimatı ile Osmanlı’ya ödemesi gereken parayı da kesince , hazinesi tam takır kalan Osmanlı savaşa girmekten başka bir seçenek bulamadı. Ama bir farkla , eski doğal müttefikleri ile değil Almanya ile birlikte doğal müttefiklerine karşı.

    Esasında 1914 yılında, savaş başlarken Osmanlı tarafsızlık içinde idi.Ama Almanya İmpartorluğun durumunu yakından bilmekte idi.Hemen Osmanlıya kredi teklif ( hibe değil ..kredi.) etti. .Ve dünyada taşlar yerinden oynarken.., Osmanlı kendi senaryosu gereği değil , bir yerde askerini bile Almanların sevk , idare ettiği bir senaryo üzerinden savaşa girmek zorunda kalıyordu.

    Osmanlı’nın savaşa girmesine ve savaşta kalmasına endeksli özel Alman Kredisi açılıyordu yapılan görüşmelere göre.Kredi paketine göre ,Savaş boyunca her yıl % 6 faizli 5.000.000 altın Lira verilecekti.Şartlı bir krediydi bu. 250.000 Lira hemen anlaşma yapıldığında , 750.000 lira Rusya ve İngiltere ile savaş ilanından 10 gün sonra , ve savaş devam ettiği sürece de her ay 400.000 lira , kredi verilecekti Osmanlıya.

    Evet Celal Paşa haklı idi, yukarıda ki gibi konuşmakta çünkü 29 ekim 1914 de savaşa girdiğimizde hazinemizin kasasında mevcut sadece 92.000 altın lira idi....Sonrasında ise dört yıllık savaş boyunca Almanya dan alınan borçlarla ayakta kalınmış, ve hazinenin ihtiyaçları alınan bu borçlarla karşılanmış .Savaş bittiğinde ise savaşa girerken 163 milyon olan borçlarımız, 304 milyon liraya ulaşmıştı bile.

    1918 yılına gelindiğinde , Alman kredisi de kesildiğinden İstanbul halkı artık açtı. Mebusan meclisinde 1918 yılında İstanbul halkına nasıl ekmek sağlanacağına dair hararetli tartışmalar yapılıyordu. Atatürk 1919 da Samsun’a çıkarken Osmanlı artık memurlarına aylık ödeyemez durumda idi.Dış borçlar katlanmıştı. Üstelik dış borçların çoğu İngiltere , Fransa ve İtalya uyruklulara aitti. Anadolu da bu devletlerin işgali altına girmeye başlamıştı.

    Kurtuluş savaşı verilmesi ve kazanılmasına rağmen borçlardan yine de kurtulanamadı. 23 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Anlaşması’yla borçlar tekrar düzenlendi ve bir kısmı Osmanlı’dan ayrılan devletlere devredildi. 1928 anlaşmasıyla da Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı genel borçlarından 1912 yılından önceki kısmının % 62’sini, bu tarihten sonraki kısmının da % 76’sını ödemeyi kabul ederek, Osmanlı borçlarını ödemeye başladı ve bu borçları ancak 1954 yılında bitirebildi.

    Genç Cumhuriyet hesapsız kitapsız borçların nelere mal olduğu yakından bilmekte idi bu nedenle bu dönem pek borca girilmedi. Genç Cumhuriyet borçtan her zaman kaçındı. 1950 de borç tutarı, dünya savaşı atlatılmış olmasına rağmen sadece 250 milyon dolar civarında idi .O da çoğunlukla yatırım amaçlı alınmış borçlardı, hatta karşılığı döviz ve altın olarak bile mevcuttu.

    İkinci Dünya savaşında ve Türkiye’nin en büyük şansı belki de borç baskısı altında olmaması idi.Ülke savaşla ilgili kendi kararını kendi bağımsız iradesi ile alma imkanına sahipti.Bu savaşın getireceği avantajlardan ziyade, yıkımdan uzak durmak Türkiye’nin tercihi idi. Müthiş cazip vaatler veya tehditler karşısında bile kendi dışında geliştirilen pek de menfaatimize sonuç vermeyecek ve başkalarınca tasarlanan savaş senaryolarının figüranı olmayı ret edebildi..Başkalarının meşruiyetten yoksun savaşına girmek zorunda hissetmedi kendini.Kendi bildiği yolda yürümeye imkan buldu. Sınırlarında dünya savaşı yangını olurken, tarafsızlığını korudu. Dünya savaşının getirdiği büyük yıkımın dışında kalabildi.
    ALINTIDIR
    19 Nisan 2008
    #1
  2. emegine saglıkkk.......................
    17 Aralık 2008
    #2
  3. sagol dostum... emegine saglik...
    18 Aralık 2008
    #3
  4. paylaşım için saolll.....
    8 Ocak 2009
    #4
  5. harıka olmus emegınıze yuregınıze saglık:) Aykiz Didem
    28 Mart 2012
    #5
soru sor