NBA Yıldızlarının Hayat Hikayeleri

İsimli konu WH 'Basketbol' kategorisinde, CékiRdéK üyesi tarafından 4 Nisan 2008 tarihinde yazılmıştır. Konu Özeti: NBA Yıldızlarının Hayat Hikayeleri. NBA Yıldızlarının Hayat Hikayeleri KAN, TER VE GÖZYAŞI, KEVIN GARNETT Blood, Sweat & Tears (Kan, Ter ve Gözyaşı) KEVIN GARNETT “DA KID” artık büyüdü... NBA Yıldızlarının Lakapları NBA yıldızlarının Türkiye yorumu ...

  1. NBA Yıldızlarının Hayat Hikayeleri
    KAN, TER VE GÖZYAŞI, KEVIN GARNETT

    Blood, Sweat & Tears (Kan, Ter ve Gözyaşı)
    KEVIN GARNETT

    “DA KID” artık büyüdü ve tek hedefi takımını başarıya taşı***** “DA M.V.P” olmak!!

    Kevin Garnett, şüphesiz son yıllarda NBA’deki en büyük oyunculardan biri. Ama NCAA’i pas geçerek doğrudan NBA’e atılması onun önüne bir çok zorluk çıkarttı. NBA zaten acımasız ve büyük para oyunlarının döndüğü bir ligdir eğer insanlar sizin hassas olduğunuz bir noktayı yakalarsa, etik olsun ya da olmasın, kazanmak için bunu size karşı kullanmakta bir an için bile tereddüt etmez. KG’de küçük yaşta kurtlar sofrasına atılmasına rağmen tanrı vergisi yeteneği ve mücadeleden asla kaçmayan yapısıyla sağ kalmasını bildi ve NBA değirmeninde öğütülen onca genç ve yetenekli oyuncudan biri olmamayı başardı. Kendi ifadesiyle o, her çıktığı maçta bir “yaşam” mücadelesi verdi ve takımı yenilse de çoğu kez bu mücadeleden galip ayrıldı. Artık O, NBA’de herkesin saygı duyduğu bir oyuncu. Geçtiğimiz NBA All-Star maçında aldığı MVP ödülü, yıllardır bir ünvana susamış KG’nin NBA’in en iyi oyuncularından biri olduğunu tasdik ederken, KG’i öyle bir kamçıladı ki 7-9 Şubat tarihindeki All-Star haftasonundan sonra çoşan KG’yi ve onun Timberwolves’unu durdurmak neredeyse imkansız hale geldi. Bu kez Garnett, All Star MVP ödülünden çok daha büyük ve prestijli bir ödülü gözüne kestirdi ve şu ana kadar ortaya koyduğu performansla bu onuru sonuna kadar hakediyor: Normal Sezon MVP Ödülü!!..

    DNA, yani Deoksiribo Nükleik Asit; adenin, guanin, sitozin ve timin bazlarından oluşan ve canlıların kalıtsal bilgisini yapısında saklayan bir sır küpü... 19. yüzyılda Darwin ve Lamarck'ın çalışmalarıyla başlayan genetik bilmi, Charles Davenport'un düşünceleriyle sadece bilimsel bir temele oturmaktan çıkarak Hitler'in ideolojisine temel oluşturup siyasal platforma bile taşındı. Modern anlamda genetik bilimi ise özellikle son 10 yılda büyük bir atılım gösterdi. İnsanın gen haritasının çıkarılması ile Kanser gibi hastalıkların sonunun getirilebileceğine dair olan inançla yola çıkılan projeler birkaç yıl önce, DNA çiftlerinin kopyalanarak insan klonlamayı amaçlayan bir projeyle meydana gelen kopya koyun Dolly ile beraber başka bir boyut kazandı ve bilim adamları arasında oldukça şiddetli tartışmalara konu oldu. Bu arada geçtiğimiz ay içinde sevgili ilk klonlanmış koyunumuz Dolly, nadiren görülen bir akciğer hastalığı nedeniyle genç yaşta hayata gözlerini yumdu. Ve günümüzde Genom Projesi sonucunda bilim adamları neredeyse insanların gen haritasını çıkartma işlemini tamamlamış durumda. Ama kimi çevreler, ürettikleri komplo teorilerinde, genetik hakkındaki araştırmaların insanlığı amansız hastalıkların pençesinden kurtarmaktan çok Amerika'nın hegemonya stratejisinin bir ürünü olarak kimyasal silahlardan bile etkilenmeyen "Kaptan Amerika" tarzı süper askerler üretmek adına yapıldıldığını iddia etmekte. X-files’ta ajan Fox Mulder bu tip iddialar üretir de biz üretemez miyiz!! Pekala süper asker yaratmayı kafasına koyan bir devlet, süper sporcular, süper basketbol oyuncuları yaratmayı da düşünebilir. Mesela beni böyle bir projenin başına getirseler ve neredeyse kimsenin eşleşemeyeceği bir basketbol yıldızı üretmemi isteselerdi sanırım bu oyuncu pivot fiziğinde ama bir guard kadar hızlı, top sürebilen, pas verebilen, bir *** guard kadar orta mesafenden attığını sokabilen bir oyuncu olurdu; yani tıpkı Kevin Garnett gibi!..

    Adam Olacak Çocuk
    Kevin Maurice Garnett, 19 Mayıs 1976’da Mauldin-Güney Carolina’da doğdu. KG çocukken birazcık sokakta gezen belalı tiplerden de olsa (Okulda beyaz bir çocuğun bileğinin kırıldığı bir kavgaya karıştığı için tutuklanmıştı) genelde vaktinin çoğunu idolü Magic Johnson gibi iyi bir basketbolcu olabilmek için Springfield Park’ta basketbol oyna***** geçiriyordu. Hatta Kevin, kendisini basketbola o kadar kaptırıyordu ki yanında biri olsun ya da olmasın çoğu kez gece yarısına kadar parkta kalarak şut atmaktaydı. Kevin’ın öz babası O’Lewis McCullough da tam anlamıyla bir basketbol delisiydi. KG’nin üvey babası ise onun basketbol oynamasına pek de sıcak bakmıyordu. Annesi Shirley Irby Garnett de çocuğunun basketbol gibi “boş işler” ile uğraşacağına oturup ders çalışarak üniversiteye gitmesini arzulamaktaydı. Ama KG’nin okul ve derslerle arası pek iyi değildi. Onun tek yapmak istediği basketbol oynamaktı. Bu yüzden Kevin, herkesten gizli olarak lisesinin basketbol takımı Mauldin Mavericks’te oynamaya başladı. Kevin’ın ailesinin ise bundan haberi yoktu. Öğrendiklerinde de çoktan iş işten geçmiş ve Garnett maçlara çıkmaya başlamıştı. Artık Kevin’ın basketbol oynamasının engellenemeyeceği aşikardı. Üstelik Kevin, bu oyunu gayet de iyi oynuyordu. Lisedeki ikinci yılında KG’nin ünü giderek yayılmaya başladı. Garnett’in maçlarını kaçırmak istemeyen insanlar Mauldin Lisesi’nin salonuna akın ederek onun basketbol şovunu izliyordu. KG, o günlerde basketbol vasıtasıyla Stephon Marbury isminde New York’lu bir genç ile tanışıyor ve ikilinin arasındaki dostluk, kısa zamanda adeta iki kardeşin ilişkisine dönüşüyordu. KG, Güney Carolina’da Mauldin Lisesinde “Mr.Basketball” seçildikten sonra son sınıfta Chicago, Illinois Eyaleti’ndeki Farragut Akademisi’ne geçmek zorunda kalmıştı. 1995 sezonunda %66.6 şut yüzdesi ile 25.2 sayı, 17.6 ribaund, 6.7 asist ve 6.5 blok ortalamarıyla oyna*****, spektaküler smaçları ile adını duyuran ama ne yazık ki kötü bir trafik kazası sonucunda bir lise efsanesi olmaktan öteye gidemeyen Ronnie Fields (1996’da Amerikanın en iyi beş lise oyuncusundan biri olarak seçilmişti) ile birlikte takımını 28-2’lik bir seride sırtlayan oyuncu olurken Amerika’nın en yüksek tirajlı gazetelerinden USA TODAY tarafından yılın basketbol oyuncusu olarak seçilirken, Parade ve Slam Dergilerince de Amerika’daki en iyi beş lise oyuncusundan biri olarak gösterildi. Kevin’ın Brooklyn’li kankası Steph ise Parade tarafından 1995 yılının en iyi lise oyuncusu seçilmişti.
    Garnett, Springfield'da düzenlenen birinci Nike Hoop Summit turnuvasında, Amerikan Genç Milli takıma davet edildi ve ilk defa Amerikan Ulusal formasını giydi. Yapılan maçta Amerikan Genç Milli Takımı, uluslararası oyunculardan oluşan karma takımı zor da olsa 86-77 mağlup ederken KG, 10 sayı, 10 ribaund ve 9 blokla triple-double'ı kıl payı kaçırıyordu. (1999'da KG, Porto Riko’da düzenlenen Amerika Kıtası Olimpiyat elemelerinde ikinci kez milli formayı giyme şansını yakaladı. KG'li Amerikan Milli takımı, 11 günde çıktığı 10 maçın 10'unda da galip gelerek altın madalyaya uzanırken, Garnett 11.9 sayı, 7.0 ribaund, 1.9 asist, 2.2 blok ve 1.7 top çalma ortalamaları ile Gary Payton, Tim Duncan ve Jason Kidd ile birlikte takıma kattığı yüksek enerji ve nefes kesen smaçlarıyla seyircilerin beğenisini toplamıştı)
    Tekrar KG’nin Lise son sınıftaki son günlerine dönelim. KG, Ron Mercer, Shareef Abdur-Rahim ve Stephon Marbury gibi ülkenin en iyi lise oyuncularını karşı karşıya getiren St.Louis’deki 1995 McDonalds All-American maçında 18 sayı, 11 ribaund, 4 asist ve 3 blok üreterek, Most Outstanding Player ödülünü kucaklarken (1995 McDonalds All-American maçında oynayan ve şimdi NBA’de forma giyen diğer oyuncular: Kobe Bryant, Vince Carter, Paul Pierce, Chauncey Billups, Antawn Jamison ve Robert Traylor) ardında toplam 2533 sayı, 4807 ribaund ve 739 blokluk bir lise kariyeri bırakıyordu. Normal şartlar altında Kevin Garnett çapında bir oyuncuyu kapmak için çoğu NCAA takımı kıyasıya bir yarışa girerdi (KG’nin NCAA’de oynayamıyacağı belli olmadan önce Michigan, Michigan State, DePaul, North Carolina ve Illinois üniversiteleri ile görüştüğü söyleniyordu) ama Kevin, son SAT sınavında kaldığında artık koleje kabul edilme ihtimali ortadan kalkmıştı. İşte bu yüzden artık şansını NBA’de denemeye karar verecekti.

    Kuzu Postuna Bürünen Timberwolves’un Hain Planı!!..
    1995 NBA Draftına; Jerry Stackhouse, Rasheed Wallace, Antonio McDyess, Joe Smith, Damon Stoudemire ve Michael Finley gibi bir çok bomba isim katıldığından Kevin Garnett’in kaçıncı sıradan seçileceği merak konusuydu. Çünkü 1975 Draftında Philadelphia tarafından 5.sıradan seçilen Darryl Dawkins’den tam 20 yıl sonra ilk defa bir Lise oyuncusu NBA draftında seçilme şansına sahipti. (NBA tarihinde, üniversitede oynamadan liseden direk lige katılan ilk oyuncu efsanevi Moses Malone’dur. NBA Draftında 1.sıradan seçilen ilk liseli oyuncu ise 2001’de Washington Wizards tarafından seçilen Kwame Brown’dur)
    Bu sırada Minnesota’nın basketbol faaliyetlerinden sorumlu başkan yardımcısı eski Celtics efsanelerinden Kevin McHale ve takımın coach’u Flip Saunders, Timberwolves için ilginç bir draft stratejisi belirlemişti. Ortalığa Kevin Garnett’in bulunmaz bir Hint kumaşı olduğuna ve onu kesinlikle kaçırmayacaklarına dair söylentiler yayacaklardı. Böylelikle spekülasyonlara aldanıp paniğe kapılan takımlardan birinin “Bu adamların kesin bir bildiği vardır!! Biz elimizi bunlardan önce tutalım da şu çocuğu alalım” diye Garnett’ı seçeceğini ümit ediyorlardı. Hayallerindeki oyuncu ise North Carolina’da Michael Jordan’ın tahtına aday gösterilen skorer guard- forvet Jerry Stackhouse idi. McHale ve Saunders planlarının tıkır tıkır işleyeceğini, bu şekilde de diğer takımları “kekleyerek” Stack’in doğrudan kucaklarına düşmesini sağlayacaklarını hesaplamaktaydı.

    “Flip eğer bu çocuk başaramazsa ikimiz de kovuluruz!!” Kevin McHale

    Ama Garnett, Minnesota’nın planlarını çöpe atan isim oldu. O güne kadar bir tek Minnesota yetkilisi bile Garnett’i izlemeye gitmemişti. Bu yüzden KG’nin nasıl bir oyuncu olduğuna dair en ufak bir fikirleri bile yoktu. Garnett, Chicago’da çıktığı bir work-out’ta öyle bir basketbol şovu sundu ki Saunders ve McHale salondan ayrılırken ikisinin de ağzı açık kalmıştı. Tam salonun dışına çıktıklarında Saunders döndü ve McHale’e şunları söyledi: “Kevin bu çocuğu alacağımızı kimse bilmemeli!! Eğer onu 5.sırada alabilirsek şanslıyız.” Bir önceki sezonda ancak 21 galibiyet alabilen Timberwolves için yazarlar, takımı çekip çevirebilecek ve kendisini NCAA’de ispatlamış Damon Stoudemire gibi bir guard’a ihtiyaç duyulduğunu yazmaktaydı. Bırakın Garnett gibi daha olgunlaşmamış bir lise oyuncusunu Jerry Stackhouse’un bile bir kumar olabileceğini iddia ediyorlardı. Yani Garnett gibi uzun yıllara yayılması gereken bir draft planının başlangıcı, değil kumar oynamak intiharın ta kendisiydi!! Drafttan evvel McHale, Saunder’s şöyle dedi: “Flip eğer bu çocuk başaramazsa ikimiz de kovuluruz!!”
    Draft gecesinde Maryland’li Joe Smith (ki gelecek yıllarda Minnesota’yla usulsüz anlaşma yaparak Timberwolves’un başını oldukça ağrıtacaktı) 1.sırada Golden State tarafından seçiliyordu. Clippers hakkını Antonio McDyess’dan, Sixers Jerry Stackhouse’tan ve Washington da Rasheed Wallace’tan yana kullanmıştı. Beşinci sıradaki Timberwolves’ta ise McHale ve Saunders, Garnett’ı kaçırmamanın getirdiği rahatlıkla oldukça derin bir nefes alıyordu.
    Minneapolis Lakers’tan Minnesota Timberwolves’a…
    Minnesota, 1989-90 sezonunda Orlando Magic’le beraber NBA’e katıldığında, Minneapolis ikinci kez bir NBA takımına ev sahipliği yapma şansını yakalamıştı. Şehrin ilk NBA takımı ise daha sonra Los Angeles’a taşınacak olan ve George Mikan ve Elgin Baylor gibi efsanevi isimlerin oynadığı Minneapolis Lakers idi. Timberwolves bir anda Minnesota’ya yeni bir heyecan getirdiyse de takımın aldığı kötü sonuçlar ve genelde sezonu hep 3 aşağı 5 yukarı 20 galibiyet alarak tamamlamaları neticesinde heyecan duygusu yerini hayal kırıklığına bıraktı.
    Minnesota o kadar kötü bir takımdı ki hatırlarım babam, ben 12-13 yaşımdayken bana televizyona bağlanan oyunlardan almıştı. Tabii o zamanlar şimdiki gibi playstation falan yok. Benim de favori oyunum binbir güçlükle bulduğum “dandik” bir NBA oyunuydu. Oyunun tasarımcısı Çinli programcı, fanatik bir Knicks taraftarı ve Starks hayranı olduğu için John Starks oyundaki en iyi oyuncu olarak tasarlanmıştı. Ben de New York Knicks’in karşısına “ezik” Minnesota’yı alıp John Starks’a 50 üçlük attırmaya ya da Patrick Ewing’e 40 blok yaptırmaya uğraşırdım. İşte Kevin Garnett geldikten sonra Minnesota’nın oyunlara bile yansıyan bu makus talihi tersine döndü.
    Dikkat Koca Köpek Var!!
    Garnett gerçek anlamda ilk profesyonel maçına Milwaukee Bucks karşısında çıktı. KG bu maçı şöyle anlatıyor: “İlk maçımda karşımda Glenn “Big Dog” Robinson vardı. Başlarda maç oldukça keyifliydi. Çünkü posterleri odamın duvarlarını süsleyen biri karşısında oynamak bana heyecan veriyordu. Ama maç ilerledikçe çabuk öğrenmek zorunda kaldım. Big Dog bazı pozisyonlarda gerçekten bana günümü gösterdi. Ama ikinci karşılaşmamızda intikamımı aldım. Çünkü bu kez hazırlıklıydım. Rövanşta 6 kez Bucks potasına bastım. Ayrıca koca köpeği de %34 şut yüzdesiyle oynattım. Daha ne isteyebilirdim ki!!”
    Garnett kariyerinin ilk üç ayına takımın yedek kısa forveti olarak başladı. (Bu aradaGarnett’e de kısa forvet diyoruz ya insaf, adam 2.11!!) Bu 3 aylık sürede ise 6.2 sayı ve 3.8 ribaund ortalamaları ile oynuyordu. Hatırlayacaksınız, geçtiğimiz aylarda Kenny Smith ve Charles Barkley’in Yao Ming hakkında girdikleri iddia ve Sir Charles’ın bir eşşeğin oldukça nazik bir kısmına buse kondurmasıyla neticelenen olaylar, Smith’in Ming hakkında yorum yaparken KG’nin de ilk aylarında pek parlak bir performans ortaya koyamadığını ama sonra kendisini yavaş yavaş toparladığını hatırlatmasıyla başlamıştı.
    Gerçekten de Garnett, kendisine ilk beşte yer bulmaya başladığı Ocak ayında aniden ortalamalarını 14.0 sayı ve 8.4 ribaund’a çıkardı. All-Star haftasonunda çaylaklar takımına da seçilen KG, Batı takımı hanesine 8 sayı, 6 asist, 4 ribaund eklerken Doğu takımında Damon Stoudemire ve Jerry Stackhouse etkili oyunlarıyla takımlarını 94-92’lik skorla Batı karşısında galibiyete taşıyordu. KG çaylak sezonunda 10.4 sayı ve 6.3 ribaund ortalamaları ile oynayıp NBA’in en iyi ikinci çaylak takımına (All Rookie Second Team) seçildi. Ama Minnesota KG’nin katkısına rağmen bir kez daha 20’li galibiyetlerden kurtulamamıştı.

    “Kevin hep 2.13’e ulaşırsa onu pivot olarak oynatıp Shaq gibi uzunların üzerine salacağımı zannettiği için boyunun birazcık daha uzamasından ödü kopuyordu. Onu 3 numarada oynatıp rakiplere kan kusturmak varken hiç pivot oynatacak kadar budala olabilir miyim??” Flip Saunders

    Yoksa siz boyunuz kısa diye mi üzülüyorsunuz??
    Kevin Garnett’in o dönemdeki en büyük korkusu uzun boyu nedeniyle Saunders’ın kendisini pivot olarak oynatmasıydı. KG draft edildiğinde takımın başkan yardımcısı Kevin McHale ile aynı boydaydı. Ama aradan 14 ay geçtikten sonra KG, artık McHale ile yan yana durduğunda ona 6 cm kadar yukarıdan bakıyordu. Kevin bu boy meselesini o kadar kafasına takmıştı ki periyodik boy ölçümlerinden birinde adeta gazetecilere yalvararak: “Hayır!! Lütfen etrafta benim 2.11 olduğumu söyleyip durmayın!!” şeklinde bir istekte bulundu. Garnett’ı asıl tedirgin eden şey ise coach Saunders’ın odasının duvarına astığı ve KG’nin boy gelişimini takip ettiği bir çizelgeydi: “Kevin hep 2.13’e ulaşırsa onu pivot olarak oynatıp Shaq gibi uzunların üzerine salacağımı zannettiği için boyunun birazcık daha uzamasından ödü kopuyordu. Onu 3 numarada oynatıp rakiplere kan kusturmak varken hiç pivot oynatacak kadar budala olabilir miyim?? O, 1.88’lik bir oyuncu kadar hızlı ve çabuk. Büyük oyuncuların tanrı vergisi bazı özellikleri vardır. Kevin Garnett’in olduğu gibi. Bu tür şeylerin nasıl olduğunu sorgulayamazsınız sadece kabul edersiniz. ” Doug Collins de Garnett’in fiziği hakkında şu yorumda bulunmuştu: “Bence tüm büyük yıldızlar gibi Garnett de genetik bir ‘kaçık’ !!”
    KG’ye dokunan yanar!!
    İlk sezonunun ardından McHale ve Saunders takım ile ilgili tüm planlarını Garnett üzerine inşaa etmeye başlamıştı. Düşünün ki o yıla kadar takımın en önemli oyuncularından ve “orjinal” Dream Team’in de üyesi olan Christian Leattner, KG’e yönelttiği bazı eleştirilerden sadece bir kaç gün sonra takımdan postalanıyordu. (KG ile arası hafif limoni olan Wally Szczerbiak’ın dikkatine!!) KG ise önceleri kendisinin üzerine bu kadar düşülmesinden rahatsızlık duyduysa da duruma çabucak alıştı: “Sanırım herkes iyi iş çıkarttığımın farkındaydı. Sezon sonunda parçaları yerli yerine oturtmayı başardım. Skor üretiyordum, savunmada çemberin etrafını kolluyordum ve takımın sahada daha agresif olmasını sağlıyordum. Coach, sahada kendi başımın çaresine bakabildiğimi görünce benden daha fazlasını yapmamı istedi. Önce benim bir lider olmam gerektiğini sonra da takımı benim üzerime kurmak istediklerini söylediler. Herşey o kadar çabuk olmuştu ki!! Ben hala basketbolu ve NBA’i öğrenmeye çalışıyordum. Ve onlar benim omuzlarıma sanki 8 yıllık oyuncularıymışım gibi sorumluluk yüklüyorlardı. Ama sonra bunu yapabileceğimi anladım.”
    İlk Play *** sevinci ve bir kabusun başlangıcı
    1996-97 sezonuna da McHale ve Saunders draftta büyük bir kumar oynarak başladı. Garnett’in koca sezon boyunca “Bakın adamım Steph, Georgia Tech’te ne güzel oynuyor seyretsenize, hadi onu bize alalım” tarzındaki beyin eti yeme seanslarının da etkisiyle Wolves, draftta Ray Allen’ın hakları karşılığında KG’nin kankası Stephon Marbury’i takıma katıyordu. Kevin Garnett ve Stephon Marbury uyumu işe yarayıp üstüne üstlük onlara bir de Tom Gugliotta desteği eklenince Timberwolves, normal sezonu 40 galibiyet ile tamamla***** tarihinde ilk defa play-***’a kaldı.
    Minnesota tarihinde bir diğer ilk de KG ve Gogliotta’nın All-Star maçında oynamasıydı. KG maçı 7/1 şut yüzdesiyle 6 sayı, 9 ribaund ile tamamlarken, Gugliotta 7/3 şut yüzdesiyle 9 sayı, 8 ribaund ile oynadı. Minnesota’nın play*** yolculuğuna geri döndüğümüzde, Wolves’un ilk turdaki rakibi yarı Dream Team kıvamındaki Houston Rockets’tı. Minnesota belki bir sürpriz peşindeydi ama Clyde “the glide” Drexler, Charles Barkley ve Hakeem O’lajuwon üçlüsü Minnesota’yı paramparça ederek Timberwolves’u süpürdü.
    KG ve Marbury arasına giren kara kedi
    1997-98 sezonu Minnesota için yeni ilkleri de beraberinde getirdi Steph ve KG liderliğindeki Minnesota, ligde çok canlar yakıp 45 galibiyet alarak ilk kez %50’lik galibiyet yüzdesinin üzerine çıktı. KG ise 18.5 sayı ve 9.6 ribaund ortalamaları ile oyna***** bir kez daha All-Star maçında yer almayı hakettiğini kanıtlamıştı. Üstelik bu kez maça Batı takımının ilk beşinde başlıyordu. KG, 12 sayı ve 4 ribaund ile oynarken maçın kahramanı hasta yatağından kalkarak maça gelen ve kan kokusu alıp saldıran köpekbalıkları misali üzerine oynayan Kobe’yi ekarte ederek 23 sayı, 8 asist ve 6 ribaund üreten majesteleri Michael Jordan olmuştu.
    Timberwolves, geçen yıldan elde ettiği tecrübelerle bu kez play ***’ta daha başarılı olacaklarını düşünüyordu ama play***’un ilk turunda karşılaştıkları Seattle özellikle Gary Payton’ın üstün performansıyla seriden galip ayrılan taraf oldu. Yalnız alınan bu sonuç takımda önemli değişikliklerin doğuşuna zemin hazırlayacaktı. McHale, KG ile 125 milyon $ karşılığında dudakları uçuklatan 6 yıllık bir anlaşma yapmıştı. Takımın diğer önemli yıldızı Marbury ise takımda arka plana itilmekten oldukça rahatsızdı. Sezonun başlamasıyla Marbury’nin düşünce tarzındaki değişiklik sahaya da yansımaya başladı. Marbury, eskisine göre daha çok şut kullanmaya ve “attırmaktan” çok “atmaya” yönelik oynamaya başlamıştı. Takımın en kritik anlarda top kullanan “crunch time” atıcısının kendisi olması gerektiğini iddia ediyor ve Seattle serisini kaybedilme nedeni olarak da bunu ileri sürüyordu. Sonunda Marbury, Saunders’a giderek sözleşmesi bitip Free Agent olduğunda Minnesota’nın getireceği hiçbir teklifi kabul etmeyeceğini, mümkünse ailesi ve arkadaşlarının yaşadığı New York’a veya New Jersey’e takas edilmesini istedi. Bunun üzerine Minnesota yönetimi Marbury’i 3 takımın dahil olduğu bir takasla New Jersey’e gönderip yerine benim bir zamanlar en çok beğendiğim guardlardan biri olan Terrell Brandon takıma kazandırıldı. Lock Out nedeniyle 50 maça indirgenen normal sezonda Timberwolves, 25 galibiyet ve 25 mağlubiyet alarak bir kez daha play***’a kalırken Garnett’in çabalarına rağmen takım, her zamanki alışkanlığını sürdürerek ilk turda Tim Duncan ve San Antonio Spurs fırtınasına boyun eğiyordu.
    1999-00 sezonunda takıma katılan çaylak oyuncu Wally Szczerbiak ve tercübeli guard Terrel Brandon’ın da desteğini arkasına alan Kevin Garnett, her zaman yaptığı gibi ortalamalarını bir önceki sezona göre yükselterek 22.9 sayı, 11.8 sayı ve 5.0 asist’le oynarken Timberwolves, 50 galibiyet’e ulaşmıştı. Ama artık taraftarları bezdiren bir biçimde bu kez de Portland’a play ***ların ilk turunda eleneceklerdi.
    2000-01sezonu Malik Sealy’nin bir trafik kazasında ölümü ve Joe Smith’le yapılan illegal sözleşme nedeniyle tatsız başladı. Yine de Garnett gemisini kurtarmaya çalışan kaptan olarak maç başına 22.0 sayı ve 11.4 ribaund’lık double double performansıyla takımına 47 galibiyet kazandırdı. Ama adeta pilav günleri gibi geleneksel bir hale gelen play *** ilk tur kabusu tekrar Timberwolves’un üzerine çöktü ve San Antonio zorlanmadan Minnesota’yı 3-1’lik skorla eledi.
    Aynı filmi geçen yıl da Dallas karşısında izledik. Geçen onca yılda filmin senaryosunda değişen tek şey katillerdi ama kurban hep Minnesota’ydı. Taraftarlar artık Kevin Garnett’in liderliğini ve takımın geldiği noktayı iyice sorgulamaya başlamıştı. KG Timberwolves tarihinin toplamda en çok sahada kalan, en çok top çalan, en çok asist yapan, en skorer ve en çok top kesen oyuncusuydu. Son 3 sezonda sürekli olarak NBA’in en iyi savunma beşine (NBA All defensive first team) ve 98-99 sezonundan beri de All NBA takımlarının abonesi… Ayrıca Larry Bird, Wilt Chamberlain ve Oscar Robertson’la beraber NBA tarihinde 3 sezon üst üste 20 sayı,10 ribaund ve 5 asist barajını geçen 4 oyuncudan biri ama buna rağmen Minnesota iş play ***’a gelince hep sefilleri oynadı. Rakip takımların seyircileri onlarla “Aslında ilk turu oynamasalar belki şampiyon bile olabilirler” şeklinde dalga geçmekteydi.
    Yeni sezon başlamadan önce bu tarz espriler ve hakkındaki eleştiriler Kevin Garnett’i iyice öfkelendirmişti. KG, sezona bu öfkenin verdiği hırsla başladı. Hele 37 sayı, 9 ribaund ve 5 top çalmayla oynayıp MVP seçildiği All-Star maçından sonra adeta çıldırdı. Şu anda Timberwolves, All Star maçından beri oynadığı 17 maçın 13’ünden galip olarak ayrıldı. Lakers maçını saymazsanız, KG bu karşılaşmaların hiçbirinde 20 sayının altına düşmedi ve sayı, ribaund ve asistte triple double’a yaklaşan istatistiklerle oynadı. Şu anda ligde 23.1 ile sayı krallığında 8., 13.2 ile ribaund krallığında 2., 67 maçta 56 double-double’la 1. sırada. Ayrıca 5.8 ile asist krallığında 16.sırada ve bir çok gerçek guarddın sıralamada üstünde. Kuşkusuz KG, normal sezonun en önemli MVP adaylarından biri hatta birincisi. Yalnız işler normal sezonda ne kadar iyi giderse gitsin asıl önemli olan Minnesota’nın Play-***’ta nasıl bir performans sergileyeceği. Ama ne olursa olsun NBA, Garnett’e çok şey borçlu. Sadece insanlara sunduğu enfes basketbol şovu yüzünden değil. Eğer Garnett küçük yaşta cesareti ve yeteneği ile sahada kan ter ve gözyaşı dökerek kendisini acımasızca eleştiren onca insana ve baskıya göğüs germeseydi NBA’de liseliler hakkındaki tabu daha da sertleşen bir mizansen içinde genç yeteneklerin karşısına çıkacaktı. Ve kimbilir, belki bugün biz liseden direk profesyonelliği seçen Kobe Bryant, Tracy McGrady, Jermaine O’Neil ve Amare Stoudamire gibi pek çok yetenekli genci NBA’de göremeyecektik. Eğer LeBron James seneye birinci sırada seçilirse herkesten önce tek bir kişiye teşekkür etmeli: O da kendisine bu yolu açan Kevin Garnet!!..
    4 Nisan 2008
    #1
  2. YENİ JENERASYONUN ASİ İDOLÜ; ALLEN IVERSON(Bu yazı pivot dergisinde yayınlanmıştır.)

    O, bir kurşun kadar hızlı, çelik kadar sert, treni durdurabilecek kadar güçlü. Ama O Süpermen değil. Onun adı Allen Iverson!!.. Ve yaşamı boyunca kriponitten uzak kalmaktan çok daha önemli sorunları oldu.

    Birazdan son yıllarda NBA’i derinden sarsan Allen Iverson fenomeni hakkında bilmek isteyeceğiniz hemen hemen her şeye ulaşacaksınız ama öncelikle bir konuda itirafta bulunmak istiyorum. Aslına bakarsanız Grant Hill tarzı beyefendi oyunculara daha fazla sempati ile bakan biri olarak geçen yıla kadar Iverson hakkında pek olumlu görüşlere sahip değildim. Jordan ve diğer veteran NBA yıldızlarına saygı duymadığını, Jordan’ın fazla abartıldığını söylemesi, takım arkadaşlarını yumruklaması ve coach’u ile ilgili olarak densiz demeçler vermesi tüm yeteneklerine rağmen beni giderek Iverson’dan soğutmuştu. Tamam tamam aslında bunun temel nedeni o dönemdeki kız arkadaşımın fanatik bir Iverson hayranı olmasıydı. Yok Iverson şöyle müthiş oynuyormuş, yok saç stili böyleymiş yok dövmeleri çok karizmatik duruyormuş. Tabii ki ben de bu durumda her normal erkeğin vereceği tepkiyi vermiştim: “Kim Iverson mı?? Yok daha neler!! Kızım adam mı o be?? Stackhouse olmasa Sixers da takım mı??” gibi şeyler söyledim. İşte benim Iverson’a karşı Stackhouse sevgim de o gün başladı.

    NBA DEĞERLERİNİ SARSAN ASİ OYUNCU
    Kim ne derse desin Iverson NBA’e adım attığı andan itibaren bir çok taşı yerinden oynattı. Üstelik bu sadece oyun tarzını kapsayan bir değişim değildi. Dövmeleri, saç modelleri, giysileri, konuşması, geçmişi ve daha bir çok özelliği ile geçmişte genç oyuncuların önüne konulan örneklerden tamamen zıt bir karakter yapısına sahipti. Iverson yaptığı her hareketiyle, verdiği her demeciyle alışılagelmiş NBA değerlerini tamamen sarsmaktaydı. Eğer Iverson karşı olduğu bu değerlerin yerine yeni alternatifler sunmasa bu kadar ciddiye alınmazdı ama NBA yetkililerini korkutan Iverson’la birlikte yeni bir basketbol kültürünün ve yaşam tarzının tüm şatafatıyla karşılarında belirmesiydi. Bunu KoRn’un nu-metalle 1990’ların ortasında müzik dünyasında yaptığı değişime benzetebiliriz. Nasıl ki KoRn hem müzik tarzıyla hem de imajıyla yepyeni bir tarz meydana getirerek benim de dahil olduğum jenerasyonu derinden etkilediyse, Iverson da NBA üzerinde bu tür bir etki yarattı. Aslında NBA daha önce basketbolun çılgın çocuğu Dennis Rodman gibi bir tecrübe yaşamıştı ama günümüzde bir kült haline gelen Rodman fazlasıyla marjinal ve tuhaf -hatta kimilerine göre biraz psikopat- olduğu için bu derecede yeni nesli etkilememişti. Corn Rows adı verilen ve şu anda bir çok oyuncu tarafından kullanılan saç modeli şöhretini Iverson’a borçlu. Reebok “The Answer” adıyla çıkarttığı ürünleriyle en çok kar payını beklemekte ve Iverson şirketin en önemli yatırımlarından biri. Bir de Universal etiketiyle az kalsın müzik dünyasına bomba etkisi yapacak Iverson, Jewels lakabını kullanarak -Nasıl ki gerçek adı Marshall Mathews olan kardeş, Eminem, Slim Shady gibi isimler kullanıyor. Bizimki de takı merakı yüzünden Jewels’ı seçmiş- Misunderstood adıyla bir kaset çıkartacaktı ki Allah’tan çıkartmadı. Niye Allah’tan diyorum. Çünkü kaseti dinlediğim kadarı ile tam bir facia eğer müzik kariyeri konusunda yoğunlaşsaydı sanırım aç kalma ihtimali bir hayli yüksek olurdu. Albümünün basımının durdurulmasının nedeni ise, fazlasıyla saldırgan ve argo sözler içeren kaset bir süre sonra artık olgunlaştığını ve topluma daha iyi örnek olması gerektiğini düşünen Iverson tarafından yayınlanmak istenmemesi.

    Peki Amerika’nın arka sokaklarda suç ve uyuşturucu içinde kaybolan gençliğini Iverson nasıl oldu da bu kadar etkileyebildi? Cevap bence fazlasıyla basit: Çünkü Allen birader de o gençlerden biriydi ve “dibe vurduğu anda” çoğu kişinin yaptığı gibi kendini hayatının akışına bırakmadı yeteneklerini kullanarak savaşını sürdürdü.

    IVERSON’IN ÇOCUKLUĞU
    Iverson’ın geçmişine baktığımızda “baba” punk-rock gruplarından The ***spring’in “Way Down The Line” şarkısında anlatılan derecede kötü bir aile yapısına sahip olduğunu görüyoruz. Daha çocuk yaşta ona gebe olan bir anne, babasız, fakir, sefalet içinde geçen ve ailesinin aldığı tüm yanlış kararların yaşamını doğrudan etkilediği bir hayat.
    Allen, 6 Temmuz 1975 tarihinde Hampton, Virginia’da doğdu. Allen doğduğunda annesi Ann sadece 15 yaşındaydı!!.. Ve Allen’ı tek başına yetiştirmek zorundaydı. Hampton’ da yaşadıkları ev ise kanalizasyon şebekesinin hemen üzerinde olduğu için sık sık lağım taşkınlarına maruz kalmaktaydı. Iverson’ın gerçek babasını merak edenleriniz varsa, Iverson’ın hayatıyla biyolojik olarak onun babası olması dışında hiçbir ilgisi olmadı. Bir de geçen sene eski bir sevgilisini bıçakla***** “Iverson’ın babası kız arkadaşını yaraladı.” şeklinde manşetlere geçmesini saymazsak.
    Iverson’ların evinde ödenmeyen faturalardan dolayı genelde su ve elektrik olmazdı ama küçük Allen gene de annesine kızgın değildi çünkü mevcut duruma göre annesin zaten elinden gelenin en iyisini yapmakta olduğunu düşünmekteydi. Allen daha sonra kendi başının çaresine zor bakarken hayatına giren iki kızın da sorumluluğunu üstlenmek zorunda kaldı: Kardeşleri Brandy ve Iliesha.
    Özellikle küçük Iliesha’nın lağım suyu baskınların getirdiği sağlıksız koşullar nedeniyle sık sık hastalanması zaten mali problemler yaşayan aileyi daha da büyük bir krize sürükler. Bu sırada Allen’ın annesinin erkek arkadaşı olan Michael Freeman isimli şahıs ise müzmin bir işsizdir ve kelimenin tam anlamıyla bir hapishane kuşudur. Defalarca hapse girip çıkan Freeman, 1991 yılında uyuşturucu satmaya teşebbüsten tekrar hapse geri döner. Söylenenlere göre bir gün Allen, Freeman’ı ziyarete gittiğinde onun ayaklarının halini görünce ona o kadar acımıştır ki, kendi ayakkabılarını ona verir ve eve kadar çıplak ayaklarıyla yürür. Allen’ın Freeman hakkındaki düşünceleri sorulduğunda çoğu kişinin beklediğinin aksine Iverson sürekli onu savunmuştur: “Michael en azından bize benim gerçek babamdan daha çok sahip çıktı, hem o kimseyi öldürmedi ya da kimseyi soymadı sadece ailesi olarak kabul ettiği insanlara bakmaya çalışıyordu.” Gerçekten çarpıcı bir ifade, herhalde Amerikalı sosyologlar toplumsal suç psikolojisini incelerken Iverson’un hayatına da bir göz atıyordur.
    Iverson’ın hayatındaki dönüm noktalarından belki de en önemlisi, annesinin o daha çok küçük yaşlardayken oğlunun spora yetenekli olduğunu keşfederek onu bu yönde desteklemesi. Zaten bu dönemde annesinin daha iyi bir hayat için kurduğu tüm hayallerin merkezinde Allen’ın spor konusundaki yeteneği bulunmaktadır. Belki inanmayacaksınız ama, Iverson çocukluğunda basketbola karşı pek de fazla ilgili değildir. Annesi onu zorla basketbol oynamaya yollar. Çoğu zaman ise Iverson evin bir köşesine kaçarak antrenmana gitmemek için ağlar -Bence Iverson’ın antrenmanlar hakkındaki düşünceleri günümüzde de pek değişmemişe benziyor- Annesi ise ona bu oyunu sevdirmek için maddi bakımdan zorlanarak da olsa Jordan ayakkabıları ve buna benzer basketbol malzemeleri alır. Bu sırada Iverson başka bir spora daha fazla ilgi duymaktadır: Amerikan Futbolu!! Iverson’ın çoğu kişi tarafından bilinmeyen bir özelliği müthiş hızı sayesinde lise yıllarında onun aslında çok iyi bir Amerikan futbolu oyuncusu olduğudur. Hatta Allen önceleri Amerikan futboluna daha düşkündür. Iverson kardeşin yıldızı ise her iki sporda da gün geçtikçe parlamaktadır. Bethel Lisesi’ni hem Amerikan futbolunda hem de basketbolda Virginia Eyalet şampiyonluğuna taşıyıp her iki branşta da yılın oyuncusu ödülüne kavuşunca tüm üniversiteleri peşinden koşturmaya başlar. Özellikle de çizgi romanlardaki süper kahramanları aratmayacak derecede hızlı oluşu herkesin dikkatini çeken temel etkendir. Bu dönemde “kankası” Maryland’li Joe Smith, (Şu anda Minesota Timberwolves’da oynuyor), Allen’ın üniversiteye alınması için takımdaki herkesin beynini yer. Aynı şekilde Iverson da birkaç bin kez Joe Smith’ten Maryland’in cennetin bir köşesi olduğunu dinler. Zaten hem basketbol hem de futbol programlarında iddialı olan Maryland, Iverson için biçilmez kaftandır. Ama Iverson birader için o günlerde asıl önemli olan NBA ya da NFL (Ulusal Futbol Ligi) farkı gözetmeksizin kapağı profesyonel klüplerden birine atarak gettolardan ve onun temsil ettiği yoksul hayattan kendisini ve ailesini kurtarmaktır. Fakat bahtsız kardeşimiz Allen’ın şanssızlık peşini bir türlü bırakmaz. Bir akşam arkadaşları ile gittiği bir bowling salonunda çıkan olaylar ona hayatının en zor günlerini yaşatacaktır.

    HAYAT GÖRÜŞÜNÜ DEĞİŞTİREN HAPİSHANE GÜNLERİ
    Gelen şampiyonluklarla şehirde adeta yerel kahraman haline gelmesine rağmen Iverson bir siyahtır ve Amerika’nın genel problemlerinden biri olan ırkçılık ünlü yada ünsüz ayırt etmeden her an karşınıza çıkabilir. Iverson’ın karşısına da bir bowling salonunda çıkar. Olay şu şekilde gelişir; Allen ve arkadaşları salonda biraz fazla gürültü çıkartınca uyarılırlar bu sırada içerideki başka bir grup Allen ve arkadaşlarına sataşır ve onların zenci olmaları ile ilgili hakaret etmeye başlar. Bir anda kimse ne olduğunu anlamadan içeride bir beyaz-siyah meydan savaşı çıkar. Mahkemeye çıkartılan 17 yaşındaki Iverson, adam yaralamak suçundan 5 yıl hapis cezasına çarptırılır. Ama Amerika’daki sivil toplum örgütleri hemen harekete geçerek Amerika’yı ayağa kaldırırlar. İddiaya göre, Iverson kavga sırasında bir kıza ciddi şekilde yaralamak maksadıyla kafasına sandalye ile vurmuştur. Mahkemede kanıt olarak sunulan bantta Iverson bir kez bile görülemez. Kavga dolayısıyla polis tarafından tutuklanan 4 kişi de ünlü siyahlardır. Onlarca kişinin kavgaya karışmasına rağmen sadece 4 siyahın tutuklanması skandal olarak nitelendirilir. Dava sonrası yargıcın mağdur beyazlardan birinin aile dostu olduğu ortaya çıkar. Ve olayla ilgili hiçbir tanığın söylediği birbirini tutmaz. Kimi şahitlere göre Iverson elinde sandalye ile içeride deli gibi koşuşturarak kadın-erkek gözetmeden bulabildiği tüm beyazların kafasına vurmuştur. Kimi şahitlere göre salona sonradan giren bir grubun temel maksadı Iverson’ı pataklamaktır ve kavga Iverson’ın etrafında gerçekleşmiştir. Kimi şahitler ise Allen’ın kavga başladıktan sonra bowling salonuna geldiğini ve olayların çıktığını gördüğü an hiçbir şeye karışmadan salonu terk ettiğini söylemiştir. En mantıklı ifadeler ise Iverson’ın sadece içeride biraz dayılandığı ve sadece birkaç kişiyle itiştiği şeklindedir. Mahkeme sonrasında medya iki kutba ayrılır. Bir kısım medya Iverson’ın sadece siyah olmasından dolayı sisteme kurban olduğunu yazarken diğer bir kesim ise Iverson’ın şımarık ırkçı bir çocuk olduğunu ve en ağır şekilde cezalandırılması gerektiğini yazar. Siyahi dernekler ayaklanır. Sonuçta Allen 4,5 ay hapiste kaldıktan sonra Virginia Eyaleti Valiliği’ne seçilen ilk siyah olan Doug Wilder tarafından yanlış durum değerlendirilmesi yapıldığı ve iyi halinden dolayı serbest bıraktırılır. Belki Iverson gerçekten suçluydu belki de sadece renginin kurbanı oldu. Bunu hiçbir zaman kimse bilemeyecek ama bu olaylar ve hapiste geçirdiği 4,5 ayın Iverson’ın üzerinde derin etkiler bıraktığı bir gerçek. Allen’a göre bu olaylar ve hapiste geçirdi zaman onun hayata bakışını o kadar değiştirmişti ki eğer o olay meydana gelmeseydi şimdi bulunduğu yere asla gelemezdi: “Hampton’da başıma gelenleri asla unutamayacağım, çünkü büyük bir haksızlığa uğradım. Ama olanlar beni güçlü bir insan yaptı. Bu olay meydana gelmeseydi şu anda olduğum aynı insan olabileceğimi hiç sanmıyorum. Düşünsenize daha sadece 17 yaşında bir çocuktum. İçeride her türden gerçek suçlu vardı. İçeriye girdiğimde herkes bana tuhaf tuhaf baktı. Kanım donmuştu, durmadan tanrıya dua ediyordum. Sonra yaşlı mahkumlar yanıma geldiler ve beni tanıdıklarını, merak etmememi, beni her türlü beladan koruyacaklarını, içerideki tüm pisliklerden uzak tutacaklarını söylediler. Tanrım korkuyordum. Hapse atılmadan bir gece önce büyük anneme niye tanrı bana bunun yapılmasına izin veriyor diye sormuştum. O da “Asla tanrının ne yaptığını sorgulama.” dedi. Ben de bir daha asla sorgulamadım. Hapiste benim yaşıtlarımın kaldığı Jungle isminde bir kısım vardı büyük mahkumlar asla orda kalmama izin vermediler ve beni hafif çalışma cezası almış önemsiz suçlar işlemiş yaşlıların yanına koydular. Bazen bizim koğuşa gitmem için Jungle’ın önünden geçmem gerekirdi. Tanrı biliyor ki küçüklüğümden beri hem kendimin hem de ailemin başının çaresine bakmak zorunda kaldığım için korkusuz biriyimdir ama o Jungle denen yerde öyle şeyler oluyordu ki içeride hapishane filmlerinde seyredebileceğiniz en mide bulandırıcı ve korkutucu sahnelerden birkaç kat daha fazlası vardı.”

    GEORGETOWN GÜNLERİ
    Iverson hapishaneden çıktığı zaman gelecekle ilgili gerçekleştirebileceğini düşündüğü çok az hayali kalmıştı. Not ortalamaları düşüktü. Üstelik Kentucky kendisine verdiği burs teklifini de geri çekmişti. Meydana gelen olaylar insanların zihninde sportif başarılarından daha fazla ön plana çıkmıştı. Ne NBA ümidi kalmıştı ne de NCAA.. Ama Iverson tam bu sırada kendisini tekrar kanıtlaması için iyi bir fırsat olan Nike ve Reebok kamplarına davet edildi ve eline geçen şansı çok iyi kullandı. Bu sırada Georgetown coach’u John Thompson da ciddi şekilde Allen’ı takip etmektedir. Allen’ın annesi Ann, defalarca coach Thompson ile oğlu hakkında görüşür ve ondan oğluna her tüm olanaklarıyla kol kanat germesini rica eder. Georgetown, Iverson için önemli bir adımdır. Coach Thompson ise bundan sonra Iverson için hem bir baba figürü hem de Beyaz Gölgede’ki Coach Reeves gibi durmadan onu kollayacak, başını belaya sokmasına engel olacaktır. Iverson profesyonel olma kararı almadan önce Georgetown’da geçirdiği iki yılın sonunda arkasında bir çok ödül bırakır. 20.4 sayı ve 4.5 asist ortalamaları ile oynadığı 1994-95 sezonunda Big East Ligi’nin en iyi çaylağı ve savunmacısı ödülüne ulaşır. 25.0 sayı, 4.7 asist, 3.35 top çalma ortalamalarıyla oynadığı 1995-96 sezonunda ise ismi Big East’in en iyi ilk beşindedir ve tekrar yılın en iyi savunmacısı olarak ödüllendirilir. Ayrıca bir NCAA oyuncusunun alabileceği en prestijli ödüllerden biri olan Associated Press All American takımına seçilir. NCAA turnuvasında ondan sonra yüz sayı barajını geçebilen ilk oyuncu ise ancak 5 sezon sonra Duke’ten Jay Williams olacaktır. (Bu sezon da Maryland’li Juan Dixon geçti.)

    NBA YENİ NESİL SÜPER YILDIZINA, KAVUŞUYOR!!..
    Aslına bakarsanız Allen draft edilmeden önce Philadephia’nın durumu hiç de iç açıcı değildi. Wilt Chamberlain’li, Dr. J’li ve Moses Malone’lu günler çok eskilerde kalmıştı. Hem de son 6-7 sezonda sürekli gerileyen bir performansları vardı. Sixers bir yıl önce birinci tur üçüncü sıradan süper yetenek North Carolina mezunu Jerry Stackhouse’u kadroya kattı. Takım Stackhouse’un çaylak sezonunda gösterdiği 19.2 sayı ve 3.8 asistlik performansla biraz kıpırdanma gösterdiyse de bu pek yeterli olmadı. İşte bu günlerde draft lottery’den gelen bir numaralı seçim hakkı yeniden yapılanmaya giren Sixers için ilaç gibi geldi. 1996 yılının drafta seçilen bir numaralı ismi açıklandığında herkes NBA’deki en iyi genç guard ikilisine Sixers’ın sahip olduğu konusunda hemfikirdi: Allen Iverson ve Jerry Stackhouse.
    Iverson daha ilk sezonunda -küçüklüğümden beri favorim olan- NBA Action Countdown 10 listelerini bolca işgal etti. Evet bu çocuk hızlıydı. Gerçekten eşi görülmemiş bir şekilde hızlıydı. Hem de mükemmel sıçrayabiliyordu. Ama onun en çok konuşulan hareketi o enfes cross-over’larıydı. Bir arkadaşını seyrederken ne kadar etkili olduğunu keşfettiği ve ancak saatler süren çalışmalar sonucunda bugünkü şekline gelen bu hareket, artık Iverson’la özdeşleştirilmiş durumda. Yaşlı kurt Tim Hardaway de etkili cross-over’lara sahip ama kesinlikle estetik bakımdan Iverson ile kıyaslanamaz. Her ne kadar Iverson, hakemler tarafından Kobe kadar korunmasa da sanırım hakemlerin Iverson’la ilgili verdiği en yanlış kararlar da yine meşhur cross-over’larıyla ilgili. Hakemlik eğitimi almış ailenizin naçizane yazarı bendenize göre Iverson Cross-Over sırasında topu kavrıyor ve driplingini kesmiş oluyor bu yüzden normal şartlar altında bu topla yürüme hatası. Ama dediğim gibi ancak normal şartlar altında bu kuralı uygulayabilirsiniz. Adam o kadar estetik bir şekilde bu hareketi icra etmekte ki hakemler de ellerinde olmadan “Yaradan ne güzel de cross-over yaptırıyor bu çocuğa, tüm stepsler sana kurban olsun.” diye düşünüyor olmalı. Asıl konumuza geri dönersek, Iverson rookie sezonunda ortalığı toz duman etti. NBA tarihinde rookie sezonunda 5 maç üst üste 40 sayı barajını geçen ilk oyuncu oldu ve 23.7 sayı ile 7.5 asist ortalamaları ile oynadığı bu sezonda haliyle yılın çaylağı ödülüne rahatça ulaştı. Stackhouse ise Iverson’a 20.7 sayı ortalamasıyla destek olmaktaydı.
    Belirttiğim gibi bu ikili en NBA’in en etkili duo’larından biriydi ama sezon içinde çoktan kendini belli eden bazı sorunlar kendini her geçen gün daha çok belli edecekti. Bir takım düşünün ki elinde şu an NBA’in en iyi oyuncuların ikisini bulundurmasına rağmen ancak 22 galibiyet alabilsin. İşte bu durum Sixers Antrenörü John Davis’in takımdaki sonunu hazırladı. Yerine ise Iverson’ın ilerleyen zamanda çok seveceği (?!) NCAA’in ve NBA’in en iyi antrenörlerinden Larry Brown getirilecekti. Brown sorunu görmekte çok gecikmedi. Elindeki en önemli iki silahı birbirinden egoistti!. Üstelik bunlardan biri takımın oyun kurucusuydu. Iverson başına buyruk, fazla emir almayı sevmeyen ve -geçmişinin neden olduğu bir durum olarak düşünebileceğimiz- herkese kendini kanıtlamaya çalışan, sahada çok konuşan ve arkadaşlarına olur olmadık sataşan bir oyuncuydu. Stackhouse ise takımın gerçek yıldızının kendisi olduğunu düşüyordu. Medya çoktan daha sonra tüm North Carolina mezunu vasatın üzeri guardlara yakıştırmaya meraklı olduğu -hatta 20 sayı ortalamasını geçen her guarda- “Yeni Michael Jordan” yaftasını yapıştırmıştı. Bu tür unvanların verdiği ağırlık ise Stackhouse için şu anlık daha çok ağırdı. Kendilerini kanıtlama kavgasındaki, öncelikle “Ben” diyen bu iki oyuncunun rekabeti bir idman sırasında adeta sokak kavgasına dönünce ikisinden birinin takımdan gönderilmesi artık şart olmuştu. Sixers ve Brown da tercihini Iverson’dan yana kullanınca Stackhouse NBA’in bir başka süper yıldızı olan Grant Hill’in Detroit’ine Theo Ratliff ve Aaron McKie karşılığında sezon ortasında gönderildi. Larry Brown takımı aklındaki oyun sistemine göre yavaş yavaş temizledi sezon sonuna gelindiğinde ise sezona başladığı kadrodan sadece 5 kişi takımda kalmıştı. 1996-97 sezonu yılın çaylağı ve All-Star haftasonu çaylak maçının en değerli oyuncusu Iverson için 1997-98 sezonu da parlak geçmişti. Her ne kadar takım ancak 31 galibiyet alsa da Iverson ligi 22.0 sayı, 6.2 asist ve 2.20 top çalma ortalamalarıyla tamamladı. Üstelik sezon içinde iki kez Jordan’ın Chicago’sunu da alt etmeyi başarmışlardı. Bu arada Iverson medyadaki sansasyonel açıklamalarına iyice hız verdi. Ne Michael Jordan ne de Charles Barkley gibi eski oyunculara saygı duymadığını üstelik de Jordan’ın biraz fazla abartıldığını söylemesi tepki topladı. İnsanlar zaten geçmişi hatırlamaya meyillidirler. Iverson da bu tür tepkilere alışıktı. Georgetown’daki iki sezonu boyunca rakip okullar onlarla hep Mahpushane kaçkınları diye dalga geçmiş, taraftarlar da Iverson’a sandalye ile ilgili bolca espri yapmıştı. Zamane üniversite gençliği işte ne yapacaksınız. Geçmişini bir kenara bıraktığınızda bile Stackhouse ile arasında geçen olaylar ve Coach Larry Brown’ı pek takmaması insanların Iverson’a ön yargı ile bakmasına neden oluyor. Biraz evvel de belirttiğim üzere bunlara Cross-over’la Jordan’ın “belini kırdığı” birkaç pozisyonun ve gelen iki galibiyetin verdiği gazla Jordan hakkında verdiği demeçler de eklenince yetenekli ama az sevilen oyuncu kategorisinde kendisine en üst sıralardan bir yer edindi.

    8 YIL SONRA GELEN PLAY*** BAŞARISI
    1998-99 sezonunda Sixers tam 8 sezon sonra ilk kez play***’lara katılma hakkı elde ederken Iverson 26.8 sayı ortalamasıyla uzun yıllar sonra sayı krallığına ulaşan ilk Philadelphia oyuncusu oluyordu. Play*** ilk turunda karşılarına çıkan Orlando’yu rahatça 3-1’lik skorla saf dışı eden Sixers, ikinci turda yüce insan, büyük şutör ve son saniye canavarı Reggie Miller’ın Indiana Pacers’ı karşısındaydı. Her ne kadar Pacers seriyi 4-0 ile süpürerek geçse de oynanan üç maçın skoru 4 sayı ve altında bir farkla sonuçlandı. Ama asıl önemlisi bu ufak macera hem Iverson hem de Sixers için gelecek NBA finalinde bir tecrübe olacaktı. Bu sırada NBA kariyerine point guard olarak başlayan Iverson, aşırı derecede şut kullanması ve çok az sayıda asist yapması nedeniyle çoktan ***-guard olarak oynatılmaya başlanmıştı. Çoğu kişi için önceleri fiziksel özellikleri dolayısıyla kafalarda hafif soru işaretleri yaratan bu durum bir süre sonunda gerçekten taktik bir zafer olarak sonuçlandı. Iverson MVP oylamasını 4. sırada tamamladı ama çoktan beri hakkettiği NBA’in en iyi ilk beşinde kendine yer bulmuştu. Iverson 1999-00 sezonunda 28.4 sayı ortalaması ile tekrar skor gücünü ortaya koyar ve NBA’in en iyi ikinci takımına seçilir ama Larry Brown artık beklediği verimi alamadığı oyuncusundan -özellikle Indiana karşısında alınan sonuçlardan sonra- rahatsızlık duymaktadır. Iverson kimi zaman verilen taktikleri dinlemez kenara geldiğinde Brown’a tavır alır, durmadan basın yoluyla Brown’ı eleştirir ve Brown’ın takımdan ayrılacağı yolundaki söylentilere çanak tutar. Brown da aynı şekilde Iverson’a medya üzerinden sürekli açıklamalarda bulunur ve olası bir takasın sinyallerini verir. Iverson da çıktığı az sayıdaki idman sayısını iyice azaltır. Durum anlatılanlara göre öyle bir hale gelmiştir ki Iverson, Fenerbahçe’de futbolun yanı sıra basketbol da oynadığı yıllarda sadece bir ya da iki kez basketbol antrenmanına çıkmış efsanevi futbolcu Can Bartu’yla çıktığı idman sayısı itibariyle adeta yarışacak hale gelmiştir!. Belki abartılı da olsa sezon boyunca sadece15 antrenmana tam saatinde gelerek kendisine verilen programın hepsini tam olarak uyguladığı şeklinde bir söylenti var doğru olup olmadığını bilemiyorum ama biraz abartılı da olsa idman sayısının bayağı düşük olması ihtimal dahilinde. Özellikle bahsettiğim kişi Iverson olunca. Hele Sixers’la 6 yıllığına da 71 milyon dolarlık bir sözleşme yenilemesine gittikten sonra bu tür olayların devam etmesi Larry Brown’dan da onayı alan Sixers yönetimi Iverson’ı çağırarak bu koşullar altında kendisini takas etmeye karar verdiklerini bildirir. Iverson ise Philadelpia’dan gitmemek için elinden geleni yapar. Toplantıda üyelere bundan sonra tüm idmanlara zamanında ve eksiksiz katılacağına, takımda liderliği daha fazla üstleneceğine ve takım arkadaşları ve toplumla daha iyi geçineceği konusunda sözler verir. Iverson’a son bir şans vermek isteyen yönetim onu takas etmekten vazgeçer. Değişmeyen tek şeyin her şeyin değiştiği olduğunu söylerler.

    IVERSON’DAKİ ANİ DEĞİŞİM
    Verdiği sözlerin arkasından Iverson da bu değişim felsefesine u***** yeni sezonda herkesi şaşırtan bir görüntü sergiler. Eskiden sürekli laf dalaşı yaptığı takım arkadaşlarına artık daha sevecen ve hoşgörülüdür. Onları daha çok onure etmeye çalışır, kızdığı zaman bile bunları espri yaparak belli eder. Coach Brown’a daha fazla saygılıdır. Medya ile arasındaki ilişkiler de biraz daha düzelmiştir. Üstüne üstlük sahada da fırtına gibi esen ve rakiplerini ezen de bir Iverson vardır.
    Washington da düzenlenen 50. NBA All Star maçında Doğu’nun son dakikalarda farkı kapatarak maçı kazanmasında önemli pay sahibi olan Iverson, attığı 25 sayıyla All-Star maçının MVP’si seçiliyordu. 56-26 biten normal sezonun ardından Philadephia 11 yıl sonra ilk kez Atlantik Konferans’ını ve Doğu yakasını şampiyon olarak tamamladı. İlk turda rakip bir kez daha Reggie Miller’ın Indiana’sıydı. Ama bu defa Sixers geçen senelere oranla çok daha kuvvetliydi ve Pacers’ı 3-1 gibi rahat bir skorla saf dışı ederek play-***’larda yoluna devam etti.

    JORDAN’IN VELİAHTLARININ SAVAŞI
    Bir üst turda Michael Jordan’ın veliahtlarından ikisi karşı karşıya geldi: Vince Carter ve Allen Iverson. Tamamen Vince Carter ve Allen Iverson düellosu şeklinde geçen seride Carter iyi de oynasa üstünlük kuran taraf 4-3’le kıl payı Allen Iverson ve Sixers oldu. Bu kez Iverson karşısında bir başka Allen ve Bucks’ı buldu ama Sixers bir önceki turda Toronto karşısında olduğu gibi zorlansa da turu geçmesini bildi (4-3). Kimilerine göre majesteleri Michael Jordan’ın tahtının gerçek sahibini belirleyecek eşleşmede Lakers ve Sixers kozlarını paylaşacaktı. Hepinizin bildiği üzere Bryant, Shaq gibi bir devin de desteğini alarak Sixers’ı saf dışı bıraktı ama yıl boyunca ortaya koyduğu performansla Iverson insanları saygısını ve sevgisini tekrar kazanmıştı. 1996 Jordan’dan sonra 30 sayı ortalamasını ilk geçen oyuncu olarak sayı krallığına ulaşan Iverson, ayrıca MVP ödülünü de kazanarak Moses Malone’dan 20 yıl sonra bu ödüle ulaşan ilk Philadelpia oyuncusu oldu. Bu ödülü kazanan diğer iki Philadelpia’lı oyuncunun Dr.J ve Wilt Chamberlain olduğunu söylersem sanırım Iverson’ın Phialdelpia için ne derecede önemli bir isim olduğunu anlatabilirim.
    Iverson play-***’un hemen sonrasında 7 yaşındaki kızı Tiaura ve 4 yaşındaki oğlu Allen II‘nin annesi ve kendisinin de uzatmalı nişanlısı olan Tawanna Turner ile dünya evine girdi. Ama nikahtan iki ay sonra en yakın arkadaşının bir cinayete kurban gitmesi onu derinden etkileyecekti. Sezon başında yaşadığı sakatlıklar sonucunda Iverson’sız Sixers, otoriteleri hayal kırıklığına uğratmadı sezona 5 mağlubiyetle başladı. Bunu takiben Iverson’ın sakatlığının düzelmesi sonucunda Philadelpia 7-0’lık bir galibiyet serisi yakaladı. Sanırım bu istatistikler Iverson’ın Sixers için ne kadar önemli olduğunu anlatmaya yeter de artar. Iverson’ın 31.4 sayı ortalamasıyla sayı krallığı kazandığı bir sezonda daha ilk turda Boston’a 3-2 elenmek gerçekten acı bir durum ama bu yıl şanssızlıklarla başladı ve aynı şekilde de sona erdi.

    LARRY BROWN’IN TAKTİK TAHTASI
    SAVUNMA+RİBAUND+IVERSON=GALİBİYET
    Sezonun en çok konuşulan olayı ise tabii ki kraliyet tahtının sahibinin geri dönüşüydü. Peki veliahtlar bu durumda nasıl davrandılar? Eskiden haylaz olan, kralla sürekli tartışan prens onun önünde eğilerek her zaman ona saygı duyduğunu bildirdi ve herkesin sonsuz sevgisini kazandı. Öteki prens ise taht kavgasını sürdürdü, kralın onurunu kırıcı sözler söyledi. (“Karşıma çıktığında pişman olacak çünkü ona sayı bile attırmayacağım, o artık çok çok yaşlı bir adam.” / imza/ Kobe Bryant ) ve bu tutumuyla tahtı kazandığı zaman bile insanlar onu sevmeyecektir. Tamam kabul ediyorum Machiavelli’nin Hükümdar kitabına döndü bu yazı ama insanın branşı siyaset bilimi olunca kendinizi bu tür benzetmelerden uzak tutamıyorsunuz. Konumuza geri dönersek yukarıda belirttiğim durum özellikle Philadelpia’da düzenlenen All-Star Haftasonu’nda doruğa ulaştı. Jordan’la barışan Iverson bu kez de efsanevi Dr.Julius Erwing’in formasıyla maça çıkınca tüm basketbol severleri kendisine bir kez daha aşık etti. Diğer tarafta ise maçtan evvel Jordan’ın gidip “Bu bir şov maçı sakın işi kişiselliğe dökme biz buraya insanları eğlendirmeye geldik kişisel hesaplar gütmeye değil!!” şeklinde konuşmak zorunda kaldığı Kobe vardı. Kobe her ne kadar MVP seçildiyse de kendi evinde onur kırıcı bir şekilde yuhalandı.
    Kobe lige ilk adım attığında herkesin sevgisini kazanan biriydi ama insanlara kendisini kabul ettirmek için kendini hiç olmadığı sert, argo konuşan birine dönüştürmeye çalışınca insanların sevgisini yavaş yavaş kaybetmeye başladı. Bunun tam tersi olarak hırçın, asi Iverson gitti ve yerine aile sahibi olduğunun farkında daha olgunlaşmış bir Iverson geldi. İki oyuncu da tanrı vergisi süper yeteneklere sahip ama tahtı kim gerçekten hakkediyor?
    İsterseniz Hidayet’in şu sözlerini hatırlatarak cevabı size bırakalım: “Kobe bence çok iyi bir oyuncu ama şu ana kadar savunmakta en fazla zorlandığım oyuncu Iverson.”
    4 Nisan 2008
    #2
  3. Bu yazı pivot dergisinin 38.sayısında yayınlanmıştır.)

    YENİ NESLİN UÇAN YILDIZI, VINCE LAMAR CARTER...

    Soru: Bir NBA takımı yöneticisi olduğunuzu düşünün. Bir seçme hakkınız olsaydı. Siz, 1998 Drafttında aşağıdaki oyunculardan hangisini öncelikli olarak seçerdiniz?.
    Michael Olowakandi, Mike Bibby, Raef La Frentz, Antawn Jamison, Vince Carter.

    Cevaplar: L.A.Clippers: Michael Olowakandi
    Vancouver: Mike Bibby
    Denver: Raef La Frentz
    Toronto: Antawn Jamison
    Golden State: Vince Carter. Fakat Golden State, Jamison karşılığında Carter’ı Toronto’ya verdi.

    Sonuçlar: Denver: 2001 sezonu Batı Konferansı 11.si
    L.A.Clippers: 2001 sezonu Batı Konferansı 12.si
    Vancouver: 2001 sezonu Batı Konferansı 13.sü
    Golden State: 2001 sezonu Batı Konferansı 14.sü, yani sonuncu!.
    Toronto: 2001 sezonu Doğu Konferansı Yarı Finalisti!!..

    Vince Carter, NBA Liginde geçen son 3,5 yıla, bir en iyi rookie oyuncu ödülü, bir slam dunk şampiyonluğu, 3 defa All-Star oylaması birinciliği, bir Olimpiyat altın madalyası sığdırmayı başardı.

    1998 NBA Draftı, 24 Haziran 1998’de Vancouver’da yapılmıştı. 51 yıllık NBA tarihinde ilk defa bir Türk oyuncunun (Mirsad Türkcan, Houston Rockets tarafından 18. sırada draft edilmişti.) seçilmesi bakımından bizim için büyük değeri olan draftın, NBA ligine kazandırdığı en büyük yıldız ise, 5.sırada Golden State Warriors tarafından seçilen Vince Lamar Carter’dı.
    Draft gecesi 4. sırada seçilen üniversitedeki takım arkadaşı Antawn Jamison karşılığında Golden State’den Toronto Raptors’a takas edilen Carter, Kanada takımının ve NBA liginin 2000’li yıllardaki en büyük yıldızlarından biri olacağını, sezon sonunda 118 oydan 113’ünü alarak kazandığı en iyi rookie oyuncusu ödülü ile gösterdi. Bir yıl sonra All-Star oylamasında 2 milyona yakın oyla ilk sırayı alan Carter, bir çok kişiye göre slam dunk yarışmaları tarihin en muhteşem performansı ile de smaç şampiyonluğuna ulaşmıştı. 2000 yazında Sidney Olimpiyatlarında -zor da olsa- altın madalya alan Dream Team IV’ün en skorer oyuncusu olan ve Fransa maçında Frederic Weis’in üzerinden yaptığı smaç ile tüm dünyaya kendini tanıtan Carter, geçen sezon Toronto’yu Doğu Konferansı yarı finaline kadar çıkarmayı başardı. Evet 3 yıl sonunda NBA liginin en başarılı 10 oyuncusundan biri “The Prince”, “Air Canada”, “In-VINCE-able” lakapları ile de tanınan Toronto’nun 15 numaralı oyuncusu Vince Lamar Carter, sizlere tanıtacağım NBA oyuncusu.

    KONSER SALONUNDAN BASKETBOL ARENASINA
    Vince Carter, 26 Ocak 1977’de Florida Daytona Beach’de doğdu. 9 yaşındayken katıldığı 12 yaş altı eyalet turnuvasında kısa boyuna ve küçük yaşına rağmen dikkatleri üzerine çeken Carter, 13 yaşındayken de ilk smacını yapıyordu. Fakat baba Harry’nin Volusia’da bando ve orkestra direktörü olması Carter’ı da müziğe itti. 7 farklı enstrümanla ilgilenen Carter, 1995 yılında Mainland Lisesini bitirdiğinde basketbol ve voleybolculuğunun yanında, davul ve saksafon çalarken, okul orkestrasında bariton solistlikte yapıyordu. Ama Carter, basketbol sahasında bir maçta 47 sayı başka bir maçta da 17 blok rakamlarını erişip, okulunu da 36 maçta 34 galibiyet ile eyalet şampiyonu yapınca tercihini basketbolden yana kullandı. (Tabi 1981 Draftı ile NBA’e seçilen amcası Oliver Lee’nin de Carter’ın basketbolcü olmasında büyük katkıları vardı.)
    Carter, lise’deki son yılında forvet mevkiinde, Ron Mercer ve Shareef Abdul-Rahim’in ardından Amerikanın en iyi lise oyuncularından biri olarak gösterildi ve yılın en iyi ikinci beşine seçildi. 1995 yazında üniversite tercihini, iki yıldız oyuncusu Jerry Stackhouse ve Rasheed Wallace’ı NBA’e kaptıran ve yeni bir takım kurmayı amaçlayan ülkenin en iyi basketbol programlarından ve coachlarından (Dean Smith) birine sahip North Carolina’dan yana kullandı. İki yıldızını kaybeden UNC üniversitesi yeni iki rookie oyuncu Vince Carter ve Antawn Jamison ile lige başladı. Guard’lar Jeff McInnis ve Dante Calabria, pivot Serge Zwikker ile birlikte iyi bir uyum yakalayan bu genç oyunculardan Carter, ilk yılında 31 maçta forma giydi. İlk yılında hem guard hem de kısa forvet pozisyonlarında oynayan Carter, 19 kere ilk 5’te sahaya çıkarken, 10 maçta skorda çift haneli sayıya ulaştı. Fakat maç başına sadece 18 dakika oyunda kalabildi ve 7.5 sayı, 3.8 ribaund, 1.3 asist ortalamaları ile ilk senesini tamamladı. Aynı yıl, USA Junior Basketbol takımının bir üyesi olarak, Atina’da düzenlenen dünya şampiyonasında 7. olan takımda 8 maçta, 48 sayı, 32 ribaund, 11 asist ve 9 top çalma üreten Carter, tüm sezon boyunca açık sahada fast break organizasyonlarında Tar Heel seyircilerine inanılmaz hava hareketleri seyrettirmeyi başardı.

    NCAA’LERDE İKİNCİ YIL VE İLK FINAL FOUR
    Üniversitedeki ilk senesinde muhteşem smaçları ile büyük bir hayran kitlesi yaratan Carter, ikinci sezonunda büyük gelişme gösterdi. 1995-96 sezonunun ardından NBA’e gitmeyi tercih eden McInnis’in (Denver tarafından 2. tur 37. sırada draft edildi.) takımdan ayrılması, coach Smith’in Carter’ın oyunda kaldığı süreyi maç başına 28 dakikaya çıkarmasına neden oldu. Bu fırsatı iyi değerlendiren Carter 13.0 sayı, 4.5 ribaund, 2.4 asist ve 1.4 top çalma ortalamaları ile NCAA’ler deki 2. sezonu tamamladı. Play***lar da, çeyrek finalde Lousville maçında 18 sayı üreterek, 15 sayı ile oynayan Jamison ile birlikte UNC’yi 14. defa Final Four’a sokmayı başaran Carter, yarı finalde Arizona potasına 8 sayısı smaçtan olmak üzere 21 sayı gönderse de 66-58’lik yenilgiyi önleyemedi. Aynı yıl NBA’de slam dunk şampiyonluğuna ulaşan Kobe Bryant’ın yarışma içerisinde yaptığı bir çok hareketi, NCAA’de maç içinde rakip oyuncuların savunmalarına karşı yapan Carter, oynadığı süre ile orantılı olarak artan hava hareketleri ile sadece okulunun değil Amerikanın ve dünyanın hayranlıkla seyrettiği bir oyuncu olmuştu. Ama o sadece zıplama kabiliyeti ile anılmak istemiyordu. Chicago şehrinin yetiştirdiği en büyük smaç makinesi Ronnie Fields, gibi sadece smaçları ile tanınmak ve NBA’e gidemeyip CBA’de veya diğer küçük liglerde kaybolup gitmek istemiyordu. Bu sebeple de 2. senesinin yazını bol bol şut idamı yaparak geçirdi.
    1997-98 sezonunda başarı grafiğini yükseltmeye devam eden Carter, %59 saha içi, %41 üç sayı yüzdeleri ile 15.6 sayı, 5.1 ribaund, 2.0 asist ortalamalarıyla 3. yılını tamamladı ve John Wooden All-Amerika takımına seçildi. Ayrıca normal sezonun ardından stres dolu NCAA Turnuvasında da harika maçlar çıkardı. İlk turda Navy’e 14 sayı, ikinci turda UNC Charlotte’a 24 sayı, 7 ribaund, sweet-16’da Michigan State’e 20 sayı, 10 ribaund, elite-8’de Conneticut’a 12 sayı atan Carter, UNC’yi ard arda 2.defa final four’a taşıyan oyuncuların başındaydı. Final Four maçında Utah Üniversitesi karşısında, sezonun en değerli oyuncusu seçilen takım arkadaşı Jamison’dan daha başarılı olan Carter, 65-59’luk yenilgiye mani olamadı. Üniversite kariyerindeki son maçında sahanın en skorer oyuncusu olan Carter 21 sayı, 5 ribaund ve 3 blok ile NCAA kariyerine noktayı koydu.
    1997-98 NCAA sezonunun ardından Maryland coach’u Gary Williams, Carter için “en iyi takım oyunu oynayan yıldız oyuncu” nitelemesini yapıyordu.
    Carter, NCAA Turnuvasında oldukça başarılı olup bir çok NBA menajerinin dikkatini çekince 4. seneyi beklemeden profesyonel olmaya karar verdi. Aslında 3 yıldır oynadığı oyunla bir çok menajer onu draftta seçilecek oyuncular arasına koymuştu ama Final Four’daki oyunu değerini daha da arttırdı. Birde NBA’de seyirci sayısının düşmesi, Michael Jordan’ın basketbolü bıraktıktan sonra yerine geçecek spektaküler ve örnek -üniversite tahsili almış, adı kavga, hırsızlık ve adi suçlara karışmamış- bir oyuncunun NBA tarafından hala lanse edilememesi, (Grant Hill, bu örnek oyuncuların başındayken sakatlıklar sebebi ile beklentileri ne yazık ki karşılayamadı.) Carter’ın yolunu biraz daha aralamıştı. Evet Carter, 3 yıl boyunca 103 maçta formasını giydiği ve 12.3 sayı, 5.1 ribaund, 2.0 asist, 1.1 top çalma, 0.8 blok ortalamaları ile oynadığı North Carolina Üniversitesine veda ederek 1998 NBA Draftına katıldı.

    1998-99 NBA SEZONUNUN EN DEĞERLİ ROOKİE OYUNCUSU
    1998 NBA Draftında 5. sırada Golden State tarafından seçilen Carter, aynı gece 4. sırada Toronto tarafından draft edilen takım arkadaşı Jamison’a karşılık Raptors’ın yolunu tutuyordu. Fakat NBA komisyonu ile Oyuncular Komitesinin 1997-98 sezonun hemen ardından anlaşmazlığa düşmesi ile ortaya çıkan lokavt, Carter’ın NBA liginde oynayacağı ilk sezonu tehlikeye soktu. Önce sezon öncesi hazırlık kampları iptal edildi, ardından da Kasım’ın başında start alacağı belirtilen lig durduruldu. İki taraf arasındaki anlaşma ancak Ocak ayının sonunda sağlanabildi. (Hatırlarsanız Yunanistan’da, 1998 Temmuz Ayında düzenlenen dünya şampiyonasına da NBA oyuncuları iştirak etmemiş ve Amerika Milli Takımı ancak 3. sırayı alabilmişti.) Ama Carter bu boşluktan istifade edip özel antrenörler eşliğinde bol bol çalıştı ve 5 Şubat 1999 günü Boston Celtics takımına karşı ilk NBA maçına çıktı. Maça ilk 5 başlayan Carter, ilk periyodunun 4 dakikasında bir jump shot ile NBA kariyerinin ilk sayısını kaydetti. İkinci periyodun 6 dakikasında ise ilk muhteşem turnikelerinden birine imzayı atıyordu. Ama beklenen hareketi maçın son periyoduna saklamıştı. Maçın bitimine 5:33 kala Charles Oakley’in pası ile jeneriklere geçecek ilk smacını Paul Pierce’ın üzerinden yaparken, Boston seyircisi bile bu hareketi ayakta alkışlıyordu. Bu ilk maçta 30 dakika oyunda kalıp 16 sayı, 3 ribaund, 2 asist ve 2 top çalma üreten Carter takımına 103-92’lik galibiyeti getiriyordu. İki deplasman maçından sonra sezonun 3. maçında Toronto seyircisinin önünde çıkan Carter, 5’i ikinci yarıda olmak üzere 6 smaç ile tam bir show gerçekleştirirken maçı da 22 sayı ile tamamladı. Ligin 7. maçında (yeni salonları Air Canada’nın açılış maçı) ise 4’ü ikinci periyotta olmak üzere 5 smaç ile Vancouver’a karşı 27 sayı atmayı başardı. 25 Mart’ta Houston karşısında 32 sayı ile ilk sezonunun en yüksek skoruna ulaşan Carter, Mart ve Nisan’da ayın en iyi rookie oyuncusu, 22 Mart’ta da haftanın oyuncusu seçildi. Regular sezonda 50 maçın 49’unda sahaya ilk 5’te çıkarken, 3 kez 30 sayı, 23 kez 20 sayı barajını geçmeyi başardı. Ayrıca 6 kere de double-double yaptı. Toronto 23 galibiyet, 27 mağlubiyet ile %46’lık kazanma oranı ile bir takım rekoru kırarken ne yazık ki play***’lara kalamadı.
    Evet, Carter ilk senesinde jeneriklere geçen bir çok harekete imzasını atarken, maç başına ortalama 35 dakika oyunda kalarak 18.3 sayı, 5.7 ribaund, 3.0 asist, 1.54 blok ve 1.1 top çalma ortalamaları ile çaylaklar arasında sayıda ve blokta ilk sırayı alırken, sezonun en iyi rookie oyuncusu ödülüne de 118 oydan 113’ünü -hem de üniversite de hep gölgesinde kaldığı takım arkadaşı Jamison’ın önünde- alarak ulaştı. Carter bir çok inanılmaz hava hareketi ile NBA Action’ların vazgeçilmez oyuncusu olmuş, NBA’de aradığı kanı bulmuştu. Lokavt sırasında iade edilen sezonluk biletler, Toronto’nun salonu Air Canada’da neredeyse yok satarken, deplasman maçlarında da Carter’ı izlemeye gelen seyirciler sayesinde NBA’in izlenme oranı artıyordu.

    2000 SLAM DUNK ŞAMPİYONLUĞU
    Carter 1999-00 sezonuna fırtına gibi girdi. İlk 8 maçta 25.7 sayı ortalamasını tutturdu. Sezonun 10. maçında şampiyonluk adaylarından Lakers’ı deplasmanda 111-102 yendikleri maçta 34 sayı, 11 ribaund, 4 asist ile bir kez daha NBA seyircilerinin hayranlığını kazandı. Genelde Toronto’nun maçlarını hiç yayınlamayan ulusal kanallar, artık gelen yoğun istekleri karşılayabilmek için Carter’ın maçlarını yayınlamaya başlamışlardı. 14 Ocak’ta 115-110 galip geldikleri Milwaukee maçında 47 sayı ile ilk defa 40 sayı barajını geçen Carter, 13 Şubat’ta ki All-Star maçına kadar oynanan 47 maçta 24.5 sayı ortalamasını tutturdu. Oakland’da düzenlenecek All-Star maçı seçimlerinde bütün NBA yıldızlarını geçerek en fazla oyu alan Carter, maçtan bir gün evvel düzenlenen slam dunk yarışmasında da finalde kuzeni Tracy McGrady ve Steve Francis’i geçerek şampiyonluğa ulaştı. İlk All-Star maçında sahaya ilk 5’te çıkan Carter, smaç şampiyonasından enstantaneler sunduğu maçta 28 dakika oyunda kaldı ve 12 sayı üretti. All-Star maçından tam 2 hafta sonra 27 Şubat’ta Phoenix’te 103-102 galip geldikleri maçta, 51 sayı ile kariyer rekorunu kırdı. Regular sezonda 25 kere 30 sayı, 63 kere de 20 sayı barajını geçti ve hiç bir maçta 10 sayının altına düşmedi. Ayrıca 9 kere double-double ve 10 Nisan’da Cleveland’a karşı 14 sayı, 11 ribaund ve 10 assist ile ilk triple-double’ını yaptı. Sezon sonunda ortalama 38 dakika sahada kalarak çoğu maçta hücum da sürüklediği takımında, %46.5 saha içi, % 40 üç sayı yüzdeleri ile 25.7 sayı, 5.8 ribaund, 3.9 asist, 1.34 top çalma ve 1.12 blok ortalamalarını tutturdu. Bu başarılı 82 maçlık regular sezon sonunda, Toronto 45 galibiyet 27 yenilgi ile Doğu Konferansında 6. sırayı alıp, play-***’lara kalıyordu.
    NBA kariyerinde ki ilk play*** maçını 23 Nisan’da New York’a karşı Madison Square Garden’da oynayan Carter 92-88 kaybettikleri maçta, 16 sayı ve 6 asist üretti. 2. maçta 27 sayı, 7 ribaund, 5 asist’lik performansı 84-83’lük yenilgiyi önleyemezken, Toronto’da oynanan 3. maçta 15 sayı, 8 asist ve 7 ribaund’a rağmen 87-80’lik skorla sezona ilk turda veda etti.
    Carter, başarıya doyamadığı 2000 yılının yazında, Sidney’de Dream Team IV ile Olimpiyat Altın madalyasını boynuna taktı. Shaq, Kobe, Duncan ve Iverson’dan yoksun bir kadro ile mücadele eden Amerika’nın 8 maç sonunda 118 sayı ile en skorer oyuncusu olan Carter, yarı finalde zar zor 85-83 yendikleri Litvanya maçında 18 sayı ile en skorer oyuncu oldu. Fransa maçında Frederic Weis’in üzerinden yaptığı smaç ise aylarca konuşuldu. Bir çok NBA yazarı tarafından gelmiş geçmiş en güzel basket olarak değerlendirilen bu smaçın yanı sıra bir çok muhteşem harekete de imza atan Carter, bu turnuva sayesinde tüm dünya tarafından tanınmaya başladı.

    2001 NBA DOĞU YARI FİNALİ
    Geçen sezon artan tecrübesi ile Toronto takımını regular sezonda bir klüp rekoru olan 47 galibiyete taşıyan Carter, maç başına 39 dakika oyunda kalarak %46 saha içi, %43 üç sayı yüzdeleri ile 27.5 sayı (lig 5.si), 5.3 ribaund, 3.9 asist, 1.54 top çalma ve 0.85 blok ortalamaları ile tamamladı. Bu ortalamalarla ligin en iyi ikinci takımına seçilen Carter, bir kez daha All-Star oylamasında en fazla oyu alarak Washington’daki maçta Doğu takımının ilk 5 inde yer aldı. Maçı 16 sayı ile Iverson ve Bryant’tan sonra en skorer oyuncu olarak tamamlayan Carter, sezon için de 4 kere 40, 31 kere de 30 sayı barajını geçerken, 18 Kasım’da Milwaukee maçında 48 sayı ile sezonda kendisinin en yüksek skoruna ulaştı. Play ***’lar da ilk turda New York’a karşı 5 maçta 22.8 sayı, 7.2 ribaund ortalamaları ile oynarken son 2 maçta muhteşem oyunu ile ilk defa tur atlama sevincini yaşadı. Doğu Yarı Finalinde rakip Iverson’lı Philadelphia’ydı. Seri Iverson ile Carter’ın düellosu şeklinde geçerken, 1. maçta 35, 3. maçta 50 (13/9 üçlük), 6. maçta ise 39 sayı üretti. Fakat son maçta 20 sayı, 9 asist, 7 ribaund, 3 top çalma, 2 bloğu galibiyete yetmedi ve Toronto 2001 NBA ligine Doğu Yarı Finalinde elveda dedi. Gösterdiği performans ile bir çok eski NBA oyuncusu ile karşılaştırılmaya başlanan Carter, ligin genç yıldız oyuncularından biri olmuştu.
    Ağustos Ayında 6 yıllığına 94 milyon $’a takımı ile tekrardan anlaşan Carter, Hakeem Olajuwan’ın takıma katılması ile bir yıl evvelki başarıyı tekrarlayacaklarını ve hatta geçebileceklerini söylüyordu.

    DOĞU KONFERANSINDA ZİRVE YARIŞI
    Bu sezon Carter için çok iyi başlamadı. İlk maçta Orlando karşısında 11/2 saha içi, 3/0 üçlük ve 7/7 faul ile sadece 11 sayı üretti ve 114-85’lik farklı mağlubiyeti önleyemedi. Daha sezonun ilk maçı Carter’ın artık sıkı savunmalarla karşılaşacağının bir belirtisiydi. Gerçekten’de şu ana kadar oynanan 43 maçta eski sezonlara göre daha sıkı savunulan Carter, düşen şut yüzdesine rağmen, artan asist ortalaması ile takımına 25 galibiyet getirmeyi başardı. 10 Kasım’da Utah’da 14/8 üçlük ile 43 sayı üreten Carter, 7 ve 9 Aralıkta ard arda Denver ve Phoenix maçlarında 42 sayı ile oynadı. Şu anda 25.6 ile sayı krallığında 5. sırada bulunan Carter, 10 Şubat’ta Philadelphia’da düzenlenecek All-Star maçı oylamasında da 1.287.003 oyla bir kez daha ilk sırayı aldı.
    Michael Jordan, NBA ligine geri döndü. Ama ne yazık ki eski hava hareketleri ile değil. Fakat Jordan’ın eski muhteşem smaçlarının, inanılmaz turnikelerinin, yakını ve belki de daha muhteşemleri, Toronto’nun 15 numaralı oyuncusu Vince Lamar Carter ile devam etmekte. Bryant, Iverson, Duncan, Pierce, Garnett, gibi ligin yeni nesil oyuncularının en başarılısı, henüz şampiyonluk veya bir MVP ödülü almamasından dolayı belki Carter değil ama, kim ne derse desin ligin en spektaküler, en ilgi çeken ve en çok izlemekten zevk alınan oyuncusu Vince Carter. Yakın gelecekte takıma katılacak tecrübeli (ama, Hakeem Olajuwan gibi -eskiden ne kadar başarılı olursa olsun- kariyerinin son yıllarını yaşayan bir oyuncu değil) ve daha yetenekli 1-2 oyuncu ile Toronto, NBA Finaline ulaşırsa bunda en büyük pay da Carter’ın olacaktır. O da böylelikle gerekli ödüllere ve hatta NBA Şampiyonluk yüzüğüne ulaşabilir. Aynı Jordan’ın ligde ilk 6 yıl bekledikten sonra Pippen, Grant gibi oyuncularla şampiyonluğa ulaştığı gibi…
    4 Nisan 2008
    #3
  4. NBA’İN #1 NUMARALI HÜCUM SİLAHI; TRACY MCGRADY
    (Bu yazı pivot dergisinin 53.sayısında yayınlanmıştır.)

    Şu anda NBA’de 25 sayı, 5 ribaund ve 5 asist ortalamasıyla shooting guard oynayabilen sadece iki isim var. Birisi üç şampiyonluk yüzüğü sahibi Kobe Bryant diğeri ise Tracy McGrady. Üstelik McGrady, Shaquille O’Neil gibi NBA’in en güçlü pivotuyla hatta ve hatta en dominant oyuncusu ile oynama lüksüne de sahip değil. Yani Kobe gibi savunmacısı ikili sıkıştırmalara yardım için gittiğinde boş şut pozisyonları yakalamıyor. Aksine takımının tek büyük yıldızı olması nedeniyle ikili hatta kimi zaman üçlü sıkıştırmalarla boğuşmak zorunda. İşte bu yüzden geceleri yatmadan önce Grant Hill’in parkelere sağlam bir şekilde ve temelli olarak dönmesi için dua ediyor. Yine de Hill dönsün ya da dönmesin T-Mac yolunu bilir. Çünkü o NBA’in sayı kralı. Ve dikkat etmezseniz her an potanıza en az 30 sayı atmaya hazır!!

    Eyvah Dr. J Emekli Oluyor, Gitti Paracıklar!!
    Julius Erving, yani Dr.J, basketbol tarihinin “havada yürüyebilen” ilk büyük yıldızıydı. Ayaklarının yer ile teması kesildikten sonra yapabileceklerini hayal etmek bile o günün basketbol şartları içinde zordu. Sadece onu seyretmek için salonlara doluşan binlerce kişi vardı. O basketbolu birçok insana sevdirmiş bir süper stardı. Kimi basketbol yazarlarınca belki de yer yüzüne gelmiş en inanılmaz oyuncu olarak nitelendiriliyordu. Önce ABA’daki sonra da NBA’deki muhteşem yılların ardından Dr. J’de her ölümlü gibi yaşlanarak NBA’deki kariyerinin sonuna doğru yaklaşınca insanlar birden paniğe kapılmaya başladı. Ligin en spektaküler yıldızını kaybedeceklerdi. “Ya bir daha asla onun gibisi bu lige gelmezse” sorusu kafalarda dolaşıyordu. Dr.J’in oynadığı her sezon NBA’e yönelen ekstra ilgi, izleyici ve para demekti. Dr. J’in basketbolu bırakması ise NBA’in popülaritesinin azalmasına yol açabilirdi. Ama önce Larry Bird’ün sonra da Magic Johnson’ın sahneye çıkmasıyla pazarlayabilecekleri yeni bir Chamberlain & Russell rekabeti yaratmayı başarabildikleri için NBA yönetiminin korktuğu başına gelmedi ve Dr. J bir kaç sezon daha bu yeni yıldızlarla boğuşup emekliye ayrıldığında NBA’deki seyirci oranları önceki yıllara oranla artış bile göstermişti. 90’lı yıllara gelinirken bu kez de Bird ve Magic’in yaşlanıyor olmasının yarattığı telaş vardı. Ama NBA bir kez daha süper bir yıldız yaratarak durumu kurtardı: Michael Jordan!!
    Veliahtı ararken
    Majestelerinin basketbol tarihindeki önemini belirtmeye sanırım gerek yok. MJ basketbolu bıraktığını açıkladığında binlerce kişi basketbola küstü, geri dönüşlerinde milyonlarca insan sevince boğuldu. Maalesef bu kez majesteleri gerçekten basketbolu bıraktı ama NBA hala yeni süper yıldızını bulamadı. Önce Duke’un beyaz atlı kibar prensi Grant Hill yeni veliaht olarak takdim edildi ama geçen her sezonun ardından Hill’in aradıkları isim olmadığını anladılar. Sonra havada bir kaç adım attıktan sonra yaptığı smaç jenerik olan Anfernee “Penny” Hardaway üzerinde kısa bir promosyon bombardımanı yapıldı. Ne yazık ki Penny de Orlando’yu Shaq olmaksızın bir yere taşıyama***** NBA yönetimini büyük hayal kırıklığına uğrattı. Sonra Allen Iverson basketbol yeteneğinin yanında “Generation X” olarak adlandırılan ve eskiler tarafından kayıp gençlik diye nitelendirilen kuşağın olumlu olumsuz bir çok özelliğini de taşıdığı için “yeni yüzyıla yeni bir kahraman” mantığı ile topluma sunuldu. Iverson’ın sorunlu geçmişi nedeniyle adeta bir saatli bomba olması “temiz topluma temiz kahraman” diyenleri tedirgin etti. Ardından iki North Carolina’lı; Jerry Stackhouse ve Vince Carter ard arda “Yeni Jordan” ambalajı ile market raflarındaki yerini aldı. Onlar hala beklemedeyken Kobe Bryant isimli bir liseli herkesi solla***** 3 şampiyonluğa ulaştı ve veliahtlık yarışında herkesin bir adım önüne geçti. Ne var ki Kobe’yi de gölgeleyen Shaquille O’Neil isimli “büyük” bir etken vardı. Bu arada hem kişilik hem yetenek bakımından üstün özelliklere sahip bir oyuncu medyanın gözünün önünde durmasına rağmen uzun süre -maç başına 20’li sayılara çıkana dek- farkedilemedi. Çünkü artık günümüz toplumunda, A malının B malından iyi olması önemli değil. Asıl önemli olan elinizdeki malı diğerinden iyi pazarlamak. NBA’in pazarlamacıları ise geç uyandı. Şu an ligdeki belki hiçbir oyuncu maç içinde onun gibi smaç yapamıyor. Tek başına rakiplerini bozguna uğratıp takımını play-***’a taşımıyor. O adeta tek başına bir takım: Ve karşınızda Tracy McGrady. Namı diğer T-MAC!!
    Big Mac’ten T-Mac’e
    Tracy Lamar McGrady Jr., 24 Mayıs 1979’da Orlando ve Tampa arasında göllerle çevrilmiş küçük bir kasaba olan Auburndale’de doğdu. Tracy’nin ailesi o daha 4 yaşındayken boşandıkları için annesinin ve büyükannesinin yanında büyüdü. Aslında annesi Disneyland’de çalıştığı için büyükannesi Tracy’nin hayatında adeta ikinci bir anne olarak çok önemli bir rol oynadı. Bu arada T-Mac babasının, annesiyle ayrı olmasına ve kendisine ait hir hayata sahip olmasına rağmen ilgisiz bir baba olmadığını ve kendisiyle her fırsatta ilgilendiğinin de altını çiziyordu. Tracy küçüklüğünde spor yapmaya basketbolla başlamadı. Onun ilk göz ağrısı baseball’du ve onu seyreden tüm antrenörler gelecekte çok büyük bir baseball yıldızı olabileceği konusunda birleşiyorlardı. Tabii hayat Tracy’nin önüne çok daha farklı bir senaryo çıkarttı. Yine de T-Mac’in baseball’a karşı bugün bile büyük bir sevgi beslediği gerçek. O kadar ki eğer kendisine profesyonel beyzbol takımlarından teklif gelirse bu teklifi kabul edeceğini çünkü en büyük hayalinin aynı anda basketbol ve beyzbol oynamak olduğunu söylüyor. Zaten Tracy, Baseball ligindeki lakabını bile yıllar önceden belirlemiş: “Big Mac”
    ADIDAS ABCD
    Tracy’nin basketbol macerası tam anlamıyla lise 3. sınıfta başlamakta. Auburndale lisesine giden T-Mac, o yıl 23.1 sayı, 12.2 ribaund, 4.9 blok ve 4.0 asist ortalamalarıyla oynayıp takımını galibiyetlere taşıyınca yerel haberlerde adı anılmaya başladı. Ama bu mükemmel ortalamalara rağmen NCAA Division I takımlarından kendisine ilgi gösteren pek olmamıştı. Sadece aynı bölgede olan Florida ve Miami üniversiteleri kendisini birkaç kez izlemek üzere temsilci yollamıştı ama ortaya somut bir şey çıkmadı. Yıl sonunda düzenlenen Adidas ABCD Turnuvası ise T-Mac’in hayatını değiştirdi. Karşılaşmalarda yaptığı akıl almaz hareketler seyircilerin büyük tezahuratlarıyla ayakta alkışlanıyordu. MVP seçildiği bu turnuva sonrası T-Mac, şu an Clippers’ta oynayan Lamar Odom’un ardından bir anda Amerika’nın ikinci büyük lise oyuncu olarak anılmaya başladı. Bu sırada onun oyunundan etkilenen Mt. Zion Hristiyan Akademisi, Tracy’e burs teklif ederek lisedeki son yılını kendilerinde geçirmesini istedi.

    “Koleje gitmeyi düşünüyordum ama benim hayalim zirveye ulaşmaktı. Şu anda bu hayalimi gerçekleştirme şansına beklediğimden dana önce sahip oldum.” Tracy McGrady

    Papa I. Tracy McGrady!!
    Sıkı, disiplinli, aşırı dindar hatta kimi zaman insanı depresif bir hale sokan bu kilise okuluna kayıt yaptıran Tracy, başlarda çok zor günler geçirse de basketbol sayesinde öyle ya da böyle okuluna alışmayı başardı. Mount Zion’u maç başına 27.5 sayı, 8.7 ribaund, 7.7 asist istatistikleriyle 20 galibiyet ve 1 mağlubiyetlik bir seriye sürükledi. Mount Zion, Amerika’nın en yüksek tirajlı gazetelerinden USA Today’in anketlerinde ikinci sıraya kadar çıktı. Bu arada T-Mac şov devam ediyordu. McGrady, 54 takımın katıldığı Reebok Holiday Prep. Turnuvasında takımını şampiyon yaparken sahada 37 sayı ve 17 ribaund gibi inanılmaz performanslar ortaya koydu. Daha da spektaküler olan şey coach’unun Tracy’i maç esnasında tüm pozisyonlarda oynatmasıydı!. Böylelikle USA Today tarafından yılın lise oyuncusu ve AP tarafından da North Carolina Eyaleti yılın oyuncusu seçildi. Tabii doğal olarak Mc Donalds All-America maçına davet edilerek Baron Davis, Elton Brand, Lamar Odom, Brendan Haywood ve Larry Hughes gibi oyuncularla ter döktü. Bir yıl önce hiç bir büyük NCAA takımının ilgisini çekmeyen Tracy McGrady için artık takımlar sıraya girmeye başlamıştı ve sezon daha bitmeden Tracy’nin Rick Pitino’nun Kentucky’sine katılacağı neredeyse kesin gibiydi. Ama tam bu sırada ortaya çıkan NBA scoutları ortalığı karıştırdı. Mount Zion’un son maçları meraklı scoutların saldırısına uğradı. Tracy ‘nin kulağına birinci turda ilk beş sıra içerisinde seçilebileceği de fısıldanınca T-Mac, NCAA düşünü ve Kentucky’i bir kenara bırakarak NBA Draftına katılmaya karar verdi. McGrady basın mensuplarının NBA’e gitmek için erken olup olmadığı şeklindeki sorularına: “Sanırım bu ben ve ailem için en iyi karar. Koleje gitmeyi düşünüyordum ama benim hayalim zirveye ulaşmaktı. Şu anda bu hayalimi gerçekleştirme şansına beklediğimden daha önce sahip oldum.” sözleriyle cevap veriyordu.
    Krause’un suya düşen, Pippen–McGrady takası
    Tracy, 1997 NBA draftına katılarak Kevin Garnett’le başlayan Kobe Bryant ve Jermaine O’Neil’la devam eden liseli yıldız zincirine eklenen yeni bir halka oldu. Draft gecesine yaklaşılırken Tracy McGrady’nin en büyük taliplisi Chicago Bulls’tu. Michael Jordan, Scottie Pippen ve Dennis Rodman’lı efsanevi kadro yıldan yıla yaşlanmaktaydı. Bir anda Jordan’ın veya Pippen’ın emekli olmasıyla büyük bir çöküş yaşamaktan korkan Chicago GM’i Jerry Krause, draft planlarını Tracy üzerine kurmuştu ve takımın geleceğinin T-Mac olduğu inancındaydı. Bu yüzden Scottie’yi Vancouver’a gönderip onların 4. sıradaki seçme haklarıyla T-Mac’i kapmayı düşünüyordu. Ama bu plan Jordan’ın kulağına gidince majestelerinin tepkisi korkunç oldu. Hemen Krause’u ara***** böyle bir takasın gerçekleşmesi halinde bir sonraki gün düzenleyeceği bir basın toplantısıyla emekliliğini açıklayacağını söyleyerek tehdit etti. Çünkü Pippen, Jordan’ın en yakın arkadaşlarından biriydi. Birlikte iyi-kötü anıları vardı ve aslına bakarsanız bu birliktelik her iki oyuncunun kariyerine de karşılıklı olarak çok şey katmıştı. Krause bu telefon konuşmasının ardından artık T-Mac’in bir hayal olduğunu anlamıştı. NBA’in en büyük yıldızını gelecekte ne olacağını bilmediği bir yıldız adayı uğruna feda edemezdi. Bunu üzerine T-Mac’i cep telefonundan ara***** üzgün olduğunu, artık onu draft edemeyeceklerini söyledi. Tracy işe şoktaydı çünkü bu telefon konuşmasını yaptığı sırada Drafta sadece 8 saat vardı ve o an bir hastanede Bulls doktorları tarafından sağlık kontrolünden geçiriliyordu.

    “Hayatımda ilk kez basketbol oynamaktan keyif almıyordum. Tanrım ligin en kötü takımıydık!! Madem beni seçti niye oynatmıyordu ki?! Play ***’lara falan da gittiğimiz yoktu. Öyleyse beni biraz takıma koysaydı. Sisteme alışırdım böylelikle. Sonraki sezon da takıma daha iyi bir oyuncu olarak katkıda bulunabilirdim” Tracy McGrady

    Darrel Walker Bunalımı
    Chicago tarafından hayal kırıklığına uğratılan McGrady, ilk 10 sıra içerisinde seçilme ümitlerini kaybedip ilk tur için dua etmeye başladığı bir anda 9.sırada Toronto Raptors tarafından seçildi. Bu sırada Isiah Thomas, Damon Stoudamire ve Marcus Camby’nin etrafında yeni bir takım oluşturmaya çalışıyordu. Takımın başına getirilen Darrel Walker ise, genç dinamik ama tecrübesiz bir coach’tu. Büyük umutlarla girilen 1997-98 sezonuna 2 galibiyet ve 22 mağlubiyet ile başlanınca bir anda gelecekle ilgili kurulan pembe hayaller unutuldu ve takımda, Isiah Thomas’ın yöneticiliği bırakması ve en büyük yıldızları Damon Stoudamire’ın takas olmak istediğini söylemesiyle, büyük bir dağılma başladı. En sonunda Raptors’ta kalan tek elle tutulur oyuncu 16.5 sayı ortalaması ile takımının en büyük skor gücünü teşkil eden Doug Christie’ydi. Haliyle basın, Darrel Walker’a eleştiri oklarını yönelterek Walker’ın üzerinde güzel bir atış talimi yaptı. Walker da hırsını elinin altındaki çaylak McGrady’den çıkartmaya başladı. Onu antrenmanlarda hırpaladı. Belki de herkesten çok bağırdı, çağırdı. T-Mac, Walker’ın odasında durumdan rahatsız olduğunu söylediğinde aldığı tek cevap daha sıkı çalışması gerektiği yönündeydi. Tracy bu dönemi hayatının en kötü günleri olarak niteliyor: “Hayatımda ilk kez basketbol oynamaktan keyif almıyordum. Tanrım ligin en kötü takımıydık!! Madem beni seçti niye oynatmıyordu ki?! Play ***’lara falan da gittiğimiz yoktu. Öyleyse beni biraz takıma koysaydı. Sisteme alışırdım böylelikle. Sonraki sezon da takıma daha iyi bir oyuncu olarak katkıda bulunurdum. ”
    Kobe Psikolojik Yardım Servisi
    T-Mac bu zor günlerini o zamanki en iyi arkadaşlarından Kobe Bryant’ın da yardımıyla atlatmaya çalıştı. Kobe de liseyi bitirdikten sonra sonra Kolej yerine doğrudan NBA’e geçiş yaptığı için kimi zorluklara göğüs germek zorunda kalmıştı. Bu yüzden T-Mac, kendisini en iyi anlayacak kişinin Kobe olacağını düşünüyordu. Bu dönemde T-Mac her fırsatta Kobe’nin evinde yatıya kalmaktaydı. İkili eski karate filmleri seyredip play station oyna*****, birbirleriyle kızlardan tutun da hayatın anlamına kadar derin konularda dertleşerek vakit geçiriyorlardı. Tabii her fırsatta da beraber idman yaptıklarını söylememize gerek yok sanırım. Bugün bu arkadaşlık ilişkisinin nasıl olduğunu merak ediyorsanız. Doğal olarak eskisi gibi değil. Tracy, Kobe’yi sevdiğini belirtmesine rağmen onun değiştiğini söylüyor. Zaten Kobe’nin de üç şampiyonluk yüzüğüne rağmen NBA’in hem en sevilen hem de en çok nefret edilen genç yıldızı olmasının nedeni kişiliğindeki bu değişim. Konumuza geri dönersek; Tracy, Walker’la olan problemlerini kendi eksikliklerine ve yeteneksizliğine bağlıyordu ve gittikçe kendisine olan güvenini kaybetmekteydi. Walker da T-Mac’in gözünün yaşına bakmıyordu. T-Mac’in neredeyse depresyona girdiği bu günler, Walker’ın “şutlanmasıyla” sonra erdi.
    Butch Bizi Gözetliyor
    All-Star haftasonundan sonra Walker’a kapının gösterildiğini ve yerine çok sevdiği asistan coach Butch Carter’ın getirildiğini öğrenen T-Mac seviçten havalara uçuyordu. Butch Carter’ın ilk yaptığı iş Tracy’e ne kadar güvendiğini ve onun ileride bir yıldız olacağına inandığını söylemek oldu. Ve ondan tek bir şey rica ettiğini, her idmandan sonra yaklaşık bir saat şut atmasını istediğini söyledi. Tabii Tracy’nin bilmediği birşey vardı. Butch Carter, Tracy’nin çekingenliğinin farkında olduğu için salonun çeşitli noktalarına doğrudan kendi odasına bağlanan kameralar yerleştirtmişti. Böylelikle Carter, T-Mac’i tedirgin etmeden şut idmanlarını takip edebiliyordu. Butch Carter’ın Tracy üzerindeki ilgisi bu kadarla da kalmadı. Carter, Tracy için kendisini ifade etmekte zorlandığını farkederek özel bir basın danışmanı ve beslenme düzenine dikkat etmesi için de bir aşçı tutmuştu. T-Mac çalkantılı geçen çaylak sezonunu 7.0 sayı, 4.2 ribaund ve 1.5 asist ortalamasıyla tamamladı. Sezon bitimiyle beraber Carter, Florida’da Tracy’nin evini ziyaret ederek onu yaz ayları boyunca özel olarak çalıştırdı. Onu kardeşine ait basketbol yaz kampına götürdü. Birlikte T-Mac’in gelişimi için neler yapabileceklerini konuştular. Böylelikle Tracy’nin ona duyduğu güven gün geçtikçe artıyordu.
    Kuzen Vince
    Belki hatırlarsınız bir dönem Chicago’da yaşayan ve bir gazetede çalışan Larry ve Balky isimli iki sempatik kuzeninin komik maceralarını konu alan bir televizyon dizisi vardı. Bu dizide, ne olursa olsun her bölümde kuzenler, birbirlerini koruma iç güdüsüyle hareket ederek karışık olaylardan kurtulmayı beceriyorlardı. Tracy’nin kuzeni Vince Carter, North Carolina’da geçirdiği başarılı NCAA kariyerinin ardından NBA’e ilk adımını attığında ve draftta takas yoluyla Raptors’a geldiğinde aklımda bu dizinin Toronto versiyonu canlanmıştı bir anda. Vince, NCAA’de en sevdiğim oyunculardan biriydi. Antawn Jamison, Ed Cota ve Shammond Williams’la beraber Tar Heels’de ortaya koyduğu oyun bir çok kişiyi büyülemişti ve Vince de McGrady gibi çemberi gördüğü zaman acıması olamayan bir oyuncuydu. Bu yüzden ikisinin birlikte oynadığı maçlar hele T-Mac bir yaz boyunca şut idmanı yapıp ağırlık çalışarak kendisini güçlendirdikten sonra şova dönüşmeye adaydı. Ama Tracy 1998-99 sezonunda hep spektaküler kuzeninin gölgesinde kaldı ve bir türlü hedeflediği ilk beş içindeki yeri alamadı. Kuzeni VC, 18.3 sayı ve 5.7 ribaund ortalamalarıyla Yılın çaylağı ödülünü (Rookie of the year) kaparken NBA’deki ikinci sezonunda T-Mac, 9.3 sayı ve 5.7 ribaund ortalamarıyla ancak benchten katkı yaptı.
    Merhaba Play***
    Tracy, 1999-00’e yine takımın benchten gelen gizli silahı olarak başladı. Ama T-Mac, sezon ilerledikçe takım için ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu gösterdi. Öncelikle pivot dışındaki tüm pozisyonlarda oynayabiliyordu. Sonra savunması da yaptığı ağırlık idmanlarıyla güçlenmesi sonucunda gelişmişti. T-Mac, hem kritik anlarda ekstra sayılara imza atıyor hem de rakibin en skorer isimlerine göz açtırmıyordu. Saha içindeki bu gayreti sonunda kendisini ilk beşe taşıdı ve kuzeni Vince Carter’la beraber NBA’in en tehlikeli ikililerinden birini oluşturdular. Bu ikilinin ne kadar etkili olduğu All-Star haftasonunda gözler önüne serilecekti. Slam Dunk yarışmasına katılan Vince&T-Mac birbirinden enfes smaçlara imza attı. Vince, finalde Steve Francis ile giriştiği inanılmaz mücadeleden galip ayrılırken T-Mac 3.lükle yetinmek zorunda kaldı. Tabii Vince’in kendisine şampiyonluğu kazandıran son smaç denemesinde T-Mac ‘in yardımını istediği ve Vince’e verdiği mükemmel bounce pass ile kuzeninin şampiyonluğunda önemli bir rolü üstlendiğini belirtelim. Yalnız bahsettiğimiz bu smaç sonrasında Vince’in bu ekstra hareketle Tracy’i kullandığı. Birlikte daha sıkı çalışmaları halinde ikisinin de finale çıkabileceği ama Vince’in bencillik yaparak en “baba” hareketi kendisine sakladığı yönünde dedikodular da ortada dolaşmaya başlamıştı. Sezon sonuna gelindiğinde Vince’in 25.7 sayı ortalaması ve Tracy’nin 15.4 sayı, 6.3 ribaund ve 3.3 asistlik çok yönlü oyunu Toronto’ya tarihinde ilk kez play***’a katılma hakkını kazandırdı. Ve ilk turdaki rakip güçlü New York Knicks’ti. Takımın 1 numaralı yıldızı Vince, seride inanılmaz derecede heyecanlı ve gergin gözükürken %30 gibi düşük bir şut yüzdesiyle oynadı. T-Mac ise kuzeninin aksine oldukça rahattı bu kez. Sanki sinirleri alınmış gibiydi ki bu rahatlığın sebebi belki de daha play***lar başlamadan Toronto’dan ayrılmayı kafasına koymuş olmasıydı. T-Mac, serinin daha ilk maçında 25 sayı ve 10 ribaundla oynayıp sahada olduğu dakikalarda Knicks’e büyük eşleşme problemleri yaratacağını gösterdi. Ayrıca Knicks’ten hangi oyuncuyu savunursa savunsun bunda başarı sağlaması bir başka artısıydı. T-Mac “Kaybedecek hiç bir şeyim olmadığını hissediyordum. Özgürdüm.” sözleriyle bu serideki ruh halini anlatıyordu. Ama daha komplike bir takım olan Knicks, Vince’in durduğu bu seride T-Mac’in çabalarına (16.7 sayı, 7.0 ribaund, 3.0 asist) rağmen Toronto’yu 3-0 ile süpürdü. Serinin hemen ardından Tracy, Toronto’daki tüm eşyalarını toplayak Florida’ya uçtu. Bu onun bir Raptor olarak son kez Toronto’ya gelişiydi…

    “Toronto’dan ayrılamam kişisel birşey değildi. Ama evimden bu kadar uzakta, soğukta, ailem olmadan -sahip olduğum tek aile takımken- burada yaşamak çok zordu.” Tracy McGrady

    Elveda Toronto
    Tracy artık free agent olmuştu. Ve aslına bakarsanız Toronto’daki hemen hemen hiçbir şeyden memnun değildi. Her ne kadar Tracy: “Toronto’dan ayrılamam kişisel birşey değildi. Ama evimden bu kadar uzakta, soğukta, ailem olmadan -sahip olduğum tek aile takımken- burada yaşamak çok zordu.” diyerek takımdan ayrılmasıyla Vince’in hiçbir ilgisi olmadığı ima etse de Carter’ın gölgesinde kaldığı yönünde basında yer alan haberler moralini bozuyordu. Üstelik Vince the Prince’in en formda olduğu dönemdi. Düşünün neredeyse her hafta NBA Action Top 10’a 2-3 kez konuk olan Vince’in kimi hareketleri T-Mac’in yediği bir bloktan ya da kaçırdığı bir şuttan sonra kaptığı topla yaptığı smaçlardı ki T-Mac, televizyonda bu pozisyonları izlerken bile sinirlerini bozulmaya başlamıştı. Bunların üstüne bir de çok sevdiği Butch Carter’ın menajerlik talepleriyle Raptors yönetimine başvurmasının ardından takımdan kovulmasını da eklerseniz Tracy’nin Raptors’la tekrar anlaşması imkansızdı. Tabii bir de bütçelerinde yer açarak Tracy ve Duncan’ı kapmayı hedefleyen Chicago ve Orlando’nun cazip tekliflerini belirtmemize gerek yok. Şimdi Tracy’nin önünde iki seçenek vardı. Chicago’da Michael Jordan karşılaştırması altında ezilmek ya da yıldızsız Orlando’da kral olmak…

    “Gitmedim çünkü Chicago’nun Orlando’ya göre hiçbir artısı yoktu. Ben her yıl Play***’lara katılan takımlardan birine gitmek istiyordum. Bence Orlando da bunun için uygun bir takımdı. Diğer bir nedeni de Florida’nın evime yakın olması. Evime, arkadaşlarıma ve aileme…” Tracy McGrady

    Orlando’nun yeni sihirbazı
    NBA’in en genç takımlarından Orlando Magic, lige dahil olduğu tarihten günümüze kadar, akıllı oyuncu seçimleri, yüksek bütçesi ve Florida takımı olması sayesinde hep “elit” bir konumda olmayı başardı. 14 sezon boyuna sadece ilk üç sezonunda .500 galibiyet yüzdesinin altında kalan Magic, takıma kattığı genç yıldızlarla çok hızlı bir şekilde şampiyon adayları arasında yerini aldı. Önce skorer Nick Anderson ve üç sayı bombacısı Dennis Scott’la güçlendiler. Sonra Shaquille O’Neil denen tuhaf isimli ama çok sempatik bir uzun onları NBA’in en tehlikeli takımlarından biri yaptı. Ardından 1993-94 sezonunda Chris Webber takasıyla takıma süper guard Anfernee “Penny” Hardaway de dahil edilince Orlando, NBA Finali oynayan kadrosunu kurmuş oldu. Ama iki sezon içinde bu süper kadro dağıldı. Shaq, Lakers’a gitti. Takımın çekirdek oyuncuları yapılan takaslarla değişti. Tek başına çırpınan Penny de sonunda vazgeçip Arizona çöllerinin yolunu tuttu. Bu arada Orlando yönetimi FA olacak Tim Duncan için salary cap’te önemli bir boşluk yaratma çabasıyla takımı kuvvetlendirmiyordu. Ne var ki Orlando hedeflediği Duncan’ı kadrosuna katamadı. Ve farklı bir strateji izleyerek Detroit’in süper yıldızı Grant Hill’e ve “memleketinde” oynamak isteyeceğini düşündükleri T-Mac’e bol sıfırlı anlaşmalar önerildi. İki oyuncunun da aklını çelerek takıma getiren Orlando, böylelikle sezon öncesinde doğunun en büyük şampiyon adayı haline gelmişti. Tracy kendisini yıllardır çok isteyen Chicago yerine Orlando’ya gitmesinin nedenini şöyle açıklıyor: “Gitmedim çünkü Chicago’nun Orlando’ya göre hiçbir artısı yoktu. Ben her yıl Play***’lara katılan takımlardan birine gitmek istiyordum. Bence Orlando da bunun için uygun bir takımdı. Diğer bir nedeni de Florida’nın evime yakın olması. Evime, arkadaşlarıma ve aileme…” Tabii T-Mac, sevgilisi Clarenda Harris’le daha çok zaman geçirebildiği için de oldukça mutluydu. Tracy daha NBA’e adım atmadan önce kendisine araba bakmaya gittiği bir oto galerisinde tanıştığı bu kıza o günden beri aşık. Harris’in konuşma yöntemleri uzmanı olması ve Tracy’e basın toplantılarında hangi ses tonuyla nasıl konuşacağını göstermesi çoğu zaman T-Mac’in oldukça işine yarıyordu. Çiftin ilk randevusu da oldukça ilginç. O zamanlar daha “ züğürt” olan Tracy, kız arkadaşını ucuz bir spor barına götürmüş ve birlikte tavuk kanadı yiyip 1997 NBA Final Serisinin ilk maçını seyretmişler. Ne kadar romantik değil mi?? Sanırım normal şartlar altında bundan daha kötü bir ilk randevu ancak işkembe salonunda gerçekleşir. Yalnız Tracy’nin bu olaydan yıllar sonra kızı 5 kıratlık bir elmaz yüzükle kandırarak evlenmeye ikna ettiğini de belirtmeden geçmeyelim.
    Bu arada Vince Carter kendisiyle bir kez bile konuşmadan Toronto’dan ayrılan kuzenine oldukça kızgındı. Vince ve T-Mac aylarca birbirleriyle konuşmadılar. Bu durum böylece devam etti ta ki Vince “Like Mike” filminin çekimleri için gittiği Los Angeles’taki bir gece kulübünde T-Mac’le karşılaşıp iki süper yıldız, komedyen Eddie Griffin tarafından barıştırılıncaya kadar.
    Carter’ın gölgesinden kurtulmak ve tek olmak
    Grant Hill’le birlikte oynayacak olmak T-Mac’i hem heyecanlandırıyor hem de endişelendiriyordu. Hill gibi tecrübeli bir oyuncu kendisine çok şey öğretebilirdi ama Tracy’nin Orlando’ya gelmesinin nedeni Vince Carter’ın gölgesinden kurtularak tek başına yıldız olabileceği bir takımda oynaktı. Bu kez de Hill’in gölgesinde yıllarını harcamak istemiyordu. Ama Hill, Detroit’e kazık attığı için takdir-i ilahi mi dersiniz, T-Mac’e verilen bir şans mı? Yoksa “dandik” ayakkabılar sonucu meydana gelen bir sakatlık mı yorumu size bırakıyorum; Hill, sadece 4 maç oynadıktan sonra bir daha kendisini adam gibi toparlayamayacağı ve sürekli tekrarlanan meşhur sakatlığını yaşadı ve takımın tüm sorumluluğu bir anda T-Mac’in omzuna yüklendi. T-Mac ise halinden memnun bir şekilde sahaya çıkıp önüne gelen tüm takımların üzerine kabus gibi çökmeye başladı. Tracy attığı 30’lu 40’lı sayılarla takımını galibiyetlere taşıyınca Orlando coach’u Doc Rivers, T-Mac’in şımartılmasından ve basın tarafından ona kaldırabileceğinden çok sorumluluk yüklenmesinden korktuğu için açıklamalarda bulunmaya başladı: “Ben takımda kimseden yıldız olmasını beklemiyorum. Sadece onun iyi oynamasını istiyorum ve ümit ediyorum ki oyunu onu bir yıldız haline getirir. Birçok oyuncudan yıldız olmasını bekleyebilirsiniz ama olamazlar. Sizin yapmanız gereken onları en etkili oldukları pozisyonda oynatmak. Böylelikle verimli olabilirler. Eğer bu şekilde yıldız olmayı başarıyorlarsa bu herkes için muhteşem. Bence Tracy, yıldız bir basketbol oyuncusu olacak. Benim beklentilerim yüzünden değil, kendi beklentileri sayesinde. Onun standartları çok ama çok yüksekte. Siz daha sadece Tracy McGrady’nin başlangıcını seyrettiniz. Hala tam kapasitesine ulaşabilmiş değil. Ama herkesten çok bunun farkında olan yine kendisi. İşte bu yüzden onu bu kadar çok seviyorum. Tracy’nin Scottie Pippen ile kıyaslandığını duyuyorum. Bu bence mükemmel olur. Bence onun kadar iyi olacak. Şu anda değil ama olacak” Ama Rivers bile T-Mac’ten bir anda böyle büyük bir çıkış beklemediğini itiraf ediyordu: “Tracy’nin sayı atabildiğini biliyordum ama böyle şut atabildiği konusunda en ufak bir fikrim bile yoktu.”
    Takım arkadaşları ise Tracy’nin yeteneklerinden bahsederken, coachları Doc Rivers kadar temkinli yaklaşmıyordu. Mesela Monthy Williams, Tracy’nin yeteneklerini ancak Michael Jordan’la kıyaslıyordu: “Onun yetenekli olduğunu bekliyordum. Ama Jordan’dan beri her gece karşısındakileri geberten başka bir oyuncu görmemiştim. Eğer bakarsanız bunu yapan adam 2.00-2.02. Shaq ve Tim Duncan adamlarını harcayabilir çünkü onlar uzun. Ama McGrady’nin size’ında ve o yaşta, bir yıl bounca bu kadar oyunu domine eden birini uzun zamandır görmemiştim.” Tracy, belki majesteleri gibi olmasa da gerçekten attığını sokmaya başlamıştı ve yavaş yavaş sahadaki karakteri de yerine oturmaktaydı.
    Abra Kadabra Şutlar Potaya
    İnsanlar merak etmekteydi: Bu çocuk Toronto’dayken böyle şut atamıyordu ki!! Orlandoya gidince takımın ismi gibi sihirli bir değnek mi değmişti yoksa?? Dilerseniz cevabı T-Mac’ten alalım: “Jump shot’larım kesinlikle Toronto’dakine kıyasla daha iyi. Ben Toronto’dayken de iyi şut atabiliyordum. Ama kendime güvenim yoktu. Sanırım asıl fark bu. Şimdi kendime güvenim var ve sanki her attığım şut girecekmiş gibi hissediyorum. Tamamen kendine güven duygusuyla ilgili. Ben her zaman şut atabiliyordum. Eğer kendinize güveniniz yoksa şutlarınız da girmez.” Ayrıca Walker’ın üzerinde kurduğu psikolojik baskının oyununu ne kadar çok etkilediği her cümlesinden de anlaşılıyordu: “Umarım Doc Rivers, kariyerimin sonuna kadar benim coachum olur. Çünkü O, yaptığınız hatalardan çok herşeyinizi vererek oynayıp oynamadığıza önem verir. O, oyuncularını kollayan coach’lardan biri. Sürekli bunu belli eder. Yaptığınız hataları önemsemez. Ama sahanın iki ucunda da kendinizi kasmanızı ister. Bu tutumu gerçekten oyunculara güven veriyor çünkü ben kariyerimde güvensizlik duygusunu birkaç kez yaşadım. Hata yapacağımdan korkuyordum ve sürekli kenarda bir hareket var mı diye göz atıyordum. Şimdi Doc, bizim sahaya çıkıp oynamamıza izin veriyor ve hatalarımızı çok da önemsemiyor. Bu gerçekten oyuncuların kendilerine olan güvenlerinin gelişmesine yardım ediyor.” Tracy zihinsel bir rahatlamanın getirdiği yükselen performansı sayesinde All-Star’da ilk beş için kendisine yer ayırttı. Sezon sonuna gelindiğinde ise 26.8 sayı, 7.5 ribaund ve 4.6 asist ortalaması onu ligin en çok gelişme gösteren oyuncusu seçilmesini sağladı. 26.8 sayı ise o güne kadar 21 yaş ve altı bir oyuncunun sezon boyunca ulaştığı en yüksek rakamdı. Böylece takımın dizginlerini eline alan McGrady, Hill’in yokluğuna rağmen takımını yetenekli guard Darrell Armstrong ve çaylak Mike Miller’la play***’a taşıdı. Toronto’yla ilk turda elenen T-Mac bu kez ikinci tur sevinci yaşamak arzusundaydı. Ama rakip de Milwaukee Bucks’tı. Tracy tüm sezon boyunca Grant Hill’in yokluğunun keyfini sürmüştü ama iş play***’a gelince tek başına 3 süper yıldız: Ray Allen, Sam Cassell ve Glen Robinson’ı devirebilecek miydi? Tracy bu seride adeta tek başına bir takım gibi oyna***** sahada kaldığı ortalama 44 dakikada 33.8 sayı, 8.3 asist ve 6.5 ribaund’luk performansıyla Bucks’a kafa tuttu hatta bir maç da aldı ama T-Mac’in play *** rüyası yine erken sona ermişti.
    Müzmin Sakat: Grant Hill
    T-Mac artık hem kendisini NBA’e kanıtlamış hem de kendisine olan güvenini pekiştirmişti. Ama yaşlı oyuncuların 21 yaşındaki bir “veledi” lider olarak kabul etmekte zorlanması ve Bucks karşısında tek başına kalmanın verdiği sorunlar nedeniyle artık Grant Hill’in sağlıklı bir şekilde oynamasını diliyordu. Üstelik Patrick Ewing gibi veteran bir NBA devi ve Horace Grant gibi usta bir oyuncu da takıma katılarak pota altının güçlenmesini sağlamıştı. Tam kadro olurlarsa belki play***’larda iyi işler yapabilirlerdi. Ama Hill, yine birinden beddua işitmiş olacak ki daha lige yeni başladık derken sezonu kapattı. Ve bir kez daha tüm sorumluluk T-Mac’e yıkıldı. Çünkü Ewing artık kariyerinin sonuna gelmişti ve “20 sayı, 10 ribaund, 3 blokluk” günler geride kalmıştı. Darrell Armstrong’a gelince; bir kaç sezon takımı sürükleyen isim olmasına rağmen her yıl bir önceki performansını aratarak sıradan bir guard olmaya doğru ilerliyordu. Bir yıl öncesinin yılın çaylak oyuncusu seçilen Mike Miller ise iyi niyetli ama deneyimsizdi. Yine de tek kişilik ordu T-Mac, takımını sırtlamayı başardı ve bu performansı onun ikinci kez All-Star maçına seçilmesini sağladı.

    Orlando’nun Büyücüsü
    Philly’deki 2002 All-Star Maçı gerçekten bir çok ilginç olaylara ev sahipliğinde bulundu. Allen Iverson’ın yaptığı çılgın parti olay oldu. MVP seçilen Kobe Bryant, bencil oyunu nedeniyle “hemşerileri” tarafından yuhalandı. Ve Michael Jordan’ın boş potaya kaçırdığı smaç, belleklerde yer etti. Ama T-Mac, maç içerisinde öyle bir smaç yaptı ki 2002 All-Star haftasonuna damgasını vurdu. Bir hücum sırasında rakip potaya sakin sakin yaklaşan T-Mac, aniden çıldırarak topu panyaya fırlattı sonra da havada yakalayıp inanılmaz bir samaça imza attı ki bu hareket uzun yıllar boyunca insanların hafızasından kazınabileceğini sanmıyorum. Rahmetli Marylin Monroe yengemizin de kocası Arthur Miller’in gerçek bir hikayeye dayanan “Cadı Kazanı” romanını bilirsiniz. 17. Yüzyılda Salem’de başlatılan cadı ve büyücü avlarıyla tüm suçları yetenekli veya güzel olmak olan onlarca masum insan yakılır. Herhalde o zamanın insanları T-Mac’in bu smacını görseler adamı diri diri yakmakta çekinmezlerdi ki zaten takımının ismi de sakat. Tabii bu smaç yapıldığı zaman çok acımamız gereken bir kişi var. O da maçın istatistikçisi. Ben de bir bir basketbol istatistikçisi olarak şunu söyleyebilirim ki sahadaki oyuncuların bile ne olduğunu anlayamadığı bu pozisyonu bilgisayara kaydetmeye çalışan zavallı istatistikçi muhakkak yaklaşık bir kaç dakika işin içinden çıkamamıştır. Çünkü T-Mac sadece bir kaç saniye içinde şut, hücum ribaundu, smaç ve hatta asist sayılabilecek bir pozisyona imza attı hadi bakalım şimdi hangilerini geçerli sayacaksınız. Gelin de çıkın işin içinden.
    T(erminatör)-Mac
    Neyse efendim basketbol tarihinin en inanılmaz smaçlarından birini de hatırladıktan sonra Tracy’nin sezon sonundaki performansına dönelim. T-Mac, 25.6 sayı, 7.9 ribaund ve 5.3 asist ortalaması ile sakatlıklarla boğuşan takımını 44-38’lik galibiyet oranıyla yine play***’a taşımayı becerdi ve All-NBA 1.takımına seçildi.
    Herkes T-Mac’in bu sefer play-***’larda neler yapabileceğini merak ediyordu. Yoksa yine tek başına rakip takımlara kafa tutmak zorunda mı kalacaktı? Cevap maalesef evet oldu. T-Mac sırasıyla 20, 31, 37 ve 35 sayı atmasına rağmen diğer oyuncuların nerdeyse hiç katkı sağlamaması sonucunda Orlando, Baron Davis’in Hornets’ına 3-1’lik skorla elendi. Bu şekilde sonra eren bir sezonun ardından artık tüm gözler bir kez daha Grant Hill’in üzerindeydi. Ve doktorlardan müjdeli haber geldi: Hill iyileşti!! Tabii geçtiğimiz sezonlarla kıyaslanınca seyrettiğimiz, Hill’in iyileşmiş haliydi. Hatta düşünün adam 29 maç sakatlanmadan dayanarak bir rekor bile kırdı kendi çapında. Ama yine sezonun ortasında Grant Hill’e doktor, T-Mac’e de çile yolu gözüktü. Tracy yine pes etmedi. Bu kez iyice Terminatörlüğe soyunarak 32.1 sayı gibi insan üstü bir istatistik yakaladı (1992-93 sezonunda Michael Jordan’ın 32.6 ortalamasından sonra ki en yüksek sayı ortalaması) ve sayı krallığına sonunda ulaştı.
    Yalnız bu yıl Tracy, sadece saha içinde yaptıklarıyla değil örnek davranışlarıyla da gündeme geldi. Örneğin 2003 All-Star maçına çıkacak Michael Jordan’a kendi yerini vererek ilk beşte başlatmak istemesi tüm basketbol severlerin alkışını aldı. (Tabii T-Mac, kendisinden iki kat yaşlı bir oyuncuyla oynarken neler hissettiği sorulunca: “Jordan’ı savunurken kendimden iki kat yaşlı birini tuttuğum için üzülmüyorum çünkü Jordan’ı asla küçümseyemezsiniz. Hala 40’ın üzerinde sayı attığı maçlar var. Öyleyse Jordan’ı göz ardı etmeyip sahada tüm gücünüzle onu savunmak zorundasınız yoksa size de hiç çekinmeden 30-40 sayı atabilir. Jordan nasıl sizi küçümsemeyecekse işi yavaştan almayıp tüm gücüyle üzerinize yüklenecekse siz de Jordan’a aynı şekilde karşılık vermek zorundasınız.” diyecek kadar da hırslı bir oyuncu.)
    Sadece Sayı degil Gönüllerinde Kralı!
    Ama geçtiğimiz aylarda (Maryland, Virgina gibi eyaletlerde dehşet saçan manyak) “Sniper” tarafından yaralanan Iran Brown isimli küçük çocuğun hayranı olduğunu gazetelerde okuduktan sonra önce hasta yatağındaki küçük çocuğa formasıyla beraber cesaret verici bir not yazıp göndermesi, ardından da çocuk iyileştikten sonra onu antrenmana götürüp basketbol oynaması T-Mac’i gönüllerin de kralı yaptı. Ama bildiğiniz gibi gönüllerin kralı olmak sizi play*** ikinci turuna taşımıyor maalesef. Hele Detroit gibi iyi savunma yapan bir takım karşısındaysanız. NTV ekranlarında Murat Kosova ve Kaan Kural ikilisinin sempatik yorumlarıyla izlediğimiz seride T-Mac yine istediğini bulamadı. Hoş adamcağız elinden geleni yaptı iki maç üst üste Detroit’e 46 ve 43 sayı atmak kolay değil. Tabii sevgili Memo’muza burdan T-Mac’in üzerinden yaptığı o enfes smaç dolayısıyla geçmiş olsun dedikten sonra tebriklerimizi de yollamayı ihmal etmiyoruz. Aslında Orlando sezon içinde Memphis’le yaptığı Mike Miller-Gordan Giricek& Drew Gooden takası sayesinde pota altına ve skorer guard pozisyonuna destek bulduğunu düşünüyordu. Ama Giricek Play***’ta sönüp giderken. Gooden ise Ben Wallace’ın tecrübesine mağlup oldu. Üstelik Orlando seride 3-1 önce geçmiş ve saha avantajını eline geçirmişken kaybedilen bu seri, Tracy McGrady’nin Kevin “ birinci tur” Garnett’le kıyaslanmasına yol açmaya başladı. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bence Tracy’nin bundan fazla yapabileği hiçbir şey yoktu. Eğer takımınızda 31.7 ortalama ile oynayan biri varsa ve siz bu seriyi kazanamıyorsanız sanırım burada suçu T-Mac’te değil de başkalarında aramak lazım. Özellikle de milyonlarca dolar alıp 3 sezonda toplam 60 maç bile oynamamış bir süper yıldızınız varsa ve bu süper yıldız salary cap’te elinizi ayağınızı bağlıyorsa yöneticilerin daha değişik yollara başvurması gerektiği doğal olarak akla gelmekte. Çünkü bu iş tek başına T-Mac’le olur mu? Asla!! Hatırlayacaksınız ki Michael Jordan bile tek başına Bulls’u şampiyon yapamadı. Ama ne zaman yanına Scottie Pippen, Horace Grant gibi oyuncular eklendi o zaman kimse şampiyonluğu onun elinden alamadı. Eğer Orlando yönetimi yeni bir Michael Jordan yaratmak arzusundaysa önce yapması gereken tek birşey var: T-Mac’in yanına “sağlıklı” bir Scottie Pippen bulmak!!
    4 Nisan 2008
    #4
  5. CESUR YÜREK, BEN WALLACE
    (Bu yazı pivot dergisinin 43.sayısında yayınlanmıştır.)


    ANNECİM ŞU SAHADAKİ CANAVARA BİR ŞEY SÖYLE BİZE ŞUT ATTIRMIYOR!!..

    Afro saça yepyeni bir boyut getiren “Big Ben” sahada ribaund alan, blok yapan, top çalan ve savunması ile rak***** aman vermeyen yani sahadaki tüm ağır işleri üstlenerek takımın hamallığını yapan ligdeki birkaç ağır işçiden biri. Diğer oyuncuların aksine onu yıldız yapan faktörler de bunlar.

    Bugünün NBA yıldızları kimlerdir? Hangi özellikleri onları yıldız statüsüne taşır? İlk bakışta çok kolay bir soru değil mi? Eminim cevaplar da hali hazırdadır. Kobe, Carter, T-mac, Francis yıldızlardır çünkü akrobatik smaçlarıyla taraftarları kendilerine hayran bırakırlar. Iverson, Pierce, Stackhouse gibi oyuncular yıldızlardır çünkü genelde 20 sayı ortalamasının altına düşmezler. Webber, Duncan ve O’Neil yıldızdır çünkü kendilerini tutan oyuncu kim olursa olsun fizik güçleriyle onları ekarte ederek potaya ulaşabilirler. Kidd, Bibby, Miller, Payton yıldızdır çünkü takımlarının en kısa yoldan sayıya gitmesini sağlarlar. Bu tür ofansif kriterlere göre yapacağımız değerlendirme uzar da uzar. Peki sadece sayıya yönelik oyuncular mı yıldız olur? Ya yukarıda saydığımız yıldızlara “çemberi göstermeyerek” onların canına okuyan oyuncuları hangi statüde değerlendirmeliyiz?

    SAVUNMA, SAVUNMA VE YİNE SAVUNMA...
    İsterseniz konumuzdan fazla uzaklaşmadan biraz efsanevi Chicago Bulls takımı hakkında sohbet edelim. Sizce o takımı bu kadar ulaşılmaz kılan sadece Jordan ve Pippen’ın skor gücü müydü? Ya da Tex Winter’ın triangle-***ense’i mı?. Belki de Phil Jackson’ın Zen felsefesi ile oyuncularının beynini yıkamasıdır. Hatta durun bir saniye, kim bilir Jordan’ın tüm maçlarında Chicago şortunun altına giydiği söylenen North Carolina şortunun getirdiği bir uğur da olabilir. (Bu nasıl bir şorttur anlamam ya neyse) Son şıkkı çıkarttığımız zaman tabii ki yukarıda saydıklarımın hepsi çok önemli etkenler. Ama unutmayın ki Chicago o dönemde Jordan, Pippen ve Rodman’lı kadrosunda ligin en iyi 10 savunmacısından 3’ünü bulunduruyordu. Tersini iddia edersek bence “Harun evladım sen 50 sayı at gerisine de karışma, diğer arkadaşların savunma yapar.” diyen basketbol zihniyetinden bir farkımız olmaz. Günümüz basketbolunda artık savunma yapmak da en az hücum etmek kadar önemli. Eğer bir gün Ülker tesislerine yolunuz düşerse antrenman salonunun duvarlarında aynen şu sözlerin yazıldığına şahit olursunuz: ‘Her zaman isabetli şut atamayabilirsin ama her zaman savunma yapabilirsin.’ İşte günümüzün basketbol felsefesinin temelinde bu yatmakta. Önce savunma!!
    Bu yazımızın kahramanı da bu felsefeyi sahada en iyi uygulayan isimlerin başında geliyor. Hem de dünyadaki en zor ve fiziksel kuvvetin en ön plana çıktığı lig olan NBA’de. İşte karşınızda “Big” Ben Wallace...

    AZMİN ZAFERİ
    Bugünlerde dergilerde, gazetelerde ve internet sitelerinde sıkça bu yılın draft değerlendirmelerine rastlayabilirsiniz. Jao Ming acaba gerçekten ilk sırada seçilmeyi hakketti mi? Yoksa yeni bir Shawn Bradley vakası ile mi karşı karşıyayız. Fred Jones ve cılız Juan Dixon nasıl bu kadar yüksek sıralardan seçilebildi. Caron Butler geçmişteki vukuatları olmasa daha yüksek bir sıradan seçilebilir miydi? Ve dahası Draft’ta seçildiği sıradan memnun olmayan bir çok oyuncu. Eminim bunların çoğunu okumuş veya duymuşsunuzdur. Bizim zavallı Ben Wallace’ın bu tür dertleri maalesef hiç olmadı. Adamımız bırakın NBA’e birinci turdan girmeyi Draft’ta bile seçilemeyip şansını CBA’de denemek zorunda kaldı. Üstelik CBA draftında da ancak ikinci turda Oklahoma City tarafından seçilebildi. Ama Wallace’ın en önemli özelliği onun mücadeleci yapısıdır, o da pes etmeyerek çalıştı. NBA takımlarının düzenlediği yaz kamplarına katılarak kendini insanlara beğendirdi ve ancak bu sayede kendisine NBA’in kapılarını araladı. Üstelik bir kez içeri girdikten sonra da yan gelip yatmadı. Sürekli çalıştı, kendisini geliştirmeye uğraştı ve bu gayretinin sonuçlarına yavaş yavaş ulaştı. NBA ribaund ve blok krallığı, yılın en iyi savunmacısı ödülü, en iyi üçüncü beşte yer almak, Dream Team formasını giyme şansı ve 32 milyon dolarlık bir kontrat. Demek ki her şey draft’ta ilk sıralarda ya da birinci turda seçilmekle olmuyormuş. Tabii ki her oyuncu yüksek meblağlar karşılığında garanti bir anlaşmaya imza atmak ister ama bu tür bir anlaşma yapmak hem herkese nasip olmaz, hem de talih kuşu size konsa bile eğer siz bu fırsatı nasıl değerlendireceğinizi bilemezseniz, kontratınıza güvenirseniz bir süre sonra silinip gidersiniz.

    KÖTÜ ÇOCUKLARDAN, MUHALLEBİ ÇOCUKLARINA: DETROİT PİSTONS
    “Bugüne kadar gelmiş geçmiş NBA şampiyonları arasında en çok nefret ettiğiniz takım hangisidir?” tarzı anketlerin genellikle tek bir favorisi vardır: Detroit Pistons. Efsanevi guard Isiah Thomas’ın liderliğindeki, Bill Laimbeer, çılgın çocuk Dennis Rodman , Rick Mahorn, Joe Dumars ve Vinnie Johnson’lı bu kadro 1980’lerin genel basketbol anlayışından çok daha farklı bir stile sahipti. 80’lere damgasını vuran iki ekolden ne Earvin “Magic” Johnson’ın Showtime Lakers’ına ne de Larry Bird’in disiplinli Celtics’ine hiçbir zaman benzer bir oyun ortaya koymadılar. “Bad Boys” mükemmel savunma yapan, asla pes etmeyen, mücadeleci ve fizik gücü çok yüksek oyunculardan oluşan bir takımdı. Sahada rakiplerini yenmek için her yolu da denerlerdi. Hatta basketbol adıyla rakip takım oyuncularını adeta “dövdüklerine” şahit olurdunuz. Maalesef olaylar bazen birazcık çirkefleşirdi. Eee Rodman ve Laimbeer olur da kavga gürültü o takımdan hiç eksik olur mu? Tabii ki olmaz. İşte bu basketbol anlayışı Pistons’a şampiyonluklar kazandırdı. Ama her takımın başına gelen Pistons’ın da başına geldi. Zaman geçtikçe yıldızlar yaşlanıp basketbolu bıraktılar, kimi oyuncular ise başka takımlara transfer oldu. Dolayısıyla Detroit giderek eridi 90’ların ortasına gelindiğinde takımda şampiyon kadroda oynayan tek yıldız olarak şu an Detroit’in başında bulunan Joe Dumars kalmıştı. O da tam basketbolu bırakmak üzereydi ki, 1994 Draft’ında takımın hüviyetini tamamen değiştirecek bir oyuncu Pistons tarafından draftta seçildi: Grant Hill. Duke’te oynadığı oyunla Jordan’ın yerine geçebileceği iddia edilen Hill’in gelişiyle Dumars takımda kalarak ona “abilik” yapmayı kafasına koydu. Hill süper bir yetenek de olsa zengin bir ailenin kibar çocuğuydu. Sahada asla trash-talk yapmazdı. Rakiplerine hiçbir zaman hakaret etmeyen, onlara nazik davranan ve bu sayede sevilen bir oyuncuydu. Yani biraz evvel belirttiğimiz “Kötü Çocuklar” tarzına tam anlamıyla zıt bir yapıdaydı. Bu yüzden, önce San Antonio’ya ardından da Chicago’ya giden Rodman ondan hep nefret etmiştir. “Bu Hill denen çocuğu hiç sevmiyorum adam orda bizim (Bad Boys) şerefimizi iki paralık ediyor. Basketbol bu kadar da yumuşak oynanmaz ki!! Züppe herif. Maç içinde Argo konuşmak, itişip kakışmak ağır hakaretmiş. Onu bir gün sahada birisi dövecek veya güzelce öpecek! o zaman ben de keyifle oturup seyredeceğim.” Tam bizim Rodman’a yakışan sözler. Bu sırada takımın diğer yıldızı Alan Houston, New York’a gönderilir ve takıma ikinci yıldız olarak Sixers’ın postaladığı Stackhouse takasla getirilir. Ama Hill ve Stackhouse beklenilen uyumu gösteremez. Hill de her şeye en baştan başlamak için soluğu, durmadan sakatlanacağı ve kariyerini bitirme noktasına geleceği, Orlando’da alır. Takımın tek yıldızı yarı bitik bir Stackhouse’tur ve Pistons fazlasıyla “yumuşak” bir basketbol oynamaktadır. İşte Ben Wallace, Pistons’a geldiğinde durum kelimenin tam anlamıyla bundan ibarettir.

    Unutmayın Ben Wallace’ı, Ben Wallace yapan asla attığı şutlar değildir, bilakis başkalarına attırmadığı şutlar onu ünlü yapmıştır.

    Wallace 11 çocuklu bir ailenin 10. çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçüklüğünde babası ve kardeşleri ile sık sık balığa, yüzmeye ve ava gider, her normal çocuk gibi atarisinin başından kalkamazdı. Ama onu yaşıtlarından ayıran bazı özellikleri de vardı. Küçük Ben fazlasıyla güçlü bir vücuda sahiptir ve hemen hemen tüm spor branşlarını son derece iyi bir şekilde yapmaya yatkındır. Hayatı boyunca da bu fiziksel üstünlüğünün avantajlarını sonuna kadar kullanır. Wallace lisedeyken hem Amerikan futboluna hem beyzbolla hem de basketbola ilgi duymaktadır. Bu üç sporda da o kadar başarılıdır ki her birinde eyalet karmasına seçilir. Aslında insanlar Wallece cüssesinde birisini gördükleri zaman onun hantal biri olduğunu düşünebilirler. Rakipleri de onu basketbol sahasında ilk gördüklerinde onun hantal ve sadece rakiplerini ite kaka yakınına düşen ribaundları alabilecek bir uzun olduğunu düşünmüşler. Bu konuda eski Pistons yıldızı, günümüzün Tv yorumcusu Bill Laimbeer’ın söyleyecek bir iki lafı var: “Wallace, ribaundlarla ilgili eski yargıların geçersiz olduğunu hepimize kanıtladı. Her zaman ribaund almanın sıçramaktan çok yer tutma ile ilgili olduğunu söylerlerdi. Ama Ben, ribaundlarını insanları potadan uzak tutarak aldığı kadar onlardan daha yükseğe sıçra***** da alıyor. İnanılmaz bir sıçrama yeteneğine sahip olduğu kadar çok da çabuk. Bana fazlasıyla Dennis’i hatırlatıyor. Belki de Dennis’ten sonra gördüğüm bire birde en etkili savunmacı. Ama sanıyorum ki Ben kendini geliştirmeye devam edecektir çünkü gerçekten All-Star seviyesinde bir oyuncu olması için ne yapması gerektiğini biliyor. Maç başına aldığı 12-13 ribaund’un ve yaptığı 3-4 bloğun yanına en azından 10-12 sayıyı da eklemesi gerekli.”
    Yukarıda bahsi geçen fiziksel yetenekleri az kalsın onu bir Amerikan futbolu yıldızı yapacaktı. Lise takımında gösterdiği performans üniversitelerin ilgisini çeker. Auburn Üniversitesi ona burs teklif eder. Wallace okul yetkilileri ile yaptığı konuşmalarda hem basketbol hem de futbolu kastederek ikisinde de aynı anda oynayıp oynayamayacağını sorar. Onlardan aldığı olumlu cevap karşısında tereddütsüz okula katılım için gerekli kağıda imza atarak üniversiteye gönderir. Okulun yolunu tutarken hem basketbol hem de futbolda yıldızlaştığı günlerin hayalini kurmaktadır ama kampüse vardığı anda tüm hayalleri yıkılır. Okul yetkililerine basketboldan bahsettiği anda hepsi şaşırarak ona daha önce onunla hiç basketbol hakkında konuştuklarını hatırlamadıklarını, okulda basketbol oynamasının mümkün olmadığını onu futbol oynaması için aldıklarını söylerler. Anlaşmazlığın nedeni ise oldukça komiktir. Amerikan futbolunda bir takım oyuncularını iki farklı kadroya ayırır. Yeteneklerine göre defansif oyuncular ve ofansif oyuncular. Sahada top hakimiyeti kimdeyse ona göre bir takım sahaya sürülür. Wallace da telefonda “ikisini” de aynı anda oynayıp oynamayacağını sorduğunda okul yetkilileri onun hem hücum takımında hem de savunma takımında oynamak istediğini sanarak bunu sevinerek kabul etmiştir. Wallace o anki duygularını şöyle anlatır: “Bunları duyduğum zaman kulaklarıma inanamadım. Ben de oradan çekip gittim. Basketbola aşığım. Bu yüzden Amerikan futbolu ve basketbol arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığım zaman hiç tereddütsüz basketbolu seçtim. Wallece, Auburn’ü terk ettiği zaman hayatı hakkında kurduğu gerçek anlamda hiçbir planı kalmamıştı. Ta ki bir basketbol kampında gelecekteki idolü Charles Oakley ile karşılaşana dek.

    Oakley topu göğsüme fırlattı ve “hadi başlayalım” dedi. Herkes bizi izliyordu. O benim dudağımı patlattı ben de onun burnunu!..

    Oakley hepimizi karşısına oturtup azarlamaya başladı. Sürekli bizim çok yumuşak olduğumuzu hiç gayret gösterip çalışmadığımızı söyledi. Sonra da içimizde kimsede onunla teke tek oynayacak yürek olup olmadığını sordu. Ben de elimi kaldırdım. O da topu aldı ve göğsüme fırlattı: “Hadi başlayalım!”dedi. Herkesin önünde oynamaya başladık. O benim dudağımı patlattı ben de onun burnunu kanattım. Wallece’a o maçı kimin kazandığı her sorulduğun genelde aynı tepkiyi verir. Evvel suçlu bir çocuk ya da masum bir kedi yavrusu gibi acındırıcı gözlerle suçunu gizlemek istermiş gibi bakar ve cevap verir: “Ben kazandım.” Ama tuhaftır ki Wallace, Oakley’in burnunu sürtmüş olmaktan çok da memnun değildir: “Ben daha 17 yaşımdayken bile üzerimden şut atamazdı, şutlarını hep bloklardım.” Bu teke tek maç hakkında Wallece’ın Pistons’tan kankası Stackhouse tarafından yapılan yorum da ilginçtir: “Oak asla bizim Ben’i geçemez.”

    NCAA GÜNLERİ
    Evet sonuçta maçı Wallece kazandı ve Oakley’e gününü gösterdi. Ama Oak bu çocuğun gerçekten yetenekli olduğunu fark etmişti. Onu kanatlarının altına alarak korumayı ve ona yol göstermeyi kafasına koydu. Charles gidip Wallace’a hangi okula gittiğini sorar. O da olanları anlatarak artık önünde fazla seçeneği kalmadığını söyler. Bunun üzerine Oakley, Cleveland’daki bir arkadaşına telefon açar. Bu çocuğu izlemeleri gerektiğini anlatarak Wallece’ı oradaki bir kampa gönderir. Kampta başarılı olan adamımız kapağı Cuyahoga CC’ye atar. Orda 24 sayı, 17 ribaund ve 7 blok gibi inanılmaz ortalamalara ulaşır ve tekrar daha büyük okulların antrenörlerinin dikkatini çeker. Ama ne kadar iyi bir okula transfer olacaksa olsun benchte oturmak istemeyen Wallece, daha sezon bitmeden takımını terk eder ve soluğu Oakley’in yanında alır. Oakley de idarecilerle konuşarak onu mezun olduğu okul olan Virginia Union’a aldırır. Burada ceza hukuku eğitimi alan Ben, 12.5 sayı, 10.5 ribaund ve 3.7 blok ortalamalarına ulaşarak takımını NCAA Division 2’da Final Four’a taşır. Ama okulu basketbolda adı sanı duyulmamış bir okuldur ve Wallace oyunuyla NBA scout’larının çok da ilgisini çekmez. Dolayısıyla katıldığı 96 NBA Draft’ında seçilemez. Wallace üzülmekle beraber o an için NBA seviyesinde bir oyuncu olmadığının farkındadır bu yüzden bunu kendisine fazla dert etmez. Daha çok çalışmaya başlar ve Boston antrenörü M.L Carr onu takımın yaz kampına davet eder.

    BOY PROBLEMİ
    Bu arada Wallece’ı çağıran Carr, bu boyuyla onun pivot ya da power forvet oynamak için çok kısa olduğunu onu kampta *** guard veya kısa forvet olarak deneyeceğini söyler. Aslında NBA kayıtlarında boyu 2.06 olarak gözükse de Wallece’ın gerçek boyunun ancak 2 metre olduğu söyleniyor. Hatırlayacaksınız “Sir” Charles Barkley’in boyu da öncelikle 1.98 olarak kabul edilirken bir süre sonra 1.96’ya inmiş en son ise gerçekte 1.92 olduğu ortaya çıkmıştı. Bu tür olaylar diğer bir çok NBA yıldızı için de geçerli. Kim bilir belki de bu arkadaşlar kemik erimesi hastalığından mustariplerdir. Vah zavallılarım vah...
    Tabii ki bu boyuna göre pozisyon seçme formülü ona pek yaramadı. Sonuçta Ben, kampta fazla forma şansı bile bulama***** Boston kampından ayrıldı ve Washington’la antrenmanlara çıkmaya başladı. Çaylak sezonu Wallace için pek parlak geçmedi. O zamanki adı Wizards yerine Bullets olan Washington’da takımın ancak 12. adamıydı. 34 maçta forma görev alan Wallece maç başına ancak 5.8 dk sahada kalırken 1.1 sayı ve 1.7 ribaund ortalamalarına sahipti. Bu arada ismi, tanınmasa da basketbol camiasında kulaktan kulağa yayılmaktaydı. Washington’daki bu gizemli oyuncu, antrenmanlarda Juwan Howard ve Chris Webber da dahil olmak üzere çoğu oyuncunun canına okumaktaydı. Bir sonraki sezon sahada kaldığı süreyi tam 3 katına çıkartarak maç başına 15.8 dk oyunda kaldı. Indiana karşısında ilk kez bir maça ilk beşte başladı ve aldığı 12 ribaundla sahada en çok ribaund alan ismi oldu. Sezonda toplam 61 maça çıkarken bunların 16’sında ismi maça başlayan beşte yer alıyordu. Ortalamaları ise fazla kıpırdamamış, sayı ortalamasını ancak 3.1’e, ribaund ortalamasını ise 4.8’e çıkartabilmişti. Bullets’taki üçüncü sezonunda ise içindeki cevher biraz da olsa ortaya çıktı. Cleveland karşısında attığı 20 sayı ile kariyerindeki en yüksek rakama ulaşırken ribaund hanesinde de 10 yazıyordu. Bu sırada süre aldıkça double-double yapmaya başladı. Bucks karşısında 14 sayı ve 14 ribaund’luk, Toronto’ya karşı da 12 ribaund, 16 sayılık performanslar ortaya koydu. Sezon sonuna gelindiğinde aldığı süre 10 dk. daha artmıştı. Bu artış da beraberinde 6.0 sayı, 8.3 ribaund ve 1.96 blokk ortalamaları getirmişti. Washington bu sezonun sonunda büyük bir hata yaparak elindeki tüm yetenekli power forvetleri kaçırdığı gibi Wallece’ı da kaçırdı. Wizards, Orlando ile yaptığı takasta Wallace,Tim Legler, Terry Davis ve Jeff McInnis’i göndererek Magic’ten 1995-96 sezonunda Tuborg forması, geçtiğimiz yıl da Ülker forması giyen Isaac Austin’i kadrosuna kattı. Orlando da oynadığı 81 maçın tümünde kendisine ilk beşte yer bulan Big Ben, bu maçlarda 4.8 sayı, 8.2 ribaund ve 1.6 blok ortalaması tutturdu. Sonraki sezon Orlando da ayağına gelen fırsatı elinin tersiyle iterek Grant Hill yüzünden gözü kör olmuş bir şekilde Chucky Atkins ve Ben Wallace’ı Grant Hill’le takas etti. Tabii ki o dönem de Hill mi yoksa Wallace mı diye soracak olsaydınız akıl sağlığı yerinde olan herkes Grant Hill cevabını verirdi. Ama Orlando idarecileri en azından Wallace’ı kadrolarında tutmaya çalışarak takasa başka isimleri dahil etmeyi deneyebilirlerdi. Bu takasın sonucu ortada. Magic, astronomik bir anlaşmaya imza attırdığı Hill’i geçirdiği sakatlıklar yüzünden oynatamazken, Pistons şu anda ligin blok ve ribaund kralına sahip bulunmakta.

    PİSTONS’IN YENİ KÖTÜ ÇOCUĞU
    Pistons’taki ilk yılında Wallace 80 maçta oynarken bir kez daha oynadığı tüm maçlara ilk beşte başlar. Ama bu kez kendisine daha önce tanınmayan bir şansa sahip olarak sahada 34.5 dakika ortalamasıyla kalır. Sahada kaldığı süre bu kadar çok artınca Wallace da tüm marifetlerini daha iyi sergilemeyi başarır. Maç başına 13,2 ribaund ortalaması ile ligde ribaund krallığını zorlar ama Mutombo’nun arkasında 2.sırayı alır. Aldığı 1052 ribaundla toplamda ligin en çok ribaund alan ve bu sayede Pistons’ın Dennis Rodman’dan sonra 1000 ribaund barajını geçen ilk oyuncusu olur. Ayrıca sezon boyunca Dikembe Mutombo ile beraber arka arkaya 20 ve üzeri ribaund alabilen iki oyuncudan biridir ve Orlando maçında 28 ribaund ile kariyerinin en yüksek rakamına ulaşır. Bir sezon evvel 1.60 olan blok ortalamasını ise 2.30’a çıkarır. Pistons tarihine hem ribaund, hem top çalma hem de blok ortalamalarında takımın lideri olan ilk isim olarak geçer. Yılın Savunmacısı ödülü için yapılan oylamada ise 6 oy alarak beşinci olur. Ama maalesef bu performansı takımı için yeterli olmaz ve Detroit normal sezonu ancak 32 galibiyet ile kapatır. Geçtiğimiz sezon ise kariyeri için bir zirvedir. Takımın başına New Jersey, Portland ve Indiana’da 11 sezon asistan coach’luk yapan Rick Carlisle getirilir. Takımdaki bu yeni yapılanmada Stackhouse kendini bulur ve ilk kez egosunu bir kenara bırakarak olması gereken oyuncu gibi oynar. Corliss Williamson bench’ten gelerek inanılmaz bir katkıda bulunur ve takım Ben Wallace’ın liderliğinde sahada inanılmaz bir savunma uygular. Sonuçta da takım uzun bir aradan sonra 50 galibiyet barajına ulaşarak 1990 yılından sonra ilk kez Merkez grubu şampiyonu olarak tamamlar. Wallece sahada 36.5 dakika ortalamasıyla kalırken hücumda daha agresiftir, %53’lük bir şut yüzdesiyle 7.6 sayı averajı tutturur. 13.0 ribaund ve 3.48 ortalamaları ise onu her iki kategoride de NBA’in zirvesine taşır. Yakaladığı bu başarıyı ise daha önce NBA tarihinde ancak Hakeem “The Dream” Olajuwon, Kareem Abdul-Jabbar ve Bill Walton’ın yakaladığını söylersem sanırım Big Ben Wallace’ın ne kadar önemli bir başarıya imza attığını anlatabilirim. Üstelik Wallace’ın boyu diğer 3 oyuncu ile kıyaslanamayacak derecede de kısa. Bu mükemmel savunma performansı doğal olarak onu rekor bir şekilde “Yılın Savunmacısı” ödülüne ulaştırır. Oylama tamamlandığında en yakın rak***** 114 oy fark atmıştır. Wallace ayrıca tutturduğu 1.7 top çalma ortalaması ile bu kategoride de ilk 15 içindedir. Sezon içinde 2 defa haftanın oyuncusu seçilen Wallace, 24 Şubattaki Milwaukee maçında da 10 sayı, 17 ribaund ve 10 blok ile kariyerindeki ilk triple-double’ı gerçekleştirir. 24 Mart’ta Boston karşısında ise kariyer rekorunu bir kez daha egale eder ve 28 ribaund’a ulaşır.
    Tüm bu başarılarının yanında regular sezonda Doğu’da 2.sırayı alan Detroit ile kariyerinde ilk play*** maçına çıkar ve 21 Nisanda Toronto karşısında 19 sayı, 20 ribaundluk muhteşem bir oyun ortaya koyar. Kariyerindeki bu ilk play*** tecrübesinde çok başarılı maçlar çıkaran Wallace, ilk turda Toronto karşısında 8.2 sayı, 15.0 ribaund, 2.2 blok ve 2.2 top çalma; konferans yarı finalinde Boston karşısında 6.4 sayı, 17.2 ribaund, 3.0 blok ve 1.6 top çalma ortalamalarını yakalar. Evet Wallace kendini tüm NBA’e kanıtlamıştır, artık oda ligin yıldız oyuncular arasındadır.

    Majesteleri Michael Jordan’ın antrenörü Doug Collins onun hakkında şunları söylemekte: “Bence Wallace, Jason Kidd’le beraber sayı üretmeden oyunu domine edebilen az sayıda oyuncudan biri.” Başkan Joe Dumars daha Grant Hill’i Atkins ve Wallace ile takas ettiği gün basına takımın fazla yumuşak olduğunu ve aralarına katılan bu iki yeni oyuncuyla beraber takımın çok daha sert ve dişli olacağını söylemişti. Dumars oyunculuğunda zekasıyla oynayan bir isimdi. Şu ana kadar takımın başında olduğu sürede aynı muhteşem zekayı masa başında da kullanmakta. Bazı isimler daha şimdiden Wallace’ın Pistons tarihinde bir kilometre taşı olduğunu düşünüyor ama Wallace bu durumdan endişeli. En azından Joe Dumars’ın beklentilerini yükseltmesinden korkuyor: “Sanırım benimle anlaştıklarında kendileri bile benim tam olarak ne tür bir oyuncu olduğumun farkında değillerdi. Onlar sadece sahada çalışan ve biraz ribaund alan bir oyuncu istemişlerdi ama sanırım ben bundan daha fazlasına sahibim. Yeni koç, yeni bir takım ve yeni bir sistem benim de kariyerimde yeni bir sayfa açmama yardımcı oldu.”
    Aslında Wallace’ı yakından tanıyan insanlar sahada rakipleri için fazlasıyla korkutucu olan bu adamın saha dışında çok yumuşak bir ses tonuyla konuşan, eğlenceli ve maket araba yaparak vakit geçiren sıradan bir insan olduğunu söylüyor.

    “Sahada oynarken arkanızı ‘big ben’ gibi bir devin kolladığını bilmek güzel bir duygu. Her zaman böyle bir adamın karşımda oynamasındansa yanımda olmasını tercih ederim.” - jerry stackhouse

    Takımın birinci yıldızı Stackhouse ise tartışmasız ikinci yıldızı da Wallace. Stack bu konuda şöyle diyor: Sahada her zaman Big Ben’in nerde olacağını hissederim. Her defasında doğru zamanda doğru yerdedir bu sayede asistlerimin büyük bir kısmını ona yaparım. Onun orda olması bile çoğu şeyi bizim için kolaylaştırıyor çünkü bu sayede önümde bir koridor açılıyor. Eğer onun adamı yardıma gelmezse rahatça savunmacımla bire bir oynayabiliyorum eğer yardım gelirse de topu ona veriyorum ve o da sayıyı bizim hanemize ekliyor.” Wallace gerçekten pota altında yüksek isabetle oynuyor. Ama kaydettiği sayıların çoğunu tiplerden ve potayı kırarcasına yaptığı smaçlardan bulduğunu düşünürsek Big Ben’in hücumda zaafı olduğunu söyleyebiliriz. Kesinlikle kendisini geliştirmesi gerekli ve kendisi de bu eksikliğinin farkında. Bu konuda kendisi de şöyle demekte: “Eğer yıldız olmak istiyorsam hala kendimi geliştirmek zorundayım sahanın iki ucunu da dağıtamadığım sürece gerçek anlamda yıldız sayılmam. Zaten her antrenmandan sonra en az bir saat daha sahada kalarak şut ve serbest atış çalışıyorum.”
    Ben Wallace gerçekten ligin en önemli oyuncularından biri ama şu anda ne bir Hakeem O’lajuwon ne Kareem Abdul-Jabbar ne de bir Bill Walton. Hatta daha tam bir Dennis Rodman bile değil. Wallace bir savunma uzmanı olduğu kadar bir hücum silahı olduğu gün NBA tarihine hak edeceği yeri alacaktır. Son bir cümle de Mehmet Okur için. Umarım Memo, Detroit’e gittiği zaman Ben Wallace’tan savunma hakkında çok şey öğrenir. Çünkü Mehmet fazlasıyla yetenekli bir oyuncu NBA’de yıldız olmak için de diğer Avrupalılardan kesinlikle hiçbir eksiği yok. Yeter ki Oda Wallace gibi yürekli bir savaşçı olsun!.

    [​IMG] [​IMG] [​IMG]
    4 Nisan 2008
    #5
  6. YENİ NESLİN -FAZLA SEVİLMEYEN- SÜPER STARI,
    KOBE BRYANT #8

    (Bu yazı pivot dergisinin 40.sayısında yayınlanmıştır.)

    Lise yıllarında efsane Wilt Chamberlain’in 4 yıllık toplam sayı rekorunu kıran, NBA’e girdiği yıllarda oynadığı oyunla herkesin taktirini toplayan 18 yaşındaki ufaklık, aradan geçen yıllarda önce Shaq ile takımın en önemli gücü kim tartışmasını başlattı, ardından bu senede saldırgan tavırlarıyla takım arkadaşları ve rakip oyuncularla kavga etti.

    Kariyerinin başındaki güler yüzlü ve neşeli insan gitti, yerine saldırgan, hırçın ve kavgacı bir insan geldi.

    Kobe bu sene başı ile bir anda huysuzlaştı, laf dalaşı yapmaya ve kavga çıkartmaya başladı. Acaba ne kadar sert olduğunu mu kanıtlamaya çalışıyor? Yoksa sadece hala büyümeye devam ettiğini mi?

    23 yaşına 2 NBA şampiyonluğu ve 1 All-Star MVP ödülü sığdıran Kobe, bu sezon Memphis maçında 56 sayı üreterek kariyer rekorunu kırdı.

    EFSANE TAKIM VE EFSANE OYUNCULARI
    Los Angeles şehrinin 2 takımından biri olan Lakers; 80’li yıllarda Magic Johnson, Kareem Abdul-Jabbar, James Worthy, Byron Scoot, Michael Cooper, A.C. Green ve coach Pat Riley önderliğinde Lakersball adını alan hızlı hücuma ve show’a dayalı oyunları ile gönüllerde taht kurmuş, 8 NBA Finali sonucunda da 5 defa şampiyonluğa ulaşmıştı. Bu başarılı takım 90’ların başında yaşlanan kadrosunu Vlade Divaç, Sam Perkins ve Elden Campbell gibi genç oyuncularla takviye ederek sadece 1 yıl aradan sonra 1991’de tekrar NBA Finaline çıkmıştı. Ama final serisinde -6 şampiyonluğun ilkine ulaşacak olan- Chicago’ya 4-1 kaybeden Lakers için bu sonuç, başarılı bir döneminin sonu olmuştu.
    1992’de Lakers, 82 maçlık normal sezonun sonunda ilk defa Los Angeles’ın diğer takımı olan Clippers’ın altına düşüyor (Oysa 1987’de Clippers ile aralarında 53 maçlık bir galibiyet sayısı farkı vardı) ve ancak 8. sırayı alabiliyordu. 1993’de bir kez daha Clippers’ın ardında kalan Lakers yine 8. sıradan play***lara dahil oldu ama aynı bir evvelki sene gibi ilk turda elendi. Ama daha kötüsü 1994’de oldu. Lakers 33 galibiyet ile 19 yıl sonra ilk defa play***lara katılamadı. 1995’de Cedric Ceballas, Eddie Jones takviyeleri sonucunda biraz toparlanan Lakers, Magic’in basketbola tekrar dönmesi ile 1996’da Batı’da 4. sıraya kadar yükseldi. Fakat ilk turda Houston’a 3-1’lik skorla elenerek bir kez daha sezonu erken kapadı.
    Şaşalı ve zengin Los Angeles’ın tarihi başarılarla dolu takımı Lakers, 1996 yılının yazında büyük bir transfer gerçekleştirerek Orlando takımından dev pivot Shaquille O’Neal’ı kadrosuna kattı. Bir de Charlotte’ın draftta 13. sırada seçtiği -henüz 18 yaşındaki- Kobe Bryant’ı, Vlade Divaç karşılığında takas etti. Shaq, NBA’de oynadığı 4 yılda kendini ispatlamıştı ama bu 18 yaşındaki çocuk NBA’in devleri arasında ne yapabilirdi?
    Kobe, bunun cevabını çok geciktirmeden daha ilk yılında verdi. NBA tarihinde en küçük yaşta forma giyen oyuncu olurken, 31 sayı ile Rookie All-Star maçın hala kırılamayan sayı rekorunu eline geçirdi. Ardından Slam Dunk yarışmasının en genç şampiyonu oldu. Bir sene sonra, kendi takımında ilk 5 başlamamasına rağmen seyircilerden aldığı oylarla gerçek All-Star’ların arasına katıldı ve yine bir ilki gerçekleştirerek All-Star maçları tarihinin en genç oyuncusu oldu. Shaq, pota altını cehenneme çevirirken, Kobe kritik anlarda penetreleri, fake-away şutları ve birbirinden güzel smaçları ile Lakers’ı 9 yıl aradan sonra 2000 yılında tekrar NBA Finaline taşıdı. Bu Final serisi ile NBA şampiyonluğu sevincini 22 yaşında tadan Kobe, hep karşılaştırıldığı Jordan’ın 7 yıl sonunda yakaladığı bu başarıyı 5. NBA sezonunda elde etti.
    KOBE’DEKİ BÜYÜK DEĞİŞİM
    Kobe, parmaklarında 2 şampiyonluk yüzüğü taşıyan 24 yaşında bir NBA yıldızı. Ama lige katıldığı ilk dönemlerde bir çok kişinin sevgilisi haline gelen bu genç yıldız şimdi bir o kadar kişi tarafından da sevilmeyenler listesinde.
    18 yaşında bir çaylakken herkes tarafından taktir gören ve maçları ilgi ile izlenen Kobe, 4 yıl sonra Shaq’la takımın en önemli gücü kim kavgası yapmasıyla manşetlerde negatif düşüncelerle yer almaya başlamıştı. O sırada 22 yaşındaydı, 2 kez All-Star seçilmişti ve 1 şampiyonluğa sahipti. Buna rağmen ligdeki hiçbir oyuncuyla yakın ilişki geliştirmeyi başaramamıştı. Lakers’dan ayrılmak istediğini söylüyor ve gerçek liderin kendisi olacağı bir takım istiyordu. Coach Phil Jackson’ın çabaları ile Shaq ile arasındaki buzlar eridi ve 2001’de 2. şampiyonluk yüzüğü geldi.
    2001 sezonun ardından geçtiğimiz yaz Shaq ile arasındaki sorunları gideren Kobe, onun çok büyük bir oyuncu olduğunu belirten açıklamalarda bulundu. Shaq’ta Kobe’yi himayesine aldığını, ona yapılacak her türlü gereksiz sertlik ve haksızlıkla savaşacağını söylüyordu. Evet Kobe, Shaq ile aralarındaki sürtüşmeyi bitirmesinden dolayı taktir toplamıştı ama sezonun start alması ile başka büyük sorunlar çıkarttı.
    Bir çok maçta hem kendi hem de rakip takım oyuncuları ile laf dalaşı yapmaya ve kavga çıkartmaya başladı. Hatta bu dalaşmanın boyutunu Indiana maçında Reggie Miller ile yumruk yumruğa kavga etmeye kadar ilerletti. Takım arkadaşı Samaki Walker’la da idman sonrası takım otobüsünde kavga etti. 2 ay evvel Şubat ayında All-Star maçında 31 sayı atmasına rağmen bencil oyunu ile doğduğu şehir’in taraftarlarınca yuhalandı. Evet artık işler hiç iyi gitmiyordu. Acaba 18 yaşındaki çocuk büyümüştü de ne kadar sert olduğunu mu kanıtlamaya çalışıyordu? Yoksa hala büyümeye devam ettiğini mi?
    Kobe’nin bu sezonki saldırgan davranışlarının nedenlerine geçmeden, çocukluktan NBA yıldızlığına nasıl geldiğini inceleyelim...
    WILT CHAMBERLAIN’İN REKORUNU KIRAN UFAKLIK
    Babası da bir NBA oyuncusu olan Kobe, Joe "Jellybean" Bryant’ın Sixers forması giydiği sırada 23 Ağustos 1978’de Philadelphia’da doğdu. Adını babasının en sevdiği lokantalardan birindeki bir et yemeği menüsünden alan Kobe, San Diego Clippers ve Houston Rockets takımlarına transfer olan baba Bryant ile birlikte çocukluğunda oldukça dolaştı. Ama asıl uzun mesafeli yolculuğunu babasının basketbol macerasını Avrupa’da devam ettirmesi sebebi ile İtalya’ya yaptı. 8 yaşındayken İtalya’ya gelen Kobe, okul hayatına burada başladı. Bryant ailesi 5 yıl boyunca İtalya’da kalırken, Kobe o yılların gözde takımı olan Lakers’ın maçlarının sürekli İtalyan televizyonlarında yayınlanmasından dolayı Magic Johnson hayranı oluyordu.
    13 yaşındayken Amerika’ya dönen Bryant ailesi Kobe’yi Pennsylvania’daki seçkin Lower Marion Lisesine yazdırdı. Kobe’nin takıma katılımından evvel 24 maçta sadece 6 galibiyet alan Marion Lisesi genç oyuncunun katılımı ile bundan sonraki 3 yılda 91 maçta 77 galibiyet almayı başardı.
    İtalya’dayken Magic Johnson hayranı olan Kobe, Amerika’ya gelir gelmez Michael Jordan’ı izlemeye başladı. Onun her yaptığı hareketi okul müdüründen aldığı salon anahtarları sayesinde Merion lisesinin salonunda yüzlerce hatta binlerce defa tekrarladı. Bu çalışma azmi ve Allah vergisi kabiliyeti sayesinde 18 yaşında bir Jordan kopyası haline geldi. Onun gibi drive ediyor, onun gibi fake atarak dönüşler yapıyor, fake’den sonra geriye doğru uçarak şut çekiyor, son saniye atışlarını kullanıyor ve hatta onun gibi faul atıyordu.
    Son sezonunda 30.8 sayı, 12.0 ribaund, 6.5 asist, 4.0 top çalma, 3.8 blok ortalamalarını tutturan ve 34 maçta 31 galibiyet ile takımına eyalet şampiyonluğunu kazandıran Kobe, liseler arasında Naismith, Gatorade Circle, USA Today ve Parade Magazine tarafından yılın oyuncusu seçilirken, McDonalds All-America Takımının da bir üyesi oldu. Ayrıca Pennsylvania eyaletinin o seneye kadar en skorer lise oyuncusu olan efsane Wilt Chamberlain’in toplam 2359 sayılık rekorunu da 2883 sayı ile tarihe gömmeyi başardı.
    Kobe, bu çok başarılı lise sezonun ardından kendini hazır hissettiğini söyledi ve üniversiteye gitmek yerine, tercihini direk profesyonel olmak yolunda kullandı.
    NBA LİGİNİN EN KÜÇÜK OYUNCUSU
    Draftta Charlotte tarafından 13. sırada seçilen Kobe Bryant, Vlade Divaç karşılığında Lakers’a takas edildi. Yaz ayını ağırlık idmanları ile geçiren Kobe, ligin ilk maçını belindeki rahatsızlıktan dolayı kenardan izledi. 3 Kasım 1996’da, sezonun 2. maçında Minnesota karşısında son dakikalarda oyuna giren Kobe, 18 yıl, 2 ay ve 11 gün ile NBA ligi tarihinde en küçük yaşta forma giyen oyuncu oldu. (Daha sonra -o yıllarda- Portland forması giyen –şimdi Indiana’lı- Jermaine O’Neal bu rekoru daha aşağılara çekti.) Maçta sadece 6 dakika oynayan ve 1 şut girişiminde bulunan Kobe ilk NBA maçını 1 ribaund, 1 top kaybı ve 1 faul ile tamamladı.
    Ligdeki ilk sayısını bir sonraki maçta New York’a karşı faul atışından bulan Kobe, ligdeki 4. maçında Toronto karşısında bu sefer 17 dakika sahada kaldı ve kariyerinde ilk çift haneli rakama ulaşarak maçı 10 sayı ile tamamladı. 28 Ocak’ta Dallas maçında (12 sayı üretti) sahaya ilk 5 çıkan Kobe, 18 yıl, 5 ay ve 5 gün ile NBA tarihinin en küçük yaşta ilk 5’te sahaya çıkan oyuncusu oldu. İlk sezonunda 25 maçta 10 sayı, 4 maçta 20 sayı barajını geçerken, 8 Nisan’da Golden State karşısında 25 dakikada 8/7 ikilik, 3/2 üçlük ve 7/4 faul atışı ile 24 sayı üreterek kariyerinin en yüksek skoruna ulaştı. Ama asıl başarısını Rookie All-Star maçında Doğu takımı adına hala kırılamayan 31 sayılık performansı ile yaptı. Aynı organizasyonda Slam Dunk şampiyonluğuna ulaşan en genç oyuncuda oldu. İlk sezonunu 71 maçta (6 kere ilk 5 çıktı) 15.5 dakika oyunda kalarak 7.6 sayı ortalaması ile tamamlayan Kobe, ligin en iyi ikinci rookie 5’ine de seçilmeyi başardı.
    İlk play*** maçına Portland karşısında çıkan Kobe, bu ilk maçında sadece 2 sayı üretebildi. Serinin 3. karşılaşmasında 27 dakikada 22 sayı atarken 4 maçlık seriyi 7.5 sayı ortalaması ile tamamladı. Fakat 2. turda işler hiç iyi gitmedi. Oysa 3. maçta 19 dakikada 19 sayı üretmiş ve Lakers’ın serideki ilk galibiyeti almasını sağlayan oyunculardan olmuştu. Ama 5. maçta normal sürenin bitimine 11 saniye kala skor 87-87 berabere iken son şutu kaçıran Kobe, uzatmada da 2 kritik şut kaçırarak Lakers’ın maçı ve seriyi kaybetmesine yol açmıştı. Evet 18 yaşındaki genç oyuncu ilk sezonunu kaçırdığı bu kritik şutlarla kapadı.
    ALL-STAR MAÇLARI TARİHİNİN EN GENÇ OYUNCUSU
    Kobe, 1997 yazını ağırlık ve şut idmanları ile geçirdi. Ayrıca birkaç kilo aldı. 2. sezonun başında 17 Aralıkta Jordan’lı Chicago karşısında kariyerinin en başarılı oyunlarından birini çıkardı ve 33 sayı üretti. New York’taki All-Star maçında Batı takımında 19 yaşında ilk 5 başla***** en küçük yaşta ilk 5 başlayan oyuncu oldu. Bununla da kalma***** 18 sayı ve 6 ribaund ile takımının en yüksek rakamlarına ulaştı. İlk sezonundaki 15.5 olan oyunda kalma süresini, 2. sezonunda 26 dakikaya çıkaran Kobe, sayı ortalamasını da 15.4’e yükseltti. Artık 19 yaşındaki Kobe’yi tüm dünya tanıyordu.
    3. sezonunda Lakers’ın ilk 5’ine yerleşen Kobe, lokavt nedeni ile sadece 50 maç olarak gerçekleştirilen normal sezona fırtına gibi girdi. İlk 5 maçta üst üste double-double yaptı ve 21.0 sayı, 10.4 ribaund, 2.8 asist ortalamalarını tutturdu. Normal sezonda 50 maçın 11’inde takımının en skorer oyuncusu olan Kobe, 19.9 ortalama ile lig genelinde sayı krallığında 15. sırayı aldı. 21 Mart’taki Orlando maçında 33’ü ikinci yarıda olmak üzere 38 sayı ile kariyerinin en yüksek skoruna ulaştı. Evet Kobe, 3. NBA sezonunda ligin en iyi 3. beşine seçiliyordu. Fakat takım içinde bazı huzursuzluklarda adı geçmeye başlamıştı.
    Play***’larda ilk tur ilk maçında Houston karşısında son 5.3 saniye kala 2 kritik faul atışında başarılı olarak 101-100’lük galibiyeti getirdi. 4. ve son maçta da 24 sayı ile sahanın en skorer oyuncusu oldu. Seride Lakers 3-1 üstünlük sağlarken Kobe, 18.3 sayı, 7.3 ribaund, 5.8 asist ortalamalarını tutturdu. Fakat 2. turda San Antonio karşısında 21.3 sayı ortalaması 4-0’lık hezimet karşısında unutuldu.

    KOBE-SHAQ ATIŞMASI BAŞLIYOR
    2000 sezonunun başı ile Kobe, maçlarda gerektiği kadar top alamadığından ve tüm topları Shaq’ın harcadığından yakınmaya başladı. Aslında bunu 2001 sezonunda yapacağı gibi basının karşısında dobra dobra söylemiyordu ama bir çok konuşmasında bu konuya da üstü kapalı değiniyordu. Daha fazla top kullanabileceği daha fazla sorumluluk alabileceği bir takımda oynamak istediğine dair ilk sözleri de bu dönemde ortaya çıktı. Basketbolda “ben” diye bir şey olmamasına rağmen Kobe, Lakers’ın başarılarında kendisinin en büyük etken olduğu teorisine inanıyordu. O’na göre başarısı da bunun kanıtıydı. Bencilliğiyle beraber koroya ve şefe (Phil Jackson) güvenmiyordu. Takımla hiç uyumlu olmuyordu. Yolculuklar sırasında herkes birbirleri ile geçen maçların tartışmalarını, gelişen olayları konuşuyor ama Kobe bunların hiç birine katılmıyordu. O kendini onlardan uzak tutuyordu. Bu düşüncelerini konuşmalarına ve oyununa da yansıtınca biranda ligin sevilmeyenleri arasına dahil oldu.
    Bir de NBA’de yer alan bir çok oyuncunun aksine rahat bir çocukluk geçirmesinden dolayı bazı oyunculardan tepki görmeye başlamıştı. Seyircilerde, her zaman zorluk çeken ve ezilen kesimin yanında olduğundan yavaş yavaş ona karşı olan olumlu izlenimde ortadan kalkmıştı. Fakat ortadan kalkmayan bir gerçek onun gün geçtikçe yükselen performansı idi. Bir çok maçta son saniyelerde galibiyeti getiren sayılara imza atarken, geriye doğru zıpla***** attığı fake-away şutlarla çok can yakmaya başlamıştı. Oda aynı Jordan gibi tüm zorlu savunmalara karşı kolay sayı üretebiliyor ve maç içine sazı eline aldığında ard arda sayılar bularak Lakers’a kritik maçlar kazandırıyordu. Tabi yıldız olabilmek için sadece hücuma yönelik bir oyuncu olmak büyük eksiklikti. Bunun bilincine varan Kobe, ligdeki bu 4. sezonunda savunması ile de kendini gösterdi. Sezonun en iyi savunma beşine seçilirken, ligin en iyi 2. beşinin de elemanı oluyordu. 10/16 Nisan tarihleri arasında 29.7 sayı, 7.0 asist, 6.0 ribaund ortalamaları ile haftanın oyuncusu seçilen Kobe, 12 Mart’ta da Sacramento karşısında 40 sayı ile kariyer rekorunu kırdı. Fakat tüm bu başarıların yanında sağ elinden sakatlanan genç oyuncu 16 maç kaçırdı.
    Sezonu 22.5 sayı (lig 12.si), 6.3 ribaund ve 4.8 asist ortalamaları ile tamamlayan Kobe, play***’larda da çok başarılı maçlar çıkardı. İlk turda Sacramento karşısında 2. ve 4. maçlarda 32, 3. maçta 35 sayı attı. Batı finalinde Portland karşısında 5. maçta 33 sayı üretirken 6. maçta 25 sayı, 11 ribaund, 7 asist, 4 blok ile tüm bu kategorilerde sahanın en iyisi olarak Lakers’ı 9 yıl sonra NBA Finaline taşıdı. Final serisinde rakip Indiana’ydı ve ilk maçta 104-87’lik farklı skorda Kobe’nin 14 sayılık bir katkısı oldu. Ama 2. maçın 9. dakikasında sakatlandı ve bir daha oyuna dönemedi. 3. maçta da yer alamayan Kobe, deplasmandaki 4. maçta 8’i uzatma bölümünde 28 sayı üretirken, 36 sayı, 21 ribaund ile oynayan O’Neal ile birlikte bu kritik maçın kazanılmasında (120-11[​IMG] başroldeydi. Fakat 4. maçta uzatma bölümünde bulduğu 8 sayıyı, 5. maçta 20/4 şut yüzdesi ile tüm maç boyunca atabilince seri 6. maça uzadı.
    6. maçın son periyoduna Lakers 85-79 geride girdi. 4’ü son 13 saniyede olmak üzere bu son periyotta 8 sayı üreten Kobe maçı da 26 sayı, 10 ribaund ve 4 asist ile tamamla***** kariyerindeki ilk NBA şampiyonluğuna 22 yaşında ulaştı. Bir çok NBA yıldızının tüm kariyerini bu uğurda harcadığını ve bu yüzüğe sahip olamadan kariyerini noktaladığını düşündükçe benliği ve egosu daha da büyüdü.
    ARTAN GERİLİME RAĞMEN GELEN 2. ŞAMPİYONLUK
    2001 sezonu ile Kobe ile Shaq arasındaki gerginlik giderek arttı. Kobe, basına Shaq ile maç içinde top bölüşmekten bıktığını maç boyunca topların ona indirilmesinden sıkıldığını söylüyordu. Shaq’ta daha fazla sessiz kalamadı ve Kobe’nin elinde olsa maç boyunca tüm topları kullanacağını, onun maçı kazanmak gibi bir düşüncesi olmadığını tek amacının sayı ortalamasını yükselterek herkesten üstün olduğunu göstermeye çalışan, egosu altında ezilen ve sevilmeyen zengin bir züppe olduğunu söyledi. Tüm bu atışmalar sezon boyunca devam etti. Ama bu tartışmaların yanında, Aralık’ta 16 maçta 32.3 sayı ortalaması ile ayın oyuncusu seçildi. Sezon boyunca 24 defa 30, 6 defa 40 sayı barajını geçti. 2 kere triple-double, 8 kere double-double gerçekleştirdi. 6 Aralıkta Golden State maçında 51 sayı ile kariyer rekorunu kırdı. 8-18 Kasım tarihleri arasında oynanan 5 maçta ard arda 30 sayı barajını geçerken, 68 maçta 28.5 ortalama ile sayı krallığında lig genelinde 4. sırayı aldı. Sol eli ve sağ ayak bileği sakatlıkları sebebi ile 14 maçta oynamazken, 20 Aralıktaki Clippers maçında 2 teknik faulden dolayı ilk defa oyundan atıldı.
    Play***’larda fırtına gibi esen Lakers takımı NBA Finaline kadar Portland, Sacramento ve San Antonio engellerini yenilgisiz geçti. Kobe özellikle Batı Finalinde San Antonio karşısında çok başarılı maçlar çıkardı. İlk maçta 35/19 şut yüzdesi ile 45 sayı atarak kariyer Play*** rekorunu kırarken, seriyi de 4 maçta 33.3 sayı, 7.0 ribaund ve 7.0 asist ortalamaları ile tamamladı.
    NBA Finalinde yeni rakip Philadelphia’ydi ve herkes Lakers’dan yenilgisiz bir süpürme daha bekliyordu. 11 play*** maçını ard arda kazanarak bir NBA rekorunu egale eden Lakers bir galibiyet daha aldığı taktirde rekoru geliştirecekti. Ama San Antonio serisinin yıldızı Kobe uzatmaya giden ilk maçta kendi seyircisinin önünde 52 dakika oyunda kalıp, 22/7 şut yüzdesi ile sadece 15 sayı üretebilirken, 6 da top kaybı yapınca Shaq’ın 44 sayı, 20 ribaund’luk performansına rağmen gülen taraf 107-101’lik skorla Sixers oldu. Ligin bir başka genç süper starı Iverson ilk raundu kazanan taraf olmuştu. Bu şok yenilginin ardından 2. maçta 31, 3. maçta 32 sayı ile oynayan Kobe seride durumu 2-1’e getirdi. 4. maçta düşük şut yüzdesine rağmen 19 sayı, 10 ribaund ve 9 asistlik performansının ardından, 5. maçta 26 sayı, 12 ribaund ve 6 asist ile oyna***** ilk maçtaki düşük performansını unutturuyor ve ard arda 2. defa şampiyonluk kupasını kaldırıyordu. Ama seride yine MVP ödülünü alan Shaq olmuştu.
    Ölü sezonda herkes Shaq ve Kobe ikilisinin arasındaki soğuk savaşın büyüyeceğini ve belki de bu 2 oyuncudan birinin takımdan ayrılacağını düşünüyordu. Ama böyle olmadı. Bu 2 oyuncuda rota değiştirerek birbirlerini öven ve yücelten demeçler vermeye başladı. Buna en çok sevinen coach Jackson oldu. Çünkü yeni sezonda bu süper ikilinin çok iyi anlaşmaları Lakers’a yeni rekorlar getirebilirdi. Yaz boyunca Shaq, yeni sezonda Kobe’nin MVP ödülüne ulaşacağını umduğunu söylerken, Kobe’de Shaq’ın vazgeçilemez ve durdurulamaz bir oyuncu olduğunu söylüyordu. Ve hatta bir makinenin dişlileri gibi olduklarını ikisinin de görevlerinin farklı olduğunu ve kazanmak için ne gerekiyorsa onu yapacaklarını söylüyordu.
    Bu olumlu gelişmeler sezonun ilk ayında kendini gösterdi ve Lakers 17 maçta 16 galibiyet alarak zirveye oturdu. Fakat daha sonra istikrarsız ve isteksiz oyun Lakers’ın bu süper başlangıcını gölgeledi ve ard arda alınan yenilgilerle ekip 3. Sıraya kadar düştü. Kobe’de ligdeki ilk 5 yılında olmadığı kadar sinirli, saldırgan bir yapıya bürünmüştü. Hem takım arkadaşları ile hem de rakiplerle tartışıyordu. Shaq’ta kendine yapılan sert faullere yumrukları ile karşılık verince Lakers başarılı takım sıfatından olaylar takımı unvanını aldı.
    NAZİK ÇOCUKTAN SALDIRGAN ADAMA GEÇİŞ
    Artık aralarından su sızmayan ikiliden Shaq’ın Bryant’a yaptığı bir muzurluktan bahsederek Kobe’nin tüm bu başarılara rağmen son dönemlerdeki davranışlarındaki saldırgan tavrı ve neden fazla sevilmediğini anlamaya çalışalım.
    Mart ayının ilk günlerinde Shaq, soyunma odasında pakete sarılmış bir şeyi Kobe’nin anı olarak imzalamasını isteyerek ona verdi. Bryant paketi açınca aslında 5 gün evvel meşhur olan kapışmasını yaptığı Indiana guard’ı Reggie Miller’ın Bobble-Head bebeğini buldu. (Bobble-Head bebekler şu anda Amerika’da çok moda olan ve ufak temaslarda bile deli gibi sallanan büyük kafaları olan oyuncaklar) O anda kahkahalara boğularak “Hey, bunun yüzünde çizikler var ve hatta bir kaç tane ezik bile var” dedi.
    Aslında son zamanlarda Bryant’ın davranış şekline bakarak eğer oyuncağı parçalayıp kafasını bir sağ hook atışla fırlatsa şaşırmamak gerekirdi. Belki hala espri yeteneğini korumasına rağmen Kobe’de yeni beliren saldırgan davranışlar ortaya çıktı. Bu sadece hakemlere aşırı derecede sıklıkla laf atması, sezonun daha ilk ayında geçen sezonun tümünde aldığından çok teknik faul alması, takım otobüsünde power forvet Samaki Walker’ın söylediği küçük bir şey nedeni ile ikisinin yumruk yumruğa kavga etmesi ve ardından Miller’la ikisinin iki maç ceza almasına neden olan kavga değil. Aynı zamanda saha dışında da daha sinirli davranışlarda bulunuyor. Eskiden karşısına çıktığında her bakımdan üstün bir profil çizmeye dikkat ettiği medya karşısında bile daha ahlaksız konuşuyor. Konuşmalarını eskiden kullanmayacağı şekilde şiddet referansları ile süslüyor, ne kadar rekabetçi bir oyuncu olduğunu belirtirken “Senin kalbini sökmek istiyorum” diyor ve tahminen biri kendisi olmak üzere diğeri de Jordan’ı ima ederek ”Ligdeki sadece iki katilden biri olduğunu” deklare ediyor. Dostu, düşmanı, taraftarı, herkes ondaki değişimi fark etti ve hepsi aynı şeyi merak ediyor: Kobe’nin nesi var?
    Bryant, hiçbir problemi olmadığı konusunda ısrar ediyor ve kavgalarına rağmen, performansı onu kurtarıyor. Mart ayı sonunda 25.3 sayı, 5.5 asist ve 5.6 ribaund ortalamaları ile Lakers’a Batıda en iyi üçüncü konumu kazandıran 50-21’lik duruma gelinmesinde Shaq ile birlikte başrollerde. Coach Phil Jackson, Bryant’ı daha çok duygusal olan bir lider olması için uyarmıştı ama bu kadar da duygusal değil. ”Onda başka dereceye yönlenmesini istedim, agresif olmasını istiyoruz düşmanlık yapıp kavga çıkartmasını değil” diyor Jackson. Yeni “Huysuz” Kobe huysuzluğunu azaltmak isterken bile kendisini belli ediyor. ”Bence herkes aşırı analiz yapıyor, Medya durmadan bu Miller olayı üstünde konuşmaya devam ediyor sanki biz kahrolası Mike Tyson ve Evander Holyfield‘ız. Bu çok saçma! Alt tarafı biraz boğuştuk herifin kulağını ısırıp koparmadım” diyor.
    Peki Kobe’nin bu saldırgan tutumunun altında bir çok NBA oyuncusundan ayıran imtiyazlı geçmişi söz konusu olabilir mi? Çocukluğunun bir kısmını babası Joe’nun basketbol oynadığı italya’da geri kalanını da Philadelphia‘nın ferah Lower Merion semtinde geçirmiş olması şatafata düşkün ve seçkin çevresi olan yılları geçmişinde taşıması, kendisine göre çok daha az avantajla büyümüş diğer NBA oyuncularının ona karşı olan saygılarını kazanmasını zorlaştıran bir geçmiş. Kobe lige bir sokak kredisi olmadan girdi ve sevilmemesindeki en büyük neden belki de bu!. Şu anki patırtılı kavgaları, yeni modası olan soyunma odasında rap çığırarak yürümesi bu saygıyı kazanmak için bir çaba olabilir.
    Rick Fox: “Eğer NBA’de 6 yıl geçirdiyseniz sonunda ya daha güçlü olursunuz ya da artık etrafta olmazsınız!.”
    Bryant’ın bir zor durumu da, onun halk tarafından sevilmesine neden olan bazı özelliklerinin takım arkadaşları tarafından hanım evladı olarak algılanmasına neden olabilmesi. Sevgi dolu, duyarlı, çocuksu olmanın Kobe’yi ürün oyuncusuna dönüştürmek isteyen firmalar için bir sakıncası yok ama NBA’de hayatta kalabilmek için sınırlarınızı zorlamanız gerekli. ”6 yıl evvel lige girdiği ilk andan itibaren, Bryant‘a olan saldırının temeli şu hem fiziksel hem de zihinsel olarak saldır. Eğer onun ruhuna işlerseniz ve maçı kişiselleştirmesine neden olursanız bundan uzak dursanız iyi olur” diyor ve ekliyor bir NBA gözlemcisi ”Oyuncular eskiden vücut temasına girip onu itip kakarlardı ama şimdi daha güçlü ve hakemler onu daha çok koruyorlar. Dolayısıyla bunu ancak konuşarak onun kafasına girip yapabilirsiniz.”
    Peki ya rakipleri onun konsantrasyonunu sarsmaya çalıştıkları zamanlarda ne söylüyorlar? 11 aylık karısı Vanessa hakkındaki yorumlara karşı hassas olduğunu herkes biliyor. Çift hakkında bir kaç TV ve radyo programına espri olmaktan çok daha fazlası var. Nişanlandıkları zaman Vanessa’nın Huntinton Beach Californiada Marina Lisesi son sınıf öğrencisiydi. Belki bu yüzden oldukça gizli olarak hareket ediyorlardı. Karısı maçlarda nadiren gözükür veya fotoğrafı çekilir, Kobe de halkın karşısında nadiren onu tartışır. Bu limitlerinin dışına ait bölge hakkında konuşmaya niyetlenen rakipleri karşısında Kobe’den boşalan öfkeyi hayal etmek güç olmasa gerek.
    “23 yaşındayken 18 ya da 20 yaşında olduğu aynı insan olması onun için pek mantıklı olmazdı, özellikle o yılları etrafta kolej çocuğu olmak yerine erkek olmakla geçirmiş biriyseniz” diyor takım arkadaşı Rick Fox ve ekliyor ”Eğer NBA’de 6 yıl geçirdiyseniz sonunda ya daha güçlü olursunuz ya da artık etrafta olmazsınız.”
    Bryant’taki değişiklik ayrıca daha çok bilinçli bir seçim gibi gözüküyor. Uzun süreçte onun için ne kadar iyi işleyeceği ise pek berrak değil. Hem takım arkadaşları hem de kamuoyu onu zaten tatlı, duyarlı bir genç adam olarak tanıyorlar ve bu gruplardan hiçbiri onu kaçak numaralarla dövüşen sert bir adam olarak satın almayı arzulamaz. Kavga etmek acaba rakiplerinin ona zalimce davranmasını engelleyecek mi yoksa sadece onun sarsılabileceği ve onların bunu daha sık denemesi gerektiği konusunda ikna edici mi olacak? Bryant için tehlikeli olan şu an kendisini eğlenceli bir yetenekken karanlık mutsuz bir stara dönüştüren Ken Jefferey Jr’ın NBA versiyonuna dönüşme yolunda olması.
    Yüzündeki öfke Allen Iverson veya Gary Payton için işe yarayabilir ama Bryant doğal olarak nazik, kötü yapısı olmayan biri. Eğer gerçekten imajını yenilemeye kalkıyorsa çok geç olabilir. Çünkü Onu seven sayısı zaten pek fazla değil!...

    [​IMG] [​IMG] [​IMG]
    4 Nisan 2008
    #6
  7. MR. FUNDEMENTAL" TIM DUNCAN

    (Bu yazı pivot dergisinin 50.sayısında yayınlanmıştır)

    BASİT, SESSİZ, DERİNDEN VE ÖLDÜRÜCÜ: TIM DUNCAN

    Tim Duncan; Patrick Ewing, Hakeem O'lajuwon ve David Robinson gibi ustalardan sonra belki de pota altı hareketlerini en iyi bilen ve en etkili kullanan uzun. Onun en büyük silahı "bilgi" ve o bu oyunun aslında ne kadar basit olduğunun farkında. Bu yüzden gösterişe kaçmadan olabildiğince sade oynamaya ve basketbolun temel doğrularını sahaya yansıtmaya çalışıyor. Aslında insanlar çoğu zaman onun ne kadar etkili bir oyuncu olduğunu anlamakta zorlanıyor çünkü Tim Duncan, bazı oyuncular gibi yaptığı her smaçtan veya bloktan sonra hoplayıp zıplayıp çılgınlar gibi bağırmıyor, eşleştiği oyuncunun yanına giderek onu aşağılamaya kalkmıyor ya da her ribaund mücadelesinde çevresindeki oyuncuları gerekli gereksiz dirsek manyağı yapmıyor. Tim'in önem verdiği şey kazanmak ve bunu yaparken de ne kendisine olan ne de başkalarının ona karşı olan saygısını kaybetmek istiyor. Kuşkusuz yetenekleri onu NBA'in en etkili oyuncularından biri yapmakta. Ama bu sezon "Amiral" David Robinson'ın da basketbolu bırakmasıyla artık omuzlarında çok ağır bir yük taşımak zorunda kalacak: Liderlik!!..

    Mutluluk nedir?? Yüzyıllar boyunca birçok filozofun yanıtını bulmak için oldukça kafa patlattığı ama neredeyse hepsinin farklı cevapladığı bir sorudur. Mesela Aristoteles'e (Aman ha!! Sakın bizim iri cüsseli ve Çinlileri kızdırmakta oldukça maharetli dostumuz "Big Aristotle" Shaq'le karıştırmayın) göre mutluluk hayatın anlamıdır. Ünlü Alman filozofu, üstadımız Nietzsche de mutluluğun kaynağının insanın sahip olduğu güçle eşdeğer olduğunu ileri sürmüştür. Eğer siz NBA'de 25 sayı atıp 10 ribaund alacak veya 10 asist yapacak basketbol yeteneğine sahipseniz, güç ve gücün beraberinde getirdiği otorite ve para önünüze altın tepsiyle sunulmuş demektir. Bundan sonra, artık önemli olan sizin bu gücü nasıl kullanacağınızdır. Dilerseniz yüklü bir sözleşmeye imza atar, her şeyden önce kendi istatistiklerinizi ve istatistiklerinizin düşmesi halinde kaçırabileceğiniz bol sıfırlı sponsorluk anlaşmalarını düşünürsünüz ya da ne olursa olsun takımınızı ön planda tutarak önce galibiyet için mücadele eder ve takım arkadaşlarınızın gözünde karizmatik bir lider konumuna gelirsiniz. Karizma, eski Yunanca'da "tanrı vergisi" anlamında kullanılan bir kelimedir yani sosyoloji gurusu Max Weber'in de söylediği gibi liderlik doğuştan gelir. Michael Jordan, Magic Johnson, Larry Bird, Isiah Thomas, Clyde Drexler, Jason Kidd, Gary Payton, John Stockton, Kevin Garnett, Kobe Bryant gibi oyuncuların hepsi liderdir. Ama kendi aralarında da temel bir fark vardır. Kimi liderler Machiavelli'nin "İşler ahlaki yollardan yürüyorsa oh ne ala ama sıkıştığın zaman kazanmak için her türlü hile, düzenbazlık ve ahlaksızlığa başvurabilirsin." prensibiyle sahada Trash-Talk'ın suyunu çıkararak olayı iyice kişiselleştirip, isimlerinin büyüklüğünden etkilenen hakemlerin de ses çıkartmamasıyla dirsek veya yumruk atmak gibi pis yollara başvurabilir. Kimi liderler ise daha farklı bir metod takip ederek liderliklerini insanların kendilerine duyduğu saygıyla iyice pekiştirir. İşte Tim Duncan da taraflı tarafsız herkesin saygı duyduğu bir lider olmak yolunda çünkü Duncan, sahip olduğu gücün farkında ve bildiği bir şey var: "Büyük güç, beraberinde büyük sorumluluk gerektirir."
    Adalardan bir yar gelir bizlere...
    15. yüzyılın sonları, Kristof Kolomb en kestirme yoldan Hindistan'a varma sevdasına kapılarak çıktığı deniz seferinde kaza eseri yeni bir kıtaya ayak bastığını idrak etmek ile edememek arasında bocalamakta ve her gördüğü Amerikan yerlisini Hintli zannetmektedir. Bu sefer sırasında bir gün el değmemiş, cenneti andıran güzellikte bir adalar topluluğu keşfeder ve onlara Las Islas Virgenes adını verir. Yani Virgin Adaları... Avrupa devletleri kolonizasyon yarışına girince Virgin Adaları da 17. yüzyılda bu yarıştan nasibini alır ve Danimarka'nın kontrolüne girer. Sam Amca'mın bölgeye gelişi ise 1917 yılına rastlar. Amerika, Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanların adaları ele geçirip denizaltı savaşı için üs olarak kullanabileceğinden çekindiği için 25 milyon $ karşılığında adaları Danimarka'dan satın alır. Çoğumuzun bugüne kadar hiç duymadığı, Karaip Denizi'nde bulunan ve sadece 100.000 kişinin yaşadığı bu küçük adalar topluluğu son 25 yılda tüm dünyadaki haber ajansları tarafından sadece üç olayla anıldı. Büyük yıkımlara yol açan Hugo, Mariyln kasırgaları ile NBA'deki Tim Duncan fırtınası...
    Kasırgayla Değişen Hayat
    Timothy Thedore Duncan, 25 Nisan 1976'da Wiiliam ve Delysia Duncan çiftinin üçüncü çocuğu olarak St.Croix-Virgin adalarında dünyaya geldi. Tim, çocukluk yılları boyunca daha henüz 14 yaşındayken Seul Olimpiyatlarında yarışan ablası Tricia'yı kendisine örnek aldı ve ablasının başarılarına özenerek yüzmeye başladı. Hiç aksatmadan her gün en az 6 saat havuzda çalışan Tim, kısa zamanda 50 ve 100 metre serbest stilde Virgin Adaları rekorlarını kırınca kendi yaş grubunun adından en çok bahsedilen yüzücülerinden biri haline geldi. Otoriteler Duncan'ın gelecekte Amerika çapında önemli bir 400 metre yüzücüsü olacağını düşünürken 1989 yılında meydana gelen Hugo Kasırgası, tüm adayla beraber genç Duncan'ın hayatını da yerle bir etti. Kasırga Tim'in her gün çalıştığı adadaki tek olimpiyat havuzu da dahil olmak üzere bir çok binayı kullanılamaz hale getirince Tim, bir süre denizde çalışmaya devam etti. Ama korsan filmlerinden de rahatça hatırlayacağımız üzere Karaip Denizi'nde köpek balıkları cirit atmaktadır. Bu yüzden de en büyük korkusu olan köpekbalıkları nedeniyle yüzmeyi bıraktı. Yalnız Hugo kasırgasının Duncan'ın hayatı üzerindeki etkisi bu kadarla kalmaz. O dönemde Timothy'nin annesi göğüs kanseriyle mücadele etmekte ve hastalığının tedavisinde kemoterapi oldukça önem taşımaktadır. Ne var ki kasırga bir çok binanın yanı sıra adadaki tüm güç santrallerini de devre dışı bırakmıştır. Bu yüzden tedavisine devam edemeyen Delysia Duncan daha fazla dayanamaz ve 1990 yılında amansız bir mücadeleye giriştiği kanser hastalığına yenik düşer.
    Arkabahçeden- Wake Forest'a: Kaderin Cilveleri
    Hayat, 14 yaşındaki genç Tim Duncan için adeta bir kabusa dönüşmüştü. Tim, adadaki havuzlar tamir edildikten sonra bile asla eskisi kadar ciddi bir şekilde yüzmedi çünkü yüzdüğü zaman annesi ve kasırga sonrası yaşananlar aklına gelmekteydi. Çoğumuz, herhangi bir nedenle, çok sevdiğimiz birisini ya da bir şeyi kaybettiğimiz zaman onu hatırlatan her şeyden bir süreliğine uzaklaşma ihtiyacı duyarız ve kendimizi tamamen yeni uğraşılara kanalize ederiz. O sırada kaderin bir cilvesi olarak Tim'in karşısına da basketbol çıktı. Duncan'ın ablalarından Cheryl, annesinin ölümünden sonra kocasını da ikna ederek ailesine destek olmak amacıyla Ohio'dan adaya geri dönmeye karar verdiğinde; yanında yüzmeyi bırakan küçük kardeşi Timothy'i oyalamak için küçük bir hediye getirir: Portatif bir basketbol potası... 14 yaşına kadar hiç basketbol oynamayan Tim, bir anda bu yeni "oyuncağını" çok sevdi. Vaktini sık sık arka bahçede eski NCAA Divison III oyuncusu ve hediyenin "fikir babası" olan eniştesi Rick Lowery ile bire bir maç yaparak geçirmeye başladı. Lowery, NCAA'de guard oynadığı için o zaman 1.80'lerde olan Tim'e guard hareketlerini nasıl yapması gerektiğini öğretmişti (şu an bile arka bahçede yaptığı bu temel top sürme ve pas verme antrenmanlarının Tim'in fundementalının gelişimindeki etkisini fark edebilirsiniz) Sürekli kısa oyuncu hareketlerini çalışan Duncan'ın boyu, St.Dunstan Episcopal lisesinden mezun olduğunda artık hiç de kısa oyuncu olarak oynamasına müsaade edecek cinsten değildi çünkü Tim, lise birinci sınıftan mezun olduğu yıla kadar yaklaşık 16-17 cm. uzamıştı.

    "Chris'ten çıktıkları bu tur sırasında yetenekli bir oyuncuyla karşılaşması halinde bana haber vermesini istemiştim. Bir perşembe akşamı beni aradı ve "Coach, burada inanılmaz bir velet var. Neredeyse Alonzo'yla kafa kafaya oynadı." dedi. Bir an duraksadım ve hangi Alonzo?! Yoksa Alonzo Mourning mi?" diye sordum. Chris'in “evet” demesiyle benim de adanın yolunu tutmam bir oldu." Dave Odom-Eski Wake Forest Coach'u

    Bildiğin Alonzo işte Yaw!!
    Basketbol; önceleri Tim'in hayatındaki bir boşluğu doldurmak ve keyif almak için başladığı bir hobiydi ama bu büyülü spor, hiç tahmin etmediği bir anda bir kez daha hayatının tümüyle değişmesine neden oldu. 1992 yılında NBA'deki bir grup çaylak oyuncu, NBA'i tanıtmak ve insanlara sevdirmek amacıyla Karaip adalarına ufak bir tura çıkmıştı. Ve gittikleri her yerde gençlerle küçük gösteri maçları düzenliyorlardı. Bu maçlardan birinde oynayan Duncan'ın Alonzo Mourning gibi bir dev karşısından ortaya koyduğu inanılmaz oyun, çaylaklar takımındaki (kısa bir NBA kariyerinden sonra, ülkemizde Mavi Jeans Ortaköy de dahil olmak üzere, Malaga, Aris, Le Mans ve Hapoel Tel Aviv gibi bir çok Avrupa takımının formasını giyen) Chris King'in oldukça ilgisini çekmişti. King eline geçen ilk fırsatta kendisinden Karaip'lerde ufak çapta bir scouting yapmasını rica eden Wake Forest'taki, eski antrenörü Dave Odom'u aradı ve Duncan'dan bahsetti. Odom bu ilginç olayı şöyle anlatıyor: "Chris'ten çıktığı bu tur sırasında yetenekli bir oyuncuyla karşılaşması halinde bana haber vermesini istemiştim. Bir perşembe akşamı beni aradı ve "Coach, burada inanılmaz bir veled var. Neredeyse Alonzo'yla kafa kafaya oynadı." dedi. Bir an duraksadım ve hangi Alonzo?! Yoksa Alonzo Mourning mi?" diye sordum. Chris'in evet demesiyle benim de adanın yolunu tutmam bir oldu." Mourning'in ismini duyunca iştahı kabaran Odom ertesi gün asistanlarından bu çocukla ilgili her şeyi olabildiği kadar çabuk öğrenmelerini istedi. Ama Duncan'la ilgili duyumları alan tek coach Odom değildi. Georgetown ve Providence gibi takımlar da Duncan'ın peşine düşmüştü. Bu yüzden elini çabuk tutan Odom, asistanların Duncan'ın adresini ve telefon numarasını bulup kendisine getirmesinden bir iki gün sonra St.Croix'e giderek Tim Duncan'la görüşüp ondan söz aldı. Artık Duncan'ın hayatında yepyeni bir sayfa açılmıştı.

    "31 yıllık antrenörlük hayatımda Tim kadar mücadeleci bir oyuncu daha görmedim. İster antrenman maçı olsun, ister maça hazırlanmak için rakip takımın kasetlerini izlediğimiz bir toplantı veya maçın ta kendisi fark etmez her defasında bana ondan istediğim şeylerden daha fazlasını verdi." Dave Odom

    Duncan-Dream Team'e karşı
    Tim Duncan, ACC (Atlantic Coast Conference) liginin köklü ve kuvvetli takımlarından Wake Forest'ın formasını giydiği ilk maçı bir tek sayı bile atamadan tamamladı. Sonuçta Duncan, ne kadar yetenekli olursa olsun doğru düzgün bir basketbol salonunun bile olmadığı, basketbol kültürünün hiç gelişmediği küçük bir adadan gelmekteydi. Bu yüzden başta NCAA Division I seviyesinde mücadele etmeye alışmakta biraz zorlansa da kısa zamanda double-double'lık klasik performansını yakamaya başladı. Freshman sezonunda (1993-94) sahaya çıktığı 33 maçın 32'sinde kendisine ilk beşte yer bulan Duncan, ortalama olarak oyunda kaldığı 30.2 dakikada 9.8 sayı ve 9.6 ribaundla oynadı. Bu arada takımı Wake Forest da NCAA turnuvasına katılma başarısını gösterdi ama Demon Deacons, daha ikinci turda güçlü Kansas'a yenilerek turnuvaya veda edecekti (69-5. Duncan, NCAA'deki ilk yılında kariyerinin geri kalanına kıyasla oldukça sönük bir sezon geçirse de İyi Niyet oyunlarına (Goodwill Games) katılacak Amerikan milli takımına seçildi. Amerikan Goodwill Games takımı formasıyla Dream Team II'ye karşı da mücadele eden Duncan, Shaq ve Mourning klasındaki uzunlar karşısında verdiği ilk ciddi sınavda 8 sayı ve 5 ribaundla oyna***** 18 yaşındaki bir oyuncu için gerçekten başarılı oldu.
    Tim, NCAA'deki ikinci yılında (sophomore season) oldukça büyük bir gelişim göstererek ortalamalarını 16.8 sayı,12.5 ribaund'a yükseltti ve onun bu performansı sayesinde Wake Forest Demon Deacons, Duke ve North Carolina gibi güçlü takımlara rağmen ACC Turnuvası şampiyonluğuna ulaştı. NCAA turnuvasında ise, Sweet16'e kadar gelmesine rağmen o yıl Final Four'da mücadele edecek Oklohoma State'e 71-66 yenilerek bir kez daha evinin yolunu tutmak zorunda kaldı. Duncan sayı ve ribaund potansiyelinin yanında yaptığı inanılmaz bloklarla pota altını rakipleri için adeta bir cehenneme çevirmesinin semeresini NCAA yılın savunmacısı ödülüne ulaşarak da fazlasıyla aldı.
    Tim, NCAA'deki üçüncü (junior) yılında da kendisini geliştirmeye devam ederek sayı ortalamasını 19.1'e çıkardı. Basketbola geç başlamanın verdiği dezavantajı inanılmaz derecede disiplinli ve sıkı çalışarak kapatan Duncan, böylece NCAA'in neredeyse tartışmasız en iyi uzunu konumuna gelmişti. Coach Odom, Duncan'ın ortaya koyduğu performansı, çalışma disiplinini ve mücadeleci yapısını "31 yıllık antrenörlük hayatımda Tim kadar mücadeleci bir oyuncu daha görmedim. İster antrenman maçı olsun, ister maça hazırlanmak için rakip takımın kasetlerini izlediğimiz bir toplantı veya maçın ta kendisi fark etmez; her defasında bana ondan istediğim şeylerden daha fazlasını verdi." sözleriyle oldukça iyi bir şekilde ifade etmekte.

    "Drafta katılmıyorum çünkü hala eksiklerim var ve bu eksiklerimi kapatabileceğim en iyi yer NCAA. Bazen bazı şeyler paradan daha önemlidir." Tim Duncan

    1995-96'da Tim takımını bir kez daha ACC Turnuvası'nda şampiyonluğa taşırken ACC'de yılın oyuncusu ve NCAA yılın savunmacısı ödüllerine de ulaşıyordu. Artık Tim, takımını NCAA turnuvasında da Final Four'a taşımaya kararlıydı ama bu kez de Wake Forest'ın karşısına -daha sonra şampiyon olacak- Kentucky çıkınca 20 sayılık mağlubiyetin tesellisi Elit Eight'e kadar yükselmekle sınırlı kalacaktı. 1996 yazında Tim bir kez daha milli takımlara çağrılarak Dream Team III yıldızlarına karşı kendisini deneme fırsatını yakaladı. Duncan bu kez pota altında Shaq, Hakeem Olajuwon ve "Amiral" David Robinson üçlüsüyle cebelleşirken sahadan 9 sayı ve 6 ribaundla ayrıldı. Artık Duncan'ın bir sene daha NCAA'de oynamasına gerek yoktu çünkü drafta katıldığı an birinci sıradan seçilmemesi draftın en büyük sürprizi olacaktı. Ama Duncan herkesi şaşırtan bir karar alarak üniversiteyi bitirip psikoloji diplomasını almaya karar verdi. Her ne kadar önceleri Drafta erken katılmamasının nedenini "Drafta katılmıyorum çünkü hala eksiklerim var ve bu eksiklerimi kapatabileceğim en iyi yer NCAA. Bazen bazı şeyler paradan daha önemlidir." diye açıklasa da gerçekte Tim'i drafta katılmaktan alıkoyan şey, ölmeden önce annesine verdiği bir sözdü. Delysia Duncan'ın çocukları için en büyük hayali hepsini üniversite mezunu olarak görebilmekti. Bunu bilen üç kardeş de ne pahasına olursa olsun üniversite eğitimlerini tamamlamak için kendi kendilerine söz verdiler. Sözünü sonuna kadar tutan Duncan, kolejdeki son yılında 14.7 ribaund ortalamasını yakala***** tüm NCAA Division I oyuncuları arasında zirveye kuruldu. Buna ilaveten 20.8 sayı ortalamasını da tutturunca NCAA'in en prestijli ödüllerinden ikisi olan Wooden ve Naismith'in sahibini belirlemek de seçim komiteleri için fazla zor olmadı. Duncan, Wake Forest'tan mezun olduğunda NCAA tarihinde hem 2000 sayı+1500 ribaund toplamını geçen on oyuncudan biri; hem de 1500 sayı, 1000 ribaund, 400 blok ve 200 asiste ulaşan da ilk oyuncu unvanını kazanıyordu. Ayrıca yaptığı 431 blok onu ACC rekoruna taşıdı. (Bu kategoride NCAA genel sıralamasında ise şu an Golden State'te oynayan Adonel Foyle'nın hemen ardından ikinci sırada gelmekte.)
    Duncan'ı Kapmak
    98 Draftında Duncan'ın Utah'lı Keith Van Horn ile çekişmesi beklense de kimse Van Horn'un Duncan'ı geride bırakarak birinci sıradan seçileceğine inanmıyordu. (Tabii o zamanlar kimse 9.sırada seçilen Tracy McGrady'inin de 30 sayı ortalamasıyla oynayacak bir süper star olacağını da tahmin etmiyordu.) Sonuçta biraz kader biraz şans Tim Duncan piyangosu San Antonio Spurs'ün başına vurdu.
    Spurs, NBA'e katıldığı 1976-1977 sezonundan beri play***'larda olmasa bile normal sezonlarda (regular season) NBA'in en başarılı takımlarından biridir. Öyle ki Spurs, 26 sezon boyunca sadece 6 kez %50'lik galibiyet yüzdesinin altına indi. Talihin şu oyununa bakın ki 1995-96'da Spurs, sezonu 59 galibiyet elde ederek %72'lik bir yüzdeyle tamamlamıştı. 1996-97'de üst üste gelen sakatlıklarla takım en büyük iki yıldızı "Amiral" David Robinson ve Sean Elliott'ın yanında Chuck Person ve Charles Smith'ten de tüm sezon boyunca hemen hemen hiç faydalanılamayınca kaçınılmaz olarak Spurs ancak 20 galibiyet alabildi. Hoş bir yerden sonra NBA'in en kötü takımı olarak Lottary'de avantajlı konuma geçeceğiniz için yenilgiye pek ses çıkartmazsınız hatta yenilmek öncelikli hedefiniz haline bile gelebilir hele bir de işin ucunda Tim Duncan gibi bir yetenek varsa!!..
    İkiz Kuleler
    Amerikan basketbol medyası 1980'lerde Houston'ın iki dev pota altı oyuncusu Hakeem Olajuwon ve Ralph Sampson'a yakıştırmış olduğu ikiz kuleler lakabını o kadar çok beğenmişti ki yetenek ve sahada sergiledikleri performansla onlardan çok da aşağı kalmayan
    Duncan ve Robinson ikilisi bir araya geldiğinde bu lakabı bir kez daha kullanmakta tereddüt bile etmediler. Tabii Samuel Huntington'ın Medeniyetlerin çatışması tezinin popülerleştiği 11 Eylül saldırılarından sonra kimse bu lakabı bir daha kullanmak istemedi ama Amiral ve Duncan her zaman için ikiz kuleler olarak hatırlanmaya devam edecek tıpkı Hakeem ve Sampson'ın da hatırlanacağı gibi. Duncan ve yaşlı kurt Robinson'ın ne kadar etkili ve uyumlu bir ikili olacağı beraber geçirdikleri ilk sezonda kendisini belli etti. 4 numaraya kaydırılan Duncan, daha efektif olduğu bu pozisyonda ligdeki hemen hemen tüm power forvetlerden daha uzun ve daha hareketli olduğundan her takım Duncan'ı savunmakta önemli zaaflar yaşadı. Duncan, bir çaylak için inanılmaz olarak adlandırabileceğimiz 21.1 sayı, 11.9 ribaund, 2.7 asist ve 2.51 blok ortalamalarını yakalayıp sezon boyunca her ay, “ayın rookie oyuncusu” olarak sezon sonunda “yılın en iyi çaylağı” ödülünü aldı hem de sezonun sonunda All-NBA takımına seçilerek, 1979-80 sezonunda Larry Bird'den bu yana çaylak sezonunda bu şerefe erişen ilk NBA oyuncusu oldu. Ayrıca Duncan 57 double-double'la bu kategoride de NBA lideriydi. Sonuçta San Antonio, o güne kadar bir NBA takımının sezon içinde gösterdiği en büyük yükselişi gerçekleştirerek önceki sezona kıyasla tam 36 galibiyet daha fazla aldı. Sıra play***'lara geldiğinde Spurs, ilk turda Suns'ı 3-1 ile kolay geçerken, ikinci turda karşılaştıkları Malone&Stockton biraderlerin liderliğindeki Utah Jazz, serinin ikinci maçında Duncan'ın da sakatlanması sonucu Spurs'u ezip geçti.(4-1) Ama bu sadece şampiyonluğun bir yıl için erteleneceği anlamına geliyordu.
    NBA tarihinde şampiyon olan ilk eski ABA takımı, Spurs…
    NBA ve oyuncular sendikası arasındaki sorunlar nedeniyle ligin oldukça geç başladığı 1998-99 sezonunda Duncan'ın 21.7 sayı, 11.4 ribaund, 2.4 asist, 2.52 blok'luk performansı onu ikinci kez üst üste All-NBA yaparken defansif performansıyla da NBA All-defensive first team'e seçildi. Ayrıca 37 double-double'la bir kez daha bu kategoride zirvede yer aldı. Şampiyonlukla sonuçlanacak bu sezon aslında Spurs için o kadar da parlak başlamadı ama takıma deneyimli veteran Mario Elie'nin katılımı, böbreklerinden çok ciddi problemler yaşayan All-Star forvet Sean Eliott'ın inanılmaz fedakarlığı, Avery Johnson'ın zekası ve Tim Duncan'la David Robinson'ın mükemmel uyumu da eklenince 31-5'lik bir seri yakalayan San Antonio, Play-***'larda fırtına gibi eserek tarihindeki ilk şampiyonluğa ulaştı. Tim Duncan, New York Knicks karşısındaki final serisinde 27.4 sayı,14.0 ribaund ve 2.2 blok ortalamalarıyla takımını tarihindeki ilk NBA şampiyonluğuna ulaşmasında en önemli rolü oynayan oyuncuydu. Bu şampiyonluğun bir başka özelliği de Spurs, NBA'de şampiyon olan ilk eski ABA takımı olmasıydı.
    1999-00 sezonu ise Tim için oldukça iyi başlamasına rağmen başladığı gibi bitmedi. Sayı ortalamasını 23.2'ye, ribaund ortalamasını da 12.4'e çıkaran Tim Duncan, Cleaveland karşısında 17 sayı, 17 ribaund ve 11 asistlik bir oyun ortaya koyunca 1994'te David Robinson'dan sonra triple-double yapan ilk Spurs oyuncusu oluyordu. Ayrıca All-Star maçındaki 24 sayısı ve 14 ribaundu sayesinde All-Star MVP ödülünü Shaq ile beraber paylaştı ve adet edindiği üzere bir kez daha All-NBA ve All-Defensive takımlarına seçildi. MVP oylamasını ise 5. sırada bitirdi. Ama ligin sonunda Sacramento karşısında sakatlanınca ligin geriye kalan birkaç maçını ve play***'ları kaçırdı.
    2000-01 sezonunda San Antonio Spurs ligin en çok galibiyet elde eden takımı olurken (5 Tim Duncan da bir yıl önce Shaquille O'Neil'a kaptırdığı double-double krallığını geri alıyordu (66). Oynadığı 82 maçın 81'inde çift haneleri sayılara ulaşan Duncan, 52 kez 20'li, 10 kez de 30'lu sayıların üzerinde skor üretti ve her zamanki gibi adını All-NBA ve All-Defensive team'e yazdırdı. (22.2 sayı,12.2 ribaund, 3.0 asist ve 2.34 blok) Spurs'un son 12 yılında çıktığı 11. play*** yolculuğunun ilk turunda Spurs, Minesota'yı 3-1, ikinci turda ise Dallas Mavericks'i 4-1 ile rahat geçerken tekrardan yeşeren şampiyonluk umutları LA Lakers önünde süpürülerek son buldu (4-0).
    2001-2002 sezonunda San Antonio'nun yine bir parlak normal sezon ve kötü biten play*** macerasına daha şahit olduk. Spurs, 58 galibiyet 24 mağlubiyet alırken Duncan oyununu bir üst seviyeye çıkartmayı başararak 5.profesyonel sezonunda lig MVP'si ödülüne ulaştı. (25.5 sayı, 12.7 ribaund, 3.7 asist ve 2.48 blok) 70 maçta Spurs'un skor yükünü çeken Duncan, 69 maçta da takımın en çok ribaund alan ismi oluyor ve bir kez daha kendisine All-NBA ve All-Defensive takımlarında yer buluyordu. Ayrıca Kareem Abdül-Jabbar, Patrick Ewing, Hakeem Olajuwon ve Shaquille O'Neil'dan sonra sayı, ribaund ve blok kategorilerin her birinde ilk beş sırada bulunan 5.NBA oyuncusu olarak ismini rekor kitaplarına yazdırırken bir sezonda 2000 sayı, 1000 ribaund barajını geçen 14. NBA oyuncusu oluyordu. Tabi birde Bob Mc Adoo'dan sonra ilk kez double-double'larda 4 kez ligi zirvede tamamlayan forvet oyuncusu unvanını alıyordu. Play***'ta ise San Antonio, Seattle Super Sonics karşısında oldukça zorlanırken çaylak Fransız guard, Tony Parker'ın inanılmaz oyunuyla turu geçmesini bildi. İkinci turda bir yıl önce elendikleri Lakers'la karşılaşan Spurs, bu kez de Lakers karşısında fazla bir varlık gösteremeyerek 4-1 elenmekten kurtulamadı. Bu arada Tim, kolejden beri beraber olduğu ve eskiden Wake Forest'ın da cheerleader'larından biri olan Amy ile dünya evine girdi.

    "Eğer onun kadar iyiyseniz bence sahada trash-talk yapmanıza, zaten gerek yok. O, şu anda ligin en iyi oyuncusu." Charles Barkley

    San Antonio Spurs, bugünlerde önemli bir değişim süreci içinde. Şu anda şampiyon kadronun ilk beşinden geriye kalan sadece iki oyuncu bulunmakta.(Duncan&Robinson) Bu yüzden son iki sezonda Duncan takımdaki liderliği oldukça belirgin bir şekilde devraldı. Mesela geçtiğimiz yıl bir Minnesota maçında Kevin Garnett trash-talk'la Duncan'ı sindirmeye çalışınca Duncan, hiç de alışık olmadığımız bir şekilde KG ye karşılık verdi ve olay her iki oyuncunun da diskalifiye edilmesiyle sonuçlandı. Bu konuda son günlerde dili iyice uzayıp önüne gelen oyuncuya sataşan ve en sonunda da mecburen, benim tabirime göre, bir eşek ile yaşayabileceği en ilginç tecrübeyi yaşayan Charles Barkley, şu yorumda bulunmuştu: "Eğer onun kadar iyiyseniz bence sahada trash-talk yapmanıza zaten gerek yok. O, şu anda ligin en iyi oyuncusu." Houston coach'u Rudy Tomjanovic ise Duncan'ın bu tür hilelerle durdurulamayacağını belirterek ekliyor: "Duncan kesinlikle durdurulması mümkün olmayan bir oyuncu sizin yapabileceğiz tek şey onun veya pas vereceği oyuncunun şutunu kaçırması için dua etmek olabilir." Duncan ise hayat ve basketbol felsefesini şu sözlerle açıklıyor: "Hiçbir zaman havalı gözükmeye çalışmadım. Böyle şeyler yapmaya çalıştığımda kendimi küçük düşürdüğümü düşünüyorum. Şu yaşıma kadar öğrendim ki eğer çok yüksekten uçup ayaklarınızı yere basmazsanız ya da durum kötüleştiğinde bunalıma girecek hale gelirseniz yine de kendinizi bir şekilde dengede tutmak zorundasınız. Ben bunu yapmaya, rahat olmaya çalışıyorum. Benim için son moda giyinmek önemli değil. Kıyafetimin rahat olması önemli. Olduğu kişiden başkası olmaya çalışmak veya bunun nasıl bir duygu olacağını denemek istemiyorum. Benim istediğim tek şey görevimi yapıp takımım için üretken bir oyuncu olmak. Bazı insanların benim için aşırı sakin veya tepkisiz demesi umurumda değil aslından bu tür sözleri kendim için bir iltifat olarak kabul ediyorum. David bana bir lider ve winner olmak konusunda çok şey öğretti. Ama aynı zamanda bunları yaparken gururumu ve onurumu korumam gerektiğini de öğrendim."
    Bu sezon Amiral Robinson'ın son sezonu, hatta belki free agent olacak Tim Duncan'ın da Spurs'teki son sezonu olabilir ama çoğu kişi gibi ben de Tim'in çok mutlu olduğu San Antonio'dan kolay kolay kopabileceğini sanmıyorum tıpkı Jason Kidd'in kendi yarattığı Nets fenomeninden kopamayacağını düşündüğüm gibi. Yine de kuşkusuz GM'ler bu yaz Payton, Stackhouse, Olowokandi, Kidd ve Duncan gibi serbest kalacak yıldız oyuncular için kıyasıya bir yarışa girişecekler. Artık kimlerin takım değiştireceğini ölü sezonda göreceğiz ama sezon sonunda değişmeyecek bir şey var ki, o da Tim Duncan’ın muazzam istatistikleri ile All-NBA ve All-Defensive takımlarında bir kez daha yer alacağı…
    4 Nisan 2008
    #7
  8. (Bu yazı pivot dergisinin 45.sayısında yayınlanmıştır.)

    “ONLY GOD CAN JUDGE ME”
    (BENİ SADECE TANRI YARGILAYABİLİR)

    KRALLARIN BEYNİ; MIKE BIBBY “DIME” # 10

    Yıl 1997, 14-15 yaşlarındayım. Odamın duvarlarının boydan boya NBA yıldızlarının posterleri ile kapla***** annemi çıldırttığım, her yerde Fleer koleksiyon kartlarını fellik fellik aradığım yıllar. O sıralarda da Harun, Orhun ve Naumoski’yle yeşermiş basketbol sevgim giderek NBA’e kanalize olmakta. Ama bir gün evde televizyon seyrederken tuhaf bir basketbol maçına şahit oluyorum. Takımlardan biri sürekli koşuyor, pres yapıyor, fast break atıyor, üst üste gelen smaçlar ardından üçlük bombardımanları. NBA’de bile bu hızda basketbol görmediğim için duraklıyorum ve takımın point guardına içimden helal olsun buna can dayanmaz diye geçiriyorum ve takımın ismini merak ediyorum. Allah’tan spiker bir süre sonra isteğimi kırmayıp: “Arizona farkı 20 sayıya çıkarttı” diyerek beni rahatlatıyor. Ama bu sefer de aklıma bu mükemmel oyun kurucunun kim olduğu takılıyor işte tam o sırada da yapılan bir faul imdadıma yetişiyor: Mike Bibby...

    KRALLARIN BEYNİ, JASON KIDD’İN VARİSİ Mİ?
    Basketbolda benim çok beğendiğim bir söz vardır: “Bir takım sahada oyun kurucusu kadar konuşur” Kimi yazarların bu tür sözleri fazlasıyla klişe ve klasik bulmalarına rağmen bence doğruluğu kesinlikle tartışılmayacak bir ifade. Çünkü iyi bir oyun kurucu gerçekten takımının çehresini bir anda değiştirebilir. Jason Kidd ve New Jersey Nets örneğinden yola çıkarsak yıllarca NBA’in vasat takımlarından biri olan Nets, Kidd’in gelişi ile beraber vites atlamak bir yana adeta turbolarını çalıştırarak NBA finaline kadar ulaştı. Triple-double canavarı sayın abimiz, sanırım siz de bana katılacaksınız ki, şu an NBA’in tartışmasız en önemli point guard’ı. Dallas’taki 3 J’li (Jason Kidd, Jim Jackson, Jamaal Mashburn) günlerden beri sürekli kendisini geliştiren Kidd, önce Suns’ta gerçek performansını gösterdi, sonra da New Jersey’de MVP adayı bir oyuncu olduğunu herkese kanıtladı. Maalesef takım arkadaşları onu Kobe&Shaq biraderler karşısında yalnız bırakınca 2002 NBA finallerinde şampiyonluğa ulaşan taraf, 4-0’la başını hiç ağrıtmadan Nets’i süpürüp geçen, Los Angeles Lakers oluyordu. Jason ve arkadaşları bu iş için yeterli olmasa da Kidd’e benzer ekolde basketbol oynayan genç bir oyuncu kurucu ve onun takımı konferans finalinde Lakers’ın canını bayağı sıktı: Mike Bibby ve Sacramento Kings!!

    BABA-OĞUL VE KUTSAL OYUN
    Evvel zaman içinde Henry Bibby adında bir oyuncu varmış. John Wooden’ın efsane UCLA’inin yıldız guard’ı olan bu çocuk, gün gelmiş NBA’e seçilmiş. 1973 Şampiyonu New York Knicks’le geçirdiği çaylak sezonunda gel zaman git zaman bir maç sonrasında Virginia isimli Trinidad’lı güzel bir bayan görmüş ve görür görmez ona aşık olmuş. Henry ile Virginia çok geçmeden evlenmiş. Çiftin dört çocuğu olmuş. Hep beraber sıcak sevgi dolu evlerinde sonsuza kadar mutlu yaşamışlar. Gökten iki elma ve bir basketbol topu düşmüş. Evin küçük oğlu topu kapmış ve driplinge başlamış. Onu keşfeden scoutlar sayesinde de çocuk kapağı NBA’e atmış. Ne yazık ki bizim gerçek hikayemiz bu kadar pembe değil. Hatta biraz sonra bir baba ile oğlun düşebileceği en üzücü durumlardan birini okuyacaksınız.

    “Benim hayatımda bana babalık yapmamış birine yer yok ne kadar ünlü olursa olsun.” M.B

    Yoğun maç temposu ve takımların yaptığı takaslar yüzünden Henry Bibby de çoğu oyuncu gibi şehir şehir dolaşmak zorunda kalır. Bibby önce çaylak sezonunda Knicks’te şampiyonluk kazanır. (NBA kariyer ortalamaları 8.6 sayı ve 3. 4 asist) Oradan şu anın Utah’ı bir zamanların ise New Orleans’ı olan Jazz’e gider. Bir sonraki durak ise 2 kez NBA finali oynayacağı Philadelphia 76’ers dır. Ardından NBA, CBA dolaşır durur. Ta ki 1980’de ailesiyle beraber Arizona’ya yerleşene kadar. Bu tercihlerindeki en önemli etken Virginia’nın annesinin sağlık sebepleri dolayısıyla Arizona’da tedavi görmek zorunda olmasıdır. Oyunculuğu döneminde NCAA, NBA ve CBA şampiyonluğu yaşayan yegane isim olan Henry Bibby, Arizona’da öncelikle birkaç minikler ligi takımı çalıştırarak antrenörlüğe adım adar. Daha sonra ise kendisine Arizona State Üniversitesi’nde asistan coach olarak iş bulur. Skandallar eyaleti Arizona’da 1985 yılında meydana gelen ve takımı karıştıran bazı olaylardan sonra Bibby istifasını verir. Hatırlayacaksınız ki Arizona State, 1997 yılında da iki oyuncusunun kendi maçlarının skorları için 250.000 $‘lık bahis oynadıkları yolunda ortaya atılan skandalla sarsılmıştı. Henry Bibby Arizona State’ten ayrıldıktan sonra kendisine genelde CBA takımlarında iş bulur. Sırasıyla Baltimore, Maryland, Savannah, Georgia, Tulsa, Oklohoma’da çalıştıktan sonra Venezuella’ya antrenörlük yapmak üzere gider. Bu sırada sizin de tahmin edebileceğiniz gibi karısı ile ilişkisi iyice bozulmuştur. Çocuklarını görmek için eve yaptığı ziyaretler de gittikçe azalır ve en sonunda yılda sadece ikiye ya da üçe düşer.

    “Beni elimden tutup antrenmanlara götüren ya da istemediğim halde ipe tırmanmam için beni zorlayan annemdi bir başkası değil!” M.B

    13 Mayıs 1978’de Bibby ailesinin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelen Michael (Mike), çocukluk ve ergenlik yıllarının büyük bir kısmını babasız geçirir. Doğum günlerinde, yılbaşlarında, şükran günlerinde yani bir çocuğun babasının yanında olmasını bekleyeceği çoğu zamanda Henry, çeşitli bahaneler dolayısıyla ortada yoktur. Dört kardeş de babalarından gelen kartlar, ufak hediyeler ve telefon konuşmaları ile kendilerini avutmak zorunda kalır. Kardeşler içinde belki de babasıyla ilişkisi en kötü olan ise Mike’tır. Kendisini, kardeşlerini ve annesini öylece bırakıp gittiği için babasına neredeyse nefrete dönüşen bir öfke duyar. Mike’ın gelişimi sırasında babasının yapması gereken vazifeleri bir noktaya kadar en büyük kardeşi Dane üstlenir. Zaten Mike oğlunun ismini de bu yüzden Michael Dane koyacaktır. Bu sırada küçük Mike, ağabeyleriyle arka bahçede oyna***** başladığı basketbolda bir anda eyaletin en çok gelecek vadeden yıldız adayı haline dönüşür. Özellikle Shadow Montain Lisesi’nde geçirdiği son sezonunda 34.0 sayı ortalaması tutturup takımını da eyalet şampiyonluğuna ulaştırınca yıldızı iyice parlar. Lisede 3 kez Arizona Eyaleti yılın en iyi oyuncusu seçilmesini bir tarafa bırakırsak Mike, attığı 3002 sayıyla da hala kırılamayan bir rekora sahip bulunmakta. Haliyle böylesine parlak bir performans sayesinde her yıl geleneksel olarak düzenlenen ve Amerika’nın en iyi lise oyuncularını bir araya getiren Mc Donald’s All American maçına davet edilir.
    Aslında Mike’ın ailesine baktığımızda basketbolun genlerine işlemiş olduğunu düşünmemek elde değil. Babasının kariyeri ortada, Amcası Jim de lisede başarılı bir oyuncuydu ama onun başarısını sadece genlere bağlamak da biraz yanlış olur. Çünkü annesi Virginia’nın da Mike’a öğrettiği ve onun liderlik yeteneklerinin gelişmesin de çok önemli yer tutan bir sözü vardır: “Her zaman önce zekana güven ve aklını kullan.”

    “Bir ara kontrol edemediğim tuhaf bir öfkeye sahiptim. Herkesle ama herkesle dalaşıyordum. Oyuncularla, coach’larla, rakip takımın bench’i ile tribündeki seyircilerle yani salondaki herkes bir şekilde benden nasibini alıyordu.” M.B.

    MİCHAEL TİTRE VE KENDİNE GEL!!
    Mike büyüdükçe babasına karşı olan öfkesi öylesine bilenmiştir ki artık babası evi aradığı zaman kardeşlerine evde yok dedirtir, babasının kendisine yazdığı hiçbir karta ya da mektuba cevap vermez.
    Bu öfkesini kontrol etmekte artık o kadar zorlanıyordur ki Bibby sahada bile agresif davranışlar sergiler:
    “Bir ara kontrol edemediğim tuhaf bir öfkeye sahiptim. Herkesle ama herkesle dalaşıyordum. Oyuncularla, coach’larla, rakip takımın bench’i ile tribündeki seyircilerle yani salondaki herkes bir şekilde benden nasibini alıyordu. Tabii ki biraz itiş kakış oldu ama hiçbir zaman kimseyle kavga etmedim. Sonra bir gün annem beni kenara çekti ve azarlamaya başladı: {Michael sen ne yaptığını zannediyorsun?? Sahada laf atmadığın adam yok!! Bundan sonra çeneni kapat ve adam gibi oyununu oyna!!} diye beni bir güzel fırçaladı o günden sonra da sahada Trash Talk hiç yapmadım.”
    Tam bu dönemlerde Henry Bibby Univesity Of Southern California’nın başına getirilir (USC). Oğlu Mike belki de kendisinden bile iyi bir point guard olmuştur. Bu yüzden Mike liseden mezun olduğu zaman Henry ona USC’den burs sağla***** bir taşla iki kuş vurmak ister. Hem iyi bir oyun kurucuya sahip olacaktır hem de oğluyla ilişkilerini düzeltme fırsatı doğacaktır. Henry oğluyla konuşmaya gider, ona baba-oğul çok iyi bir ikili olabileceklerini ve bazı şeyleri düzeltebilecekleri söyler. Mike’ın Henry’e bir baba olarak saygı duymamasını saymazsak bile Henry Bibby coach olarak aşırı disiplinli olması ile ünlüdür. Kısa bir süre düşündükten sonra babasına kesin cevabını verir: “Teşekkür ederim ama olmaz!!” Mike, Arizona Üniversitesi’nden çok cazip bir burs teklifi almıştır. Bu sayede hem ailesinden uzaklaşmayacak hem de NCAA tarihinin en iyi 10 antrenöründen biri olan Lute Olson gibi deneyimli hem de point guard yetiştirmesi ile ünlü kurt bir hocayla beraber çalışarak kendisini geliştirebilecektir.

    BİBBY-BİBBY’E KARŞI
    Mike babasının teklifini reddedip Arizona’nın bursunu kabul etmekle sadece USC’yi iyi bir oyun kurucudan mahrum etmekle kalmamıştı, artık Mike ACC’den sonra en güçlü NCAA ligi olan Pac-10’de USC Trojans’ın ezeli rakiplerinden Arizona Wildcats formasıyla babasına karşı mücadele edecektir. Herkesin beklediği de gerçekleşir Mike, USC’ye karşı oynadığı maçlarda olayı bir gurur meselesine dönüştürerek sahada babasının canını en çok yakan oyunculardan biri olur. Arizona’nın USC deplasmanlarından birinde Mike, ***spring ve Greenday gibi grupların vatanı, Punk’ın başkenti Orange Country-California’dan gelen muhabirlerle yaptığı röportaj sırasında söyle der: “Biliyorsunuz annem babam gibi ünlü biri değil. Ama her defasında biri “Mike Bibby var ya, hani şu Henry Bibby’ni oğlu” dediğinde keşke insanlar: “Mike Bibby, Virginia Bibby’nin oğlu” deseler diye içimden geçiriyorum. Benim her maçımı hem de hiç kaçırmadan seyretmeye gelen annem. Benim şu an burada olmamın nedeni de annem. Babam değil!! Ben işte buyum artık değişemem.” Oğlunun bu söyledikleri kendisine iletilince Henry Bibby de şu cevabı verir: “Bana oğlumla ilgili soru sormayın, duyduğunuz her şey tek taraflı. Ailemizin kirli çamaşırlarını tüm medyanın karşısında ortaya dökecek değilim.” Herhalde bir baba-oğul ilişkisi ancak bu kadar “ayvayı” yiyebilir.

    Bir Lute Olson Klasiği: Çabuk hücum, baskılı sert savunma, rakip yarı sahayı geçerken rakibe kurulan tuzaklar ve ardından bolca gelen fast breakler…

    MAHŞERİN ATLILARI: MİLES SİMON&MİKE BİBBY
    NCAA’de bazı coach’lar freshman oyuncuları özellikle de oyun kurucu olarak oynuyorlarsa ilk yıllarında tecrübeli guard’ların arkasında bekletmeyi tercih ederler. Ama Lute Olson, Bibby’i ilk seyrettiği andan itibaren bu çocuğun potansiyelinin farkındaydı. Zaten kafasında planlayıp sahaya yansıtmak istediği oyun tarzında Bibby kilit bir noktadaydı. Bibby’i Kentucky’e getirtmeye çalışan zamanın Kentucky antrenörü Rick Pitino, Bibby’nin oyununu şu şekilde değerlendiriyor: “Bazı birinci sınıf oyuncuları kolejde ilk maçlarına çıktıklarında bile öyle oynarlar ki onlara çaylak ya da acemi demeye diliniz varmaz. İşte Mike da onlardan biri. Fevkalade bir oyuncu, sadece fiziksel olarak değil beyninde de bu oyunu çok iyi oynuyor. Fikrimi sorarsanız ben bir NBA yıldız adayı görüyorum. Onu mükemmel bir gelecek bekliyor. Beni çok etkiledi. Arizona böyle bir guard’a sahip olduğu için çok şanslı. Keşke Arizona yerine bizi tercih etseydi.” Mike hakikaten Pitino’yu haksız çıkartmadı ve çaylak sezonunda ortalığı toz duman etti. Özellikle Olson’ın istediği oyun tarzına tam olarak uyuyordu. Çabuk hücum, baskılı sert savunma, rakip yarı sahayı geçerken rakibe kurulan tuzaklar ve ardından bolca gelen fast breakler. Open Court hücum etmeyi çok iyi beceren guardlar ve ileri çabuk koşan uzunlar sayesinde Arizona, NCAA tarihinin en çok seyir zevki veren basketbollarından birini oynamaktaydı. Mahşerin atlıları: iki deli fişek, Miles Simon ve Mike Bibby, bu ikiliyi benchten mükemmel destekleyen ama sahada rakibinden çok batıl inançlara yenilen çaylak Jason Terry, (Şu an Atlanta’da oynayan bu abimizin öyle tuhaf ritüelleri var ki; mesela maçtan evvel rakip takımın şortuyla ısınmaya çıkar ya da uğurlu gelen marka çorapları olmadan şut atamayacağına inanır.) Galatasaray’dan da hatırlayacağımız atletik forvet Benneth Davison, süper skorer Michael Dickerson (Memphis Grizzlies) ve A.j Bramlet gibi fiziksel yetenekleri üst düzeyde, çabuk oyunculardan oluşan kadrosuyla Arizona 1996-97 sezonunda fırtına gibi esti. Önüne geleni deviren “Vahşi kediler”, Bibby ve Simon ikilisinin liderliğinde önce Elit Eight’te Paul Pierce ve Raef La Frentz’in Kansas’ını 85-82’lik skorla saf dışı ederek final-four’a kaldı. Bibby ve Simon ikilisinin sıradaki kurbanı Vince Carter ve Antawn Jamison olacaktı. Simon, North Carolina coach’u Dean Smith’e kendisine burs vermediği için öfkeliydi ve bu sayede intikamını da bir nevi almış oluyordu. Arizona takımı iki guardı üzerine kurduğu ve onlarla klasikleşen ön alanda baskı kur, top çal, fast break at tarzı oyunu ile Tar Heels’ı tam 17 top kaybına zorlar. A.j Bramlett içerde Vince ve çetesini blok manyağı yaparken Bibby, topu olabildiği kadar çabuk karşı tarafa geçirerek takımın top kayıpları yapmasını engellemekte, skor yükünü ise yine takımın muhteşem guard ikilisi Bibby ve Simon sürüklemekteydi. Zaten 1997 NCAA turnuvasında Arizona takımının skor gücüne baktığınız zaman takımın bulduğu sayıların büyük bir kısmını Bibby-Simon ikilisinin attığı görürsünüz. Bibby, North Carolina maçında potalara 20 sayı bırakırken aldığı 7 ribaund, 4 asist ve 3 top çalmayla galibiyette baş rolü üstlenen isim oluyordu. Kankası Simon da rakibi sayı bombardımanına tutarak istatistik kağıdına tam 24 sayı yazdırmıştı. Finaldeki rakip ise Rick Pitino’nun Ron Mercer’lı ve Nazr Muhammed’li Kentucky’siydi. İşte şimdi sıra Pitino’yu Bibby konusunda haklı çıkarmaya gelmişti. İnanılmaz tempoda oynanan maçta Arizona, bilinen oyununu daha da sertleştirirken final oynamanın stresiyle biraz da paniğe kapılıyordu. Sahalarından çabuk top çıkartalım derken yapılan hatalar kendi potalarına sayı olarak geri dönmesine rağmen Arizona da yaptığı savunma ve kaptığı toplarla rakibi aynı şekilde cezalandırmaktaydı. Olson ve Pitino’nun taktik savaşında maçın normal süresinde iki taraf da yenişememişti (74-74). Uzatmalarda ise gülen taraf Arizona olacaktı (84-79). Simon 30 sayı atarak tamamladığı bu maçta, sahada yapması gereken her şeyi yaparak belki de kariyerinin en iyi performansını ortaya koyuyor ve haliyle de MVP ödülüne ulaşıyordu. Bibby ise 19 sayı bulmasının yanında 7 ribaund, 4 asist ve 3 top çalmalık performansıyla izleyenleri büyülemişti. Böylelikle Bibby turnuvada 18.0 sayı, 4.8 ribaund ve 3.3 asist ortalamalarına ulaşarak freshman bir oyuncunun takımına ne denli büyük bir katkı sağlayabileceğini gösteriyor ve sezon istatistikleriyle (13.5 sayı, 5.2 asist ve 3.2 ribaund) de haklı olarak Pac-10 Freshman of the Year seçiliyordu. Bibby ve “Vahşi Kediler” 97-98 sezonuna da hızlı girmesine rağmen, bu kez Elit Eight’le yetinmek zorunda kalacaktı. Bibby ise ortalamalarını daha da arttırarak (17.2 sayı, 5.7 asist ve 3.0 ribaund) bu kez Wooden ödülüne gözünü dikmişti ama oylamada 3. olarak ancak Pac-10 yılın oyuncusu ödülüyle avunacaktı.

    HAYALLERDEN GERÇEĞE
    Mike çevresinin de telkiniyle artık NCAA’de yapabileceği her şeyi gerçekleştirdiğine ve artık hazır olduğuna inanmaya başlamıştı. Annesine bu düşüncelerini açtıktan sonra annesi biraz duraksar ve bu kararı Olson’la beraber alması gerektiğini söyler. Çünkü oğlunun fazla aceleci davranacağından endişelidir. Olson genelde oyuncularının ve özellikle de oyun kurucularının erken profesyonel olmasına sıcak bakmaz ama Bibby gerçekten NBA’e hazırdır ve Olson dayanama***** NBA Draftlarına katılması gerektiğini söyler. Olson’ın Arizona kariyerinde Brian Williams’tan sonra erken profesyonel olan ilk oyuncusunun Bibby olduğunu söylersem Olson’ın bu tutumunda ciddi olduğunu sanırım hepimiz görebiliriz. Üstelik Olson’ın geçtiğimiz yıl Jason Gardner’ı takımda tutmak için yaptıklarını da biliyoruz. Hatta kimi iddialara göre Olson’ın scoutlara para vermiş ve bu scout’lar yaz liginde oynayan Gardner’a bilinçli olarak ilk turda seçilemeyeceğini sızdırmıştır. Sonuçta Bibby biricik annesi Virginia ve Coach Olson’ın da katılacağı bir basın toplantısı düzenler. Öncelikle Olson’a üzerindeki emekleri için teşekkür ettikten sonra toplantının gerçek nedenini açıklar: “Çocukken iki rüyam vardı. Birincisi NCAA şampiyonu olmak. İkincisi ise NBA’de oynamak. İlkini gerçekleştirdim sanırım sıra artık ikincisine geldi.” Basın toplantının sonunda Lute Olson şöyle der: “Bu çocukla ilgili en çok özleyeceğim şey onunla saha dışındaki ilişkimiz olacak. O, olağanüstü bir genç. Ahlaki değerlere önem veriyor. NBA için gereken her şeye sahip üstelik herkesin tanıdığı biri olmasına rağmen hala arkadaşlarıyla Burger King’e gidip takılıyor. Şöhret bu çocuğu bozamaz. Onun gibi bir oyun kurucuyla iki yıl beraber çalışmış olmaktan dolayı gurur duyuyorum.”

    Scoutların da Mike hakkındaki raporları oldukça olumdur; Mesela Gregory Romeno’nun raporunda aynen şunlar yazmaktadır: “Gary Payton’dan sonra gördüğüm en iyi oyun kurucu. Olson ekolü guardlarından Damon Stoudemire’dan çok daha yetenekli. Kimse 20 sayı 10 asist ortalaması ile oynarsa şaşırmasın . Bence birkaç yıl içinde NBA’in tartışmasız en iyi oyun kurucusu olacak.”

    98 NBA DRAFT’I
    1998 Draft’ı gelip çattığında Mike’ın birinci ya da ikinci sıradan seçilmesine neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu ki bunu gerçekleştirdiği takdirde bir zamanlar San Antonio’nun süper forveti -günümüzün ise maç anlatıcısı- Sean Elliot’tan (1989-3.sıra) sonra ilk 3 sırada seçilen ilk Wildcat olacaktı. 1998 yılı gerçekten çılgın bir drafta şahit oluyordu . Bizim de Houston tarafından 18.sırada seçilen Mirsad’la ilk Türk oyuncusunu NBA’e göndermenin sevincini yaşadığımız bu draftta, Vince Carter, Antawn Jamison, Dirk Nowitzki, Paul Pierce, Jason Williams gibi bir çok yıldız oyuncu seçilecekti. Bibby ise hayal kırıklığına uğrayacak ve seçilmeyi beklediği ilk sırayı Michael Olowokandi’ye kaptırarak ikinci sırada Vancouver Grizzlies tarafından seçiliyordu.

    MUHTEŞEM GUARD İKİLİSİNİN DİĞER FERDİ: MİLES SİMON
    Bu noktada biraz da Bibby’nin takım arkadaşı Miles Simon’dan bahsetmek istiyorum. Final Four MVP ödülüne rağmen Simon ancak 42. sırada Orlando tarafından seçilerek büyük bir düş kırıklığına uğrayacaktı. 42 sırada draft olmak bir oyuncu için ilk turun başlarında seçilmek kadar avantajlı olmasa da unutmayalım ki Simon’ın bir sıra üstünde kendisine yer bulan oyuncunun ismi Cutino Mobley’dir!! Simon biraz da kendi hatalarının kurbanı oldu. Kendisine fiziksel olarak zayıf kaldığını kilo alması gerektiği söylendiğinde hangi süpersonik zekanın tavsiyesine uyduysa adamımız sabah-akşam Junk food yer. Hatta McDonalds’ta 10 hamburger sipariş ettiğine dair espriler yapılmaktaydı. Doğal olarak ki arkadaşımız kas yerine yağ depolar ve bir de bunları eritmekle uğraşır. Kendisini seçen takım da onun bir başka şanssızlığıdır. Orlando, Anfernee “Penny” Hardaway’e sahipken tutup da Miles Simon’ı oynatmayacaktır. Toplam 5 maçlık NBA macerasında Simon ancak 2 sayı bulabilir ve çoğu haftayı da sakat olsun ya da olmasın injured list’de geçirir. Bibby ve Simon telefonda dertleştiklerinde Bibby, Vancouver’da sosyal hayatın olmamasından ve soğukta donduğundan yakınır. Florida’nın sıcak kumsallarında gezmek için bolca fırsatı olan Simon ise plaj ve kızlar dışında Orlando’da hiçbir şeyin beklediği gibi gelişmediğinden dert yanar. Simon’ın hikayesinin gerisi CBA ve Avrupa’da devam eder. Maccabi Ironi Raana’da tutunamaz. Oradan İtalya ikinci lig takımlarından Livorno Basket’e gider, oradan kısa bir Palacanesto Varese macerası ve tekrar CBA’e geri dönüş. Potansiyeli olan bir oyuncuyu bu halde görmek gerçekten üzücü.

    NBA’DEKİ İLK YILLAR: “GRİZZLİES MACERASI”
    Konumuza geri döndüğümüzde soğuk iklimi saymazsak Bibby, Grizzlies’teki halinden oldukça memnundur. Tabii ki o zamanlarda Grizzlies, Elvis’in şehri Memphis yerine Kanada’nın güzide ama soğuk şehri Vancouver’da bulunmakta. Burada Bibby için en olumlu durum çaylak bir oyuncunun isteyebileceğinden de fazla süre alacak olmasıdır. Tam bu sırada, özellikle Patrick Ewing sağolsun, profesyonel basketbolcular, salonların girişine “Bu iş yerinde grev vardır.” yazısı asarak halay çekmeye gider. Sezonun başlaması da geciktikçe gecikir. Ewing-Stern görüşmeleri tüm şiddetiyle devam ederken oyuncular da ne yapacaklarını bilememektedir. Bu sırada sezona hazır girmek isteyen Bibby’nin aklına bir fikir gelir ve idolü Jason Kidd’i arar. Jason’a sezona beraber hazırlanıp hazırlanamayacaklarını sorduğunda Mike kendisini çok mutlu eden bir cevapla karşılaşır. Sahada kendisine örnek aldığı oyuncuyla birlikte yeni sezona hazırlanacaktır. Bu çalışmalar Bibby için verimli geçer. Bu arada herhalde Pat, Jay Leno’nun kendisi hakkındaki esprilerinden sıkılmış olacak ki David Stern’le anlaşır. Bibby’nin kendisini NBA tanıtma zamanı gelmiştir. 13.2 sayı ve 6.5 asist ortalamalarını tutturup sahada maç başına yaklaşık 35 dakika kaldığı başarılı çaylak sezonunun ardından Bibby Çaylak ilk beşine seçilir. Ayrıca yakaladığı 6.5 asist ortalamasıyla çaylaklar arasında bu kategorinin lideri olmakla kalmaz ayrıca NBA’in de en iyi 15 ismi arasına girer. İkinci sezonunda ise hem şut isabet yüzdelerini hem de ortalamalarını yükseltir (14.4 sayı, 8.1 asist), Dallas’a karşı ustası Kidd’e özenerek 14 sayı, 11 asist ve 11 ribaund’la kariyerinin ilk triple-double’ını yapar. Ayıca All-Star haftasonunda Schick Rookie Challenge’da forma giyer. Vancouver’daki son sezonunda ise istatistiklerini biraz daha düzeltir ve sayı ortalamasını 15.9’a, asist ortalamalarını da 8.4’e çıkartır.

    J-WİLL / BİBBY TAKASI; SACRAMENTO GÜNLERİ
    1998-99 sezonunda Vlade Divac, Chris Webber ve Jason Williams katılmadan evvel Kings şehrin tek profesyonel spor takımı olması nedeniyle müthiş seyirci desteğine sahip ama başarıdan yoksun bir takımdı. Mitch Richmond, Mahmoud Abdul Rauf, Billy Owens gibi oyuncular artık kariyerlerinin sonuna gelmişti. 98 yazında takımda yapılan operasyonla kadrosunu yenileyen Kings, o müthiş seyirci desteğini de arkasına alarak iddialı bir takım haline dönüşmüştü. Her ne kadar Kings maçları ülkemizde o zamanlarda sıkça yayınlanmasa da hepimiz jeneriklerdeki Webber’in smaçlarını ve Williams paslarını ezberlemiştik. Hele Williams’ın sanki bir sihirbaz edasıyla yaptığı hareketler çoğumuzun nefesini kesmişti. Ama özellikle Hidayet’in Sacramento tarafından draft’ta seçilmesi sonucu daha da sık izlediğimiz maçlar sonrası gördük ki J-Will aslında sadece iyi bir şovmendi. Maç boyunca sahada kafasına göre takılan, ara sıra jeneriklik, NBA action’lık birkaç pas vermesini saymazsak takımını iyi oynatmıyordu ve şutu çok zayıftı. Buna rağmen yaptığı bazı hareketlerin yenilir yutulur cinsten olmaması nedeniyle de taraftarın en çok sevdiği oyuncuların başında geliyordu. İşte tam bu sırada gelen Lakers hezimetinin ardından Kings, çok cesur bir karar alarak NBA tarihinin en önemli takaslarından birine imza attı. Jason Williams koluna Nick Anderson’ı takarak Memphis yollarına düşerken karşılığında Kings, Mike Bibby ve Brent Price’ı kadrosuna kattı. Duygusal davranılmadığı zaman çoğu otoritenin bu takasla ilgili görüşleri benzerdir: Kings çok iyi bir iş yapmıştır çünkü Williams sadece spektaküler bir oyuncuydu ama Bibby sonuca giden sade bir basketbol oynuyordu. Ve otoriteler bu sezon haklı çıktılar. Kings bu takastan çok karlı çıktı ve 60 galibiyet barajına ulaştı. Ben J-Will‘e sempati duymama rağmen yaptığı bir iki hareketle tüm maçı geçiştirmesine sinirlenenlerdenim sonuçta bu “Nike Free Style” yarışması değil. Skora etki etmediği sürece ne yaparsa yapsın fazla bir anlam taşıdığını düşünmüyorum. Üstelik Bibby her yıl kendisini geliştirirken. Williams ise gerilemekteydi. %30 gibi kötü bir 3 sayılık atış yüzdesine sahip olmasına rağmen NBA’in en fazla üçlük kullanan oyuncularının başında geliyordu. Bu arada orta mesafe şutları azalmış ve asist ortalaması ise 7.3’ten 5.4’e, sayı ortalaması ise 12.3’ten 9.4’e gerilemişti. Bu takas aslında Williams için de yararlı oldu çünkü genç ve deli dolu Grizzlies siteminde kendini toparlamış bir Jason Williams çok büyük işler yapabilir. Bu yıl özellikle beklenen karşılaşmalardan biri de Kings-Grizzlies maçıydı. Herkes Bibby/Williams düellosundan kimin galip çıkacağını merak ediyordu. Maçı kendi evinde Grizzlies kazanırken bizim guard’ların savaşının beraberlikle sonuçlandığını rahatça söyleyebiliriz. Bibby maçı 20 sayı, 11 asist, 6 ribaund ve 1 top çalma ile tamamlarken J-Will ise 19 sayı, 13 asist, 3 ribaund ve 4 top çalma gerçekleştiriyordu. Bibby’nin bu seneki performansına göz attığımızda top kayıplarını inanılmaz derecede azalttığını görüyoruz. Hele play***lara gelindiğinde Bibby’e ayrı bir paragraf açmak zorundayız. Mike birinci turda John Stockton’ı sahaya gömerken (Eğer Jazz yönetimi bu adamı birkaç sene daha oynatırsa gerçekten Stockton’ı sahaya gömmek zorunda kalabilirler.) 21.8 sayı ortalaması yakaladığı ikinci turda NBA’in bir başka üst düzey oyun kurucusu olan Steve Nash’i sahadan siliyordu. Lakers’a karşı ise Kobe’den sürekli yumruk, dirsek, omuz yemesine rağmen 22.7 sayı ortalaması ile oynadı.

    Bibby artık bir NBA yıldızı, kendi ailesini kurdu ve babasıyla da yavaş yavaş arasını düzeltiyormuş. Geçen ay Sacramento ile 7 yıllığına 80 milyon $’lık bir anlaşma imzalayan Bibby her şeyiyle medyatik bir şahıs ama kendi özel hayatına müdahale eden herkes için koluna yaptırdığı çok anlamlı bir dövme var! Reggie Miller düşmanı Knicks’li yönetmen Spike Lee’nin filmlerindeki kötü adam olan ve birkaç yıl evvel şaibeli bir cinayete kurban giden ünlü rap şarkıcısı Tupac’in bir şarkısından alınıp Bibby’nin koluna kazıdığı sözler aynen şöyle: “Only God Can Judge Me”: Beni sadece Tanrı yargılayabilir..
    4 Nisan 2008
    #8
  9. NBA’DEKİ ALMAN PANZERİ, DIRK NOWITZKI
    (Bu yazı pivot dergisinin 52.sayısında yayınlanmıştır.)

    NBA’DEKİ ALMAN PANZERİ
    DIRK NOWITZKI # 41

    1930’lara doğru zamanda bir yolculuk yapıyoruz; Adolf Hitler’in Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi dünya siyaset tarihinin o güne kadar şahit olmadığı propaganda faaliyetleriyle iktidarı ele geçirmiş durumda. Tereyağı fabrikaları silah atölyelerine çevrilmiş; güçlenen III.Reich, Versailles’ı yırtıp atarak Hitler’in meşhur “lebensraum” yani Alman ırkı için Doğu’da hayat sahası yaratma projesiyle II.Dünya Savaşı’nı başlatmış ve Alman orduları yıldırım savaşlarıyla Avrupa’da hızla ilerlemekte. Müttefik ordularını gafil avlayan bu savaş tarzının en önemli parçası ise müttefik kuvvetlerin tanklarına göre çok daha uzun mesafeli atışlar yapabilen, çok daha hızlı, çevik ve üstüne üstlük daha güçlü olan Alman panzerleriydi!! Bugün yine bir “Alman yapımı” ortalığın tozunu atıyor. Tıpkı bir panzer gibi rakiplerini uzaktan yaptığı bombardımanlarla etkisiz hale getiriyor. Kuvvetinin yanında hızlı çevik ve yine bir panzer gibi neredeyse durdurulması imkansız: Onun adı Dirk Nowitzki!!

    Beyazlar Beceremez
    Basketbol her ne kadar beyazlar tarafından bulunduysa da Afro-Amerikanlar üstün fiziksel yetenekleri sayesinde bir süre sonra -çoğu sporda olduğu gibi- bu oyuna da damgasını vurdu. Öyle ki basketbolun beyazlara göre olmadığı çünkü beyazların sıçrayamadığı şeklinde düşünceler gittikçe yaygınlaşmaya başlamıştı. Aslına bakarsanız; George Mikan, Jerry West, Pete Mavarich, Rick Barry, Bill Walton, Larry Bird, Kevin McHale vb. isimler beyazların basketbolu ne kadar iyi oynayabileceğini gösterdiyse de siyahların hegemonyasını yıkmak kolay değildi. Hele Larry Bird ve Kevin McHale’li Boston, kadrosunda çok sayıda beyaz oyuncu bulundurduğu için şampiyonluğa doğru hakem desteği ile itildiği şeklinde iddialara sıkça maruz kalmaktaydı.

    Uluslararası ilişkilere giriş I: Drazen Petrovic
    O günlere bir kez daha dönüp baktığımızda bırakın Avrupalı oyuncuları beyaz oyuncular bile NBA’de oynamak için oldukça büyük zorlukları aşmak zorundaydılar. 80’li yılların sonu 90’ların başında NBA takımları NCAA dışında kendilerine yeni bir oyuncu kaynağı arayışına girerek gözlerini Avrupa’ya ve oradaki büyük yıldızlara çevirdi. 1986 draftında Drazan Petrovic, Alexander Volkov, 1987 draftında Sarunas Marculionis, ve 1989’da lige dahil olan Zarko Paspalj gibi Rus ve Yugoslav ekolünün başarılı temsilcileri kendilerine NBA’de yer buldu. Onların açtığı kapıdan, Vlade Divac, Dino Radja, Toni Kukoc, Sergei Bazarevich, Predrag Danilovic, Zan Tabak, Arvydas Sabonis gibi Avrupa’da büyük başarılara ulaşmış oyuncular da daha sonra NBA’e adım attıkları halde yukarıda saydığımız isimlerden sadece Petrovic, Marculionis, Divac, Sabonis ve Kukoc az çok kendilerini kabul ettirebildi. Rahmetli Petrovic belki de kendisini daha da lirik bir efsane haline getiren o acı trafik kazasıyla sadece 29 yaşında hayata gözlerini yummasaydı NBA’deki ilk Avrupalı süper yıldız mertebesine ulaşması işten bile değildi. Tabii bu arada rahmetlinin ilk iki senesi, Kevin Duckworth gibi “kalaslara” maksimum ilgiyi gösterip Petrovic’i kenarda unutan o zaman Portand’ın bugün de Sacramento’nun sevgili coach’u Rick Adelman’ın “garanticiliğine” kurban olmasaydı biz Petrovic’in o enfes basketbolunun keyfini Nets’teki günlerinden çok daha önce çıkartmaya başlayacaktık. Tabii ki Petrovic, Drexler gibi bir süper starı takımdan kesemezdi ama Adelman, Petrovic’in hücumdaki yüksek şut yüzdesi ve mükemmel top hakimiyetini farklı rotasyonlar deneyerek çok daha verimli bir şekilde kullanabilirdi. Böylelikle Drazen Petrovic’i de andıktan sonra dilerseniz konumuza geri dönelim. NBA’e gelen Avrupalıların en çok eleştirildikleri nokta az savunma yapmaları, çok yumuşak olmaları ve her şeyden önce skoru düşünmeleriydi. Örneğin hatırlayacaksınız Chicago-Utah final serilerinde Phil Jackson neredeyse eline geçen her fırsatta Karl Malone karşısında hücumda Toni Kukoc’u sahaya sürerken iş savunmaya geldiğinde Kukoc yerini hemen sevgili “savunma manyağımız” Dennis Rodman’a bırakıyordu. Majesteleri Michael Jordan da Kukoc’u her fırsatta savunma yapmadığı için eleştiriyor, maç içinde onu ateşlemek için kızdırmaya çalışıyordu. Hatta Kukoc’un daha çok et ve acılı yiyecekler yiyerek agresif bir ruh haline bürünebileceğini iddia ederek beslenmesini bile eleştiriyordu!.

    Uluslararası ilişkilere Giriş II: Avrupalıların Yükselişi
    Avrupalıların ilk NBA çıkartması beklenen başarıyı gösteremezken 90 yılların sonunda 2000’lerin başında ikinci dalga da taarruz’a geçti. Peja Stojakovic, Dirk Nowitzki, Zelijko Rebreca, Zydrunas Ilgauskas, Jiri Welsch, Gordon Giricek, Tony Parker, Nikoloz Tskitisvilli, Bostjan Nachbar, Jake Tsakadilis, Vitally Potapenko, Radoslav Nestorovic, Marko Milic, Frederic Weis, Tarıq-Abdul Wahad, Stanislav Medvedenko,Tony Parker, Mirsad Türkcan, Hido, Memo, Pau Gasol, Marko Jaric, Andrei Kirilenko gibi oyuncular kendilerini kanıtlamak için NBA’deki parkeleri aşındırdı. Peja ve Nowitzki şu anda All-Star seviyesine gelerek süper starlık mertebesine ulaşmış oyuncular. Ilgauskas’ın All-Star deneyimi 5 dakikada Beşiktaş olarak özetlenebilirse de Ilgauskas da giderek kendini geliştirmekte. Tony Parker, Pau Gasol, Andrei Kirilenko ve Gordon Giricek ise çok büyük bir ihtimalle yakında Peja ve Dirk’ün yanında kendilerine yer bulacak. Bunlar sadece NBA’deki Avrupalı oyuncuların bir kısmı. Eğer tüm uluslararası oyuncuları göz önüne alırsak bu hızla NBA, oyuncuların milletleri itibari ile BM’lerdeki ülke sayısını yakın bir zamanda yakalayacak. Eskiden özellikle oyun tarzı ve fiziksel güç açısından Avrupa ile NBA arasında büyük bir uçurumun varolduğu bir gerçekti. Ama Indianapolis’teki son dünya şampiyonası gösterdi ki Avrupa ve NBA arasındaki fark gittikçe azalmakta. Hele Dirk Nowitzki MVP ödülünü kucakladığı zaman Larry Bird’ün emekli olurken yaptığı konuşmayı hatırladım: “Bir gün mutlaka yeni bir Larry Bird, NBA’e gelecektir!!..”

    Pippen aşkı
    Dirk Werner Nowitzki, 19 Haziran 1978 Wurzburg-Almanya’da dünyaya geldi. Dirk’ün annesi Helen Alman milli takımına kadar yükselmiş bir basketbolcu, babası Joerg ise profesyonel bir hentbol oyuncusuydu. Herhalde Nowitzki’nin spora olan yatkınlığını biraz da genlere bağlarsak çok da yanılmış olmayız. Dirk’ün ailesiyle yaptığı küçük basketbol maçları zamanla bir tutkuya dönüştü. Nowitzki neredeyse kendisine işkence edercesine durmadan basketbol çalışıyordu. Ama limitlerini ne kadar zorlarsa zorlasın kendisine ilham veren bir isim vardı. Her akşam başarabileceğini düşünerek, bir gün onun gibi olabileceğini hayal ederek uykuya dalıyordu. Kim olduğunu merak ettiğiniz bu oyuncu çoğunuzun tahminlerimizin aksine ne Magic Johnson ne Larry Bird ne de Michael Jordan’dı. Dirk gençliğinde tam anlamıyla bir Pippen hayranına dönüşmüştü: “Almanya’da neredeyse haftada iki kez Bulls maçlarını gösterirlerdi. Ben de bu maçları sürekli izlerdim. İşte o zamanlarda Scottie’nin oyununa aşık oldum. Basketbolu o kadar zarif oynuyordu ki. Hareketleri, post’ta yaptıkları, mükemmel savunması ve ne zaman isterse dilediği yerden şut atabilmesi büyüleyiciydi.
    Geschwinder’den işkenceyi aratmayan antrenmanlar
    Eski Alman milli takımı oyuncusu ve manevi babası Holger Geschwinder’in koruyucu kanatlarının altında olgunlaşan Nowitzki, kendisini günden güne geliştirdi. Geschwinder, 15 yaşından beri Dirk’ün hem kişisel antrenörlüğünü hem de akıl hocalığını yapmakta: “O olmasaydı bugün bulunduğum yerde olamazdım. Bana nasıl şut atmam, nasıl hareket etmem, nasıl oynamam gerektiğini öğretti. Her şeyimi ona borçluyum. O adeta benim ikinci babam gibi”. Geschwinder Nowiztki’yi eğitirken gerçekten çok farklı metotlar kullandı. Mesela geçen sezon play***’ta Nowitzki’nin savunmasını beğenmeyince hemen ona özel bir eskrim kıyafeti diktirip bir Alman eskrimciden dersler aldırdı. Zavallı Nowitzki’nin yaşadıkları bu kadarla kalsa yine iyi. Geschwinder onu amuda kaldırıp tüm sahada yürütmekten tutun da tek ayağı üzerinde dakikalarca sıçratmaya kadar bir çok değişik antrenman metodu uygulamakta. Her ne kadar Geschwinder’in metotları ilk başta tuhaf gözükse de yaptığı her şeyin bir nedeni var. Eskirim çalışmasının nedeni Nowitzki’nin ayak hareketlerini çabuklaştırarak savunmada çabuk yer almasını sağlamaktı. Tek ayak üzerinde sıçrama ve amuda kalkma hareketlerinin nedeni ise Dirk'ün eklemlerini daha sonra ağırlık çalışırken alacağı kilo için hazırlamaktı. Holger Geschwinder’e göre önce oyuncu çeşitli tekniklerle güçlenmek zorunda ancak bundan sonra kaslar geliştirilebilir. Ve NBA’de çoğu coach bunun tersini uyguluyor. Bu yüzden de oyuncular dengesiz gelişimleri nedeniyle sakatlanmakta. Geschwinder çoğu kez Dirk’e ağırlık çalıştırmak isteyen coachlarla kapışarak onun fiziksel gelişiminin baltalanmasını engelledi. Belki de Dirk, bugün hantal bir pivot değil de adeta Bird’ün “millenyum versiyonu” olmasını buna borçlu. Geschwinder’in bir diğer amacı da Nowitzki’nin sadece fiziksel olarak değil aynı zamanda da zihinsel olarak gelişmesiydi. Bunun için Dirk’e lisedeyken önce özel matematik öğretmenleri ayarladı. Nowitzki fiziksel olarak yorulup antrenman yapmak istemediği zaman da Geschwinder hemen satranç tahtasını kaparak küçük “çekirgesine” rakiplerinin hamleleri karşısında nasıl düşünmesi gerektiğini felsefi yaklaşımlarla öğretti. Nowitzki’nin yükselişi ise 1958’den beri dünyanın en yetenekli genç oyuncularını karşı karşıya getiren uluslararası Albert Schweitzer Turnuvası’nda (1996) oldu. Jermaine O’Neal ve Baron Davis’in şov yaptığı, Kevin Freeman’ın ise skorer oyunu ile MVP seçildiği bu turnuvada sıska, uzun boylu bu Alman da dikkatli gözler tarafından yakın takibe alınmaya başladı.

    Dirk, just do it!
    Kendi şehrinin takımı DJK Wurzburg’da kariyerini başlatıp geliştiren Dirk, 1997-98 sezonunda takımını Alman 2.liginde şampiyon yaparak 1.lige çıkarttı. Aynı yılın yaz aylarında ise Nike Summit-Hoop turnuvasında genç uluslararası yıldızların oluşturduğu karma takıma davet edilerek Amerikan karmasına karşı mücadele etti. Eminem üstadımızın da dediği gibi “Şans insanın karşısına belki hayatı boyunca bir kez çıkar”. Nowitzki işte karşısına çıkan bu şansı en iyi şekilde kullanarak San Antonio’da oynanan maçı 33 sayı, 14 ribaund ve 3 top çalma ile tamamlarken karşılaşmayı izleyen tüm scoutları kendisine hayran bırakıyordu.

    Vahşi Batının Koyboyları: Dallas Mavericks
    Nedendir bilmem aklıma çocukluğumdan beri Dallas dendiğinde hep bir zamanların meşhur Dallas dizisi, en masum hareketlerinin altında bile kesinlikle bir dolap döndüren, ekranların en kötü şahsiyeti olan JR, Redneck’ler ve Cumhuriyetçiler gelir. Dallas 1980-81 sezonunda expansion Drafta katılarak NBA’e dahil olunca genelde NBA’e sonradan ilave olan takımların tersine hızlı bir gelişim gösterdi ve Mavericks ilk 10 sezonunda tam 6 kez .500 galibiyet barajını geçti. Sonraki 9 sezon ise tam anlamıyla bir faciaydı. Mavs bu sezonların hiçbirinde .488’i geçemeyerek toplamda 11 sezon play***’a kalamama “becerisini” gösterip adını 1990’ların en kötü profesyonel spor takımları arasına yazdırıyordu. Aslında günümüze dönersek Dallas coach’u Don Nelson, hayatının belki de en büyük sürprizi ile karşı karşıya. Çünkü çok değil daha üç yıl önce Nelson, sonu gelmeyen mağlubiyetlerden bıktığı için “yaş kemale erdi” diyerek kariyerini bitirme planları yapmaktaydı. Mavericks’e bu dönemde bir çok yetenekli ama sorunlu oyuncu gelip geçmişti. Don Nelson ise tüm bu yıkıntının içinde takımını kurtarmakla uğraşırken oldukça yıprandı. Oluşan bu kaos ortamı, büyük ümitler ve hayallerle takıma katılan Jason Kidd, Jamal Masburn, Jim Jackson gibi yetenekli gençlerin Dallas’tan şutlanmasına neden olmuştu. Bir çok oyuncu ise topun ağzındaydı ki iki olay Dallas’ın kaderini baştan aşağıya değiştiriyordu. Önce 1998’de Milwaukee Bucks’ın büyük gafletiyle yapılan bir trade’de takıma Robert Traylor karşılığında draftta 9.sırada seçilmiş Dirk Nowitzki kazandırıldı. Sonra Mavs, 2000 yılının Ocak ayında Marc Cuban tarafından satın alındı.

    “O benim bugüne kadar 19 yaşında gördüğüm en iyi oyuncu. Eğer seçimi ben yapsaydım kesinlikle onu birinci sırada seçerdim!” Don Nelson

    Nowitzki kumarı
    Dirk Nowitzki 98 draftında 9.sıradan seçilip Dallas’a takas olduğunda yazarların kafası karışmıştı. Nowitzki onlara göre alt tarafı Alman İkinci Ligi’nde oynayan bir veletti. Belki yetenekli olabilirdi ama Nike Hoop-Summit Turnuvasında ve Avrupa’nın basketbolda pek de umursanmayan bir ülkesinin ikinci liginde biraz iyi oynadı diye bir oyuncunun NBA’de yıldız olabileceği ihtimali kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu. Traylor-Nowitzki takası sonrası kimi çok bilmiş basketbol yazarları Don Nelson’la dalga bile geçmişti. Herhalde bugün coach Nelson o yazıları eline alıp okuyunca katıla katıla gülüyordur! Zaten Nelson, Nowitzki’yi en başından itibaren ne kadar beğendiğini şu sözleriyle kanıtlamakta: “O benim bugüne kadar 19 yaşında gördüğüm en iyi oyuncu. Eğer seçimi ben yapsaydım kesinlikle onu birinci sırada seçerdim!”. Dilerseniz o yılki draftın ilk üç sırasında seçilen isimleri yorum yapmadan bir hatırlayalım. 1.sırada L.A Clippers Michael Olowokandi’yi, 2.sırada Vancouver Mike Bibby’i, 3.sıradaki Denver ise Raef LaFrentz’i seçmişti. Artık Don Nelson’ın haklı olup olmadığını sizlere bırakıyorum.

    Cuban’lı Dönem
    Nowitzki NBA’deki kariyerine biran önce başlamak için sabırsızlanıyor olsa da NBA’de devam eden lock-out nedeniyle sezonun başlangıç tarihi bir türlü belirlenemiyordu. Bu koşullar altında Nowitzki lig başlayana kadar Almanya’ya geri dönerek DJK Wurburg’da maçlara çıkmaya karar verdi. Stern ve Ewing anlaştığında ise Nowitzki, Almanya’da 22.9 sayı ve 8.4 ribaund ortalamalarıyla oynamaktaydı. Nowitzki, -Nelson’ı eleştiren gazetecileri sevindiren bir şekilde- aslında çaylak sezonuna çok da parlak istatistiklerle başlamadı. En azından bugün olduğu gibi büyük bir oyuncuya dönüşebileceği tahmin edilemiyordu. Dirk, o sezon 47 maçta görev alırken yaklaşık olarak maç başına sahada kaldığı 20.2 dakikada 8.2 sayı ve 3.4 ribaund ile oynamıştı. Bu arada Michael Finley’nin çabalarına rağmen kötü gidiş devam ediyor ve Mavs oynadığı 50 karşılaşmanın 36’sından mağlup olarak ayrılıyordu. Dallas Mavericks’in 1999-00 sezonuna da 9 galibiyet ve 23 mağlubiyetle çok iyi bir başlangıç yaptığını söyleyemeyiz. Ama 14 Ocak 2000’de Marc Cuban’ın takımı satın almasıyla beraber Dallas tarihinde de yeni bir sayfa açılacaktı.

    “Cuban gelince her şeyi baştan aşağı yeniledi. Bizim her şeyimizle tam olarak ilgileniyordu ki yenilgi için hiçbir bahanemiz kalmasın. Bize kalan tek şey sahaya çıkıp rakiplerimizi yenmek. Yeni bir uçağımız ve muhteşem bir salonumuz var. Ve Dallas adeta bizim için değişerek bir cennet haline geldi. Hayatımın en iyi günlerini yaşıyorum ve her dakikasından keyif almak istiyorum.” Dirk Nowitzki

    Cuban başkan Dallas Şampiyon!!
    Aslına bakarsanız Dallas tarihini BC (Before Cuban- Cuban’dan önce) ve AC (After Cuban-Cuban’dan sonra) olarak kategorize edebiliriz. Eğer Marc Cuban’ı tek bir kelimeyle tanımlamamız gerekirse “manyak”, “kaçık”, ”çılgın”, “uçuk” gibi sıfatlardan önce kullanmamız gereken ilk söz “dahi” olurdu. Zaten ne derler bilirsiniz: “Delilik ile deha arasında ince bir çizgi vardır”. Cuban da son yılların en büyük bilgisayar dahilerinden birisi. 1983’te kurucusu olduğu Micro Solutions şirketini Compu Serve‘e yaptığı büyük satışla ünlendi. Sonraki yıllarda Broadcast.com’da internet’in bir numaralı multimedya araçlarını üretirken bu şirketini de dev bir anlaşmayla 1995’te Yahoo’ya satarak milyonlarına milyon dolarlar kattı ve Amerikanın en genç milyarderleri arasında kendisine yer buldu. Cuban günümüzde büyük bir multimedya-network holdinginin patronu. Sahip olduğu şirketlerde bilgisayar teknolojisinden kablolu TV yayınına kadar bir çok alanda teknoloji üretilmekte. Tabii para basan bu şirketlerin başındaki Cuban da genç yaşta gelen zenginliğin keyfini sürmekte. Düşünsenize dünya üzerinde kaç insan nette dolaşırken hoşuna giden bir jeti 40 milyon$ ödeyerek internet üzerinden satın alır!! Cuban kablolu televizyonda kendisine ait gayet matrak bir televizyon şovuna da sahip bulunmakta. Bu arada geçtiğimiz aylarda bir başka ilki gerçekleştirerek Full Throttle” -yani Türkçe meali ile “tam gaz” anlamına gelen- bir çizgi roman dizisinde Dallas’lı oyuncularla birlikte dünyayı kötü güçlerden kurtarmakta. Tabii adamcağızda para bol saç saç bitmiyor. İşin daha da komik yanı Cuban işi azıtarak derginin çizerleriyle beraber kitapçı kitapçı dolaşarak baş rolde olduğu bu çizgi romanı imzalıyor. Kim ne derse desin Cuban, bence NBA’in en eğlenceli başkanı ve en iyi başkanlarından da birisi. Karizmasıyla kimi zaman takımı bile gölgelemekte. Hele David Stern’le giriştiği laf dalaşları ve sonrasında aldığı cezalar başlı başına bir yazının konusunu oluşturmakta. Lüks vergisi karşısındaki umursamaz tavrından ise burada bahsetmiyorum bile. Yalnız Cuban’ın bir diğer yönü daha var ki tüm kulüp yöneticilerimizin dikkatle okumasını rica ederim. Marc Cuban yılda bir kaç yüz milyon dolar vergi vermekte. Ama Espn’deki bir röportajında “verdiği verginin 1 dolarıyla bile toplum için bir kamu hizmeti sağlandığını düşündükçe mutlu olduğunu.” söyleyecek kadar da sorumlu bir vatandaş!!

    Diriliş
    Cuban takımın sahipliğini devraldıktan sonra Mavs bir anda dirildi ve kalan 50 maçın 31’inden galip ayrıldı. Dirilen tek şey takım olmamıştı. Nowitzki’nin istatistikleri ise 17.5 sayı ve 6.5 ribaund’a yükselmişti. Bu arada kaydettiği 116, 3 sayılık şut isabetiyle de Dallas tarihinde bu kategorinin 4. sırasında kendisine yer bulmasının yanı sıra All-Star Haftasonunda da takımını temsil ediyordu. Nowitzki, Cuban’la gelen değişimi şu kelimelerle anlatıyor: “Cuban gelince her şeyi baştan aşağıya yeniledi. Bizim her şeyimizle tam olarak ilgileniyordu ki yenilgi için hiçbir bahanemiz kalmasın. Bize kalan tek şey ise sahaya çıkıp rakiplerimizi yenmek. Yeni bir uçağımız ve muhteşem bir salonumuz var. Ve Dallas adeta bizim için değişerek bir cennet haline geldi. Hayatımın en iyi günlerini yaşıyorum ve her dakikasından keyif almak istiyorum.” Kanadalı Steve Nash de Cuban’ın takımı satın aldığı günden sonra meydana gelen gelişmeleri vurgulayan bir başka oyuncu: “Cuban takımı almadan önce neredeyse dibe vurmuştuk sanırım o günleri yaşamak bizim birbirimize kenetlenmemizi, arkadaşlık ilişkilerimizin gelişmesini sağladı.”

    13 yıl sonra gelen ilk play***
    Takım halinde morali düzelen ve takaslarla kadrosunu güçlendiren Dallas; Nash, Nowitzki ve Finley üçlüsünün etkili oyunlarıyla 2000-01 sezonunda büyük bir çıkış yakala***** Dallas’ı 13 yıl sonra tekrar play***’lara sokmayı başardı. Nowitzki ise tam anlamıyla bir süperstar gibi oynamaya başlamıştı. Maç başına 21.8 sayı, 9.2 ribaund ve 2.1 asist ortalaması, sezon sonunda Dirk’ü All-NBA third team’e kadar taşımış böylelikle de Dallas, tarihinde ilk kez bir All-NBA oyuncuya kavuşmuş oluyordu. Ayrıca Nowitzki, NBA tarihinde Robert Horry’den sonra bir sezonda 100 üç sayılık atış ve 100 blok barajını geçen ikinci oyuncuydu. Normal sezonu 53 galibiyet ile tamamlayan Mavs, Batı’da 5.sıradan play*** biletini kaparak 4.sıradaki Utah Jazz ile eşleşmişti. Tecrübesiz Dallas, deplasmanda oynanan maçlarla bir anda kendisini 2-0 geride buldu. Ama kendi sahasında oynadığı iki maçı Finley ve Nowiztki’nin üstün oyunları ile kazanınca iş Utah’ta oynanacak kader maçına kaldı. İşte bu kez de takımın başkanı Cuban bir kez daha dehasını ortaya koydu ve Utah’a kendisini maviye boyayıp giden tüm taraftarlara bedava bilet vereceğini söyleyerek Utah’ın mutlak seyirci desteğini bir avantaj olarak kullanmasına engel oluyordu. Nefesleri kesen maçın sonunda Dallas 84-83’lük skorla sahadan galip ayrılırken NBA tarihinde play***larda 2-0 geriye düşüp seriyi kurtaran 6.takım olarak zor bir başarının altına imza atmıştı. İkinci turdaki rakip San Antonio ise özellikle Dallas’ın zayıf pota altından yararlanarak seriyi 4-1’le kolay geçip konferans finaline yükselen taraf oldu.

    Euro 2001 ve Nowitzki-Hido düellosu
    Yalnız sezon Dirk için daha henüz bitmemişti. Alman Milli takımıyla 2001 Avrupa Erkekler Basketbol Şampiyonası için ülkemize gelen Nowitzki, yeteneklerini bu kez de Türk seyircilerin huzurunda sahneliyordu. Antalya’daki C grubunda Yugoslavya, Hırvatistan ve Estonya ile eşleşen Almanya’nın ve Nowitzki’nin ilk kurbanı Estonya oldu (92-71). Nowitzki bu maçta 29 dakika’ya 32 sayı sığdırmıştı. Bir sonraki rakip Hırvatistan ise eski gücünde olmamasına rağmen Damir Mulaomerovic ve Gordon Giricek’in liderliğinde oldukça inatçı oyun tarzıyla galibiyet peşindeydi ama Nowitzki Hırvatistan’ın potasına da 31 sayı göndererek rakibin idam fermanını imzalıyordu. Yugoslavya karşısına çıkılan C grubunun final maçında ise Alman Milli takımının antrenörü Henrik Dettman, kendilerini daha ilk çeyrekte parçalayan Yugoslavya ile aynı sıklette olmadıklarının farkında olduğu için Nowitzki’yi sahada çok tutma***** yıldız oyuncusunu çapraz eliminasyon maçlarına sakladı. İstanbul’da gerçekleşecek çeyrek finaller için Yunanistan’la yaptıkları karşılaşma ise Avrupa basketbol şampiyonaları tarihindeki en ilginç mücadelelerden biriydi. Yunanistan’ın mükemmel başla***** daha oyunun hemen başında 20’li sayılara taşıdığı fark, ikinci yarının başlamasıyla beraber komşunun ciddiyetsiz bir oyun sergilemesi sonucu bir anda eridi ve karşılaşmayı Nowitzki’nin 25 sayı, 15 ribaundluk performansıyla kazanan taraf Almanya oldu (80-75). Çeyrek finaldeki rakip ise Fransa’ydı. Fransa’nın coach’u Alain Weisz’ın, Tony Parker’ı sadece 2 dakika oynatarak “taktik zekasını”(?) ortaya koyduğu maçta Nowitzki 32 sayı atarak bir kez daha durdurulmasının hemen hemen imkansız olduğunu ispat ediyordu. Yarı Finalde Almanya, karşısında Hırvatları uzatmada 87-85 yenen Millerimiz buldu. Bugüne kadar bir çok futbol ve basketbol maçına gitmişimdir. Ama ilk kez bir basketbol maçında kendimi kaybedip sesim tamamen kısılıncaya kadar bağırdım. Sevgili Hido’muz maçı bize getiren o basketi uzatmanın son saniyelerinde attığı zaman sevinç gösterilerimiz sırasında cep telefonumun parçalanması ise galibiyetin yanında hiç kalmıştı. Her ne kadar Nowitzki başa baş geçen mücadelede 22 sayı üretse de, İbo ve Harun’un desteğini alan Hido triple-double’a yakın performansıyla (23 sayı, 11 ribaund, 8 asist) “eğer ayakları yere basıp, aklı havalarda olmazsa” neler yapabileceği göstererek milli takımımızı tarihinde ilk defa Avrupa basketbol şampiyonasında finale taşıdı. Yugoslavya-Türkiye maçını heyecanla beklediğimiz anlarda oynanan Almanya- İspanya 3.lük maçı ise Dirk Nowitzki’nin 43 sayı ve 15 ribaundluk şovuna sahne olduysa da İspanya karşılaşmadan 99-90’lık skorla galip ayrılarak bronz madalyayı kazanan taraf oldu. Nowitzki istatistiksel olarak Turnuvanın MVP ödülünü kesinlikle hak etmişti (28.7 sayı, 9.1 ribaund) ama Yugoslavya’nın şampiyonluğa ulaşması nedeniyle MVP ödülü Peja’ya gitti. Nowitzki ise sadece turnuvanın sayı krallığıyla yetinmek zorunda kaldı.

    2001-02 sezonu
    Dallas geçtiğimiz sezona yeni salonu American Airlines Center’da başladı. Ama tüm sezonun en önemli olayı takas süresinin bitmesine dakikalar kala Juwan Howard, Tim Hardaway ve Donnell Harvey’nin Denver’a gönderilerek Nuggets’tan Raef LaFrentz, Nick Van Exel, Tariq Abdul-Wahad ve Avery Johnson’ın getirilmesiydi. Bu takas’ın asıl amacı Raef LaFrentz ile pota altındaki boşluğu kapatarak Shaq’e karşı bir alternatif üreterek Lakers’a rakip olmaktı. Ve Kansas Jayhawks’ın yıldız pivotu Raef LaFrentz, kağıt üzerinde belki de takıma alınabilecek en iyi isimdi. Dallas’ın temposuna ayak uydurabilecek, gerekirse üç sayı çizgisinin gerisinden bile atış kullanabilecek bir uzundu ama evdeki hesap tam olarak çarşıya uymadı. Ve Dallas pota altında Shawn Bradley ve La Frentz ile kimi zaman çok iyi maçlar çıkartmasına rağmen bazı maçlarda da vezirken rezil oldu. Bana göre Mavs’ın bu trade’den en büyük kazancı All-Star guard Nick Van Exel’di. Van Exel takıma tecrübesinin, hızının ve kritik üçlüklerinin yanında neşe de katmakta. Mesela Nowitzki bir kaç metre ötesinde buzdan bir heykel gibi otururken esprisini yapmaktan çekinmiyor: “O bir Alman serserisi, arka sokakların çocuğu… Şurada ayakta dikilen herif de (Steve Nash) surf ve kay-kay yapan bir velet. Bunlar öyle adamlar ki Wang’ın iki kelime İngilizcesi vardı. “Birisi defol git”, “Ötekisi de münasip bir yerimi öp” İkisini de Dirty Dirk ile sörfçü öğretti. Bunu duyan Nowitzki, Van Exel’e lafı sokmaktan da geri kalmıyor, “Nick’in söylediği hiçbir şeyi ciddiye almamak lazım. Aslında Nick’in işe yaramaz bir herif olduğuna dair hakkında bir sürü kötü şey duymuştuk ama buraya geldiği günden beri bizim gördüğümüz tek şey çok eğlenceli bir adam olduğu” Dallas’ın başarısında belki de en önemli etkenlerden biri takımdaki arkadaşlığın kuvvetli olması. Mesela Nowitzki ile Nash sıkı dostlar: “Aslında ilk geldiğimde Steve’i o kadar da sevmiyordum. Bu nasıl oldu bilmiyorum. Evimi çok özlüyordum ve Steve benim dışarı çıkıp biraz eğlenmem için çok bastırdı. Sahada da çok gözetti. Tabii aynı şekilde Mike da. ”iyice kenetlenen Mavs, sezonu Steve Nash, Michael Finley ve tabii ki Dirk Nowitzki’nin All-NBA seçilmeyi hak eden performansları sonucunda 57 galibiyet alarak bitiriyordu ki bu Mavs tarihinin en başarılı normal sezon performansıydı. Dirk Nowitzki ise hem sayıda hem de skorda NBA’in ilk 10 ismi arasına girerek sezonu 23.4 sayı ve 9.9 asist ortalamalarıyla tamamladı. Dirk, oynadığı 71 maçta çift haneleri sayılara ulaşırken bunların 50’sinde 20’li, 21’nde ise 30’lu sayıları geçiyordu. Mavs uzun yıllar sonra gelen üst üste ikinci play*** yolculuğunun ilk turunda Kevin Garnett’in birinci tur “özürlü” Timberwolves’u ile karşı karşıya geldi. KG elinden gelenin en iyisini sahaya yansıtsa da Mavs seriyi süpürerek geçti. İkinci turda ise belki de NBA’in en komple iki takımı karşı karşıya geliyordu. Seriyi 4-2 kazanan taraf Sacramento olurken Kings’in iki sayılık atışlarıyla ilgili bir istatistik tüm serinin özetini ve Dallas’ın en büyük zaafını gözler önüne sermekteydi: Kings’in 207 iki sayılık atış isabetinin 115’i smaç veya turnikelerden gelmişti. İçeride Webber ve Divac’la eşleşemeyen Dallas, Kings’e teslim olmak zorunda kalmış, Kings kısaları içeride caydırıcı bir uzun olmadığı için sürekli penetre ederek kolay sayılara ulaşmıştı. Mavs elenmenin acısını yaşasa da Nowitzki, 1970’ten Kareem Abdul-Jabbar’dan sonra play***’ta 4 maç üst üste 30 sayı ve 15 ribaund’u geçebilen ikinci oyuncu olarak adını rekor kitaplarına yazdırıyordu.

    Dünya’nın MVP’si!!
    Yalnız Nowitzki’ye 2002’nin yazında da tatil yoktu. Bu kez de ülkemizde Avrupa Dördüncüsü olarak katılmaya hak kazandıkları Dünya Basketbol Şampiyonası için Almanya adına ter dökecekti. Nowitzki önce eleme gruplarında Çin’e 30, Cezayir’e de 24 sayı atarak turnuvaya başladı. ABD’ye karşı oynadıkları maçta ise Almanya ilk iki periyotta tüm gücüyle direnmesine rağmen son periyotun başında ABD’ye teslim oluyordu. Dirk ise ABD potalarına 34 sayı bırakmıştı. 2 galibiyet ve 1 mağlubiyet alan Almanya, ikinci gruptan da Nowitzki’nin muhteşem performansının devamı sayesinde başarıyla sıyrılarak yarı finale kadar ulaştı. Ama turnuvanın “gerçek” şampiyonu Arjantin’e 86-80 yenilince bu kez hedef Dünya üçüncülüğü oldu. Turnuvanın en sempatik takımı Yeni Zelanda, her ne kadar karşılaşma öncesinde “Ka Mate, Ka Mate, Ka Ora…” diye bağırarak Maorilerin meşhur Haka dansıyla Almanların gözünü korkutmaya çalışsa da Sean Marks’ın yokluğunda Almanya, Nowitzki’nin 29 sayısıyla bronz madalyayı kazandı. (117-94) Turnuvayı 24.0 sayı, 8.2 ribaund ve 2.0 blok ortalaması ile tamamlayan Nowitzki, takımı şampiyon olmasa da bu kez hak ettiği MVP ödülüne kavuşuyordu!

    Tarihi başlangıç ama kötü son!!
    Dallas önüne gelen takımların çoğunu imha ederek bu sezona başladı. NBA’in en çok maç kazanan 3.coachu Don Nelson ise sanki bir rüyada gibi: “Programı önden takip ediyoruz. Bir şeyler oluşturduğumuzun farkındaydım. Ama her şeyin bu kadar hızlı gelişeceğini tahmin bile edemezdim” diyerek durumu özetliyor. Dallas Mavericks 13-0’lık muhteşem sezon açılışı ile Boston Celtics (1957-1958, 14-0) , Washington Capitols (1948-49, 15-0) ve Houston Rockets’tan (1993-1994, 15-0) sonra NBA tarihinin en iyi başlangıcını yaptı. Yalnız bir hatırlatmada bulunalım, bu takımların hepsi en azından finale kadar yükseldi. Asistan coach Del Harris’e göre Mavs, bugüne kadar NBA’in görmediği, Detroit Pistons, Chicago Bulls ve Los Angeles Lakers karışımı bir eköl yaratmaya çalışıyor.
    Nowiztki ise Dallas’ın hücum düzenini şu şekilde açıklıyor: “Bizde gerçekten o kadar büyük şutörler var ki bir şekilde rakip takımın savunmasını delebiliriz. Bu konuda gerçekten rahatız. O gün kimin eli sıcaksa o bizim sahada ilk önce arayacağımız adamımızdır. Takımdaki herkes o kadar tehlikeli ki rakip takımlar her zaman üç sayı çizgisini iyi savunmak zorunda. Bu da bizim içeri drive etmemizi kolaylaştırıyor. Eğer bize karşı birebir oynamayı düşünüyorsanız içimizden biri sizi yere serer. Hele ikili sıkıştırma yapmaya kalkarsanız gerçekten başınız dertte demektir. Çünkü kesinlikle sahadaki boş adamı buluruz. O da sayıyı bizim hanemize yazar.”
    Dallas oyun sistemi çabuk hücumlara dayalı. Top mümkün olduğu kadar çabuk rakip sahaya geçiriliyor ve hemen şut kullanılıyor. Neredeyse kullandıkları hücumların %30’unda top sadece iki oyuncunun eline değdikten sonra rakip potaya gönderiliyor. Eğer isabet sağlarsanız bu bir avantaj olabilir ama gününüzde değilseniz o zaman işlerin pek de iç açıcı olduğunu söyleyemeyiz. Hele NBA’de rakibe en çok ribaund veren iki takımından biriyseniz. Shawn Bradley boyu itibari ile iyi bir blokçu kabul. La Frentz ise potansiyeli olan bir pivottu. Ama ikisini aynı anda saha sürseniz ve Dallas 6 kişi sahaya çıksa bile ikisinin toplamı Shaq’in yarısı kadar etmez. Don Nelson’a takımda bir pivot sorunu olup olmadığı sorulunca verdiği cevap aynen şöyle: “Shaquille O’Neil gibi bir oyuncu arıyoruz ama maalesef sadece bir tane Shaq var. Öyleyse elinizde ne varsa onunla yapabileceğinizin en iyisini yapmak zorundasınız.” Don Nelson’ın söylediklerine bir ilave de Doug Collins’ten geliyor: “Nellie’nin söylediği gibi biz belki Shaq ile eşleşecek bir oyuncu çıkartamayabiliriz ama eğer takımı süper skorerlerden kurarsak bu kez onlar da bizle eşleşemez. Dallas’ta Nowitzki, Finley, Nash ve Van Exel’i sayarsanız 4 tane hatta kimi zaman LaFrentz’i de eklerseniz 5 adet 30 sayı üretebilecek oyuncu var. Bu durum onları yenmeyi gerçekten oldukça zorlaştırmakta.”
    Dallas her ne kadar ligin sonuna doğru bir düşüş yaşasa da Mavs, Batı’nın en önemli favorilerinden biri hatta kimilerine göre hala birincisi. Nash, Finley ve Nowitzki’yi birlikte izlemek ise ayrı bir keyif. Hele 2.13’lük boyu, 109 kiloluk cüssesi ve uzun sarı saçlarıyla Germen Mitlerindeki şimşek tanrısı Thor’u aratmayan Dirk Nowitzki, bu oyunu kesinlikle bir başka oynuyor. Thor’dan tek farkı Mjolnir isimli büyülü bir çekiç yerine basketbol topuyla rakiplerini etkisiz hale getirmesi. Çok değil 15 yıl önce; 2.13 boyunda, dışarıdan leblebi gibi üçlük atan, rahatlıkla içeri drive edip, her yerden jump shot sokabilen üstüne üstlük gerekirse rahatlıkla 3-4-5 numara oynayabilecek bir Avrupalı süper yıldızın varolabileceği düşüncesi ancak ütopik bir oyuncu tanımlaması olarak adlandırılabilirdi. İnsanlar belki onun yeteri kadar savunma yapamadığını söyleyebilirler. Yalnız unutulan bir şey var. Larry Bird çok mu büyük bir savunmacıydı? Kesinlikle hayır. Ama bir de Bird’ün kariyerini noktaladığı yere bakın. Nowitzki yeni bir Bird olsun ya da olmasın -ki belki Bird’den fazlası bile olabilir- Bird hangi noktalara ulaştıysa darısı Nowitzki’nin de başına…
    [​IMG] [​IMG] [​IMG] [​IMG]
    4 Nisan 2008
    #9
soru sor