.....NECİP FAZIL KISAKÜREKTEN ŞİİRLER.....

İsimli konu WH 'Aşk & Sevgi' kategorisinde, ensevgiliye üyesi tarafından 12 Mayıs 2006 tarihinde yazılmıştır. Konu Özeti: .....NECİP FAZIL KISAKÜREKTEN ŞİİRLER...... Necip Fazıl Kısakürek ZİNDANDAN MEHMET’E MEKTUP Zindanda iki hece.Mehmet’im lafta! Baba katiliyle baban bir safta! Bir de geri adım,boynunda yafta...... NECİP FAZIL KISAKÜREK Şİİrler ...

  1. Necip Fazıl Kısakürek

    ZİNDANDAN MEHMET’E MEKTUP
    Zindanda iki hece.Mehmet’im lafta!
    Baba katiliyle baban bir safta!
    Bir de geri adım,boynunda yafta...

    Halimi düşünüp yanma Mehmet'im!
    Kavuşmak mi?..Belki ..Daha ölmedim!

    Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
    Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
    Bu yol da tutuktur hapse düşeli...

    Git ve gel... Yüz adım...Bin yıllık konak
    Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak!

    Bir alem ki, gökler boru içinde.
    Akıl almazların zoru içinde
    Üst üste sorular soru içinde.

    Düşün mü,konuş mu, sus mu ,unut mu?
    Buradan insan mı çıkar,tabut mu?

    Bir idamlık Ali vardı,asıldı
    Kaydını düştüler,mühür basıldı.
    Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı

    Ondan kalan,boynu bükük ve sefil;
    Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

    Müdür bey dert dinler,bugün"maruzat"!
    Çatık kaş...Hükümet dedikleri zat...
    Beni Allah tutmuş kim eder azat?

    Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem...
    Anlamaz!ruhuma geçti bilekçem!

    Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil
    Sayım var, malta da hizaya dizil!
    Tek yekun içinde yazıl ve çizil!

    İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
    Urbalarla kemik,mintanlarla et.

    Somurtuş ki bıçak,nara ki tokat;
    Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
    Yalnız seccademin yönünde şefkat

    Beni kimsecikler okşamaz madem
    Öp beni alnımdan,sen öp seccadem!

    Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
    Dakika düşelim,senelik paydan!
    Zindanda dakika farksız aydan

    Karıştır çayını zaman erisin
    Kopuk kopuk,duman duman erisin!

    Peykeler,duvara mihli peykeler
    Duvarda,başlardan yağlı lekeler
    Gömülmüş duvara,bas bas gölgeler...

    Duvar,katil duvar yolumu biçtin
    Kanla dolu sünger... Beynimi içtin

    Sukut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
    Tek nokta seçemez dünyada nazar
    Yerinde mi acep,ölü ve mezar?

    Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
    Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz?

    Ses demir,su demir ve ekmek demir...
    İstersen demirde muhali kemir.
    Ne gelir ki elden,kader bu,emir...

    Garip pencerecik,küçük daracık;
    Dünyaya kapalı,Allah'a açık

    Dua,dua eller karıncalanmış;
    Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
    Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmış

    Bir soluk,bir tütsü,bir uçan buğu
    İplik ki incecik,örer boşluğu

    Ana rahmi zahir ,şu bizim koğuş
    Karanlığında nur,yeniden doğuş....
    Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş!

    Sen bir devsin,yükü ağırdır devin!
    Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin!

    Mehmet'im,sevinin ,başlar yüksekte!
    Ölsek de sevinin,eve dönsek de!
    Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

    Yarın elbet bizim,elbet bizimdir!
    Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir


    BEKLENEN

    Ne hasta bekler sabahı
    Ne taze ölüyü mezar.
    Ne de şeytan, bir günahı
    Seni beklediğim kadar.

    Geçti, istemem gelmeni
    Yokluğunda buldum seni.
    Bırak vehmimde gölgeni
    Gelme, artık neye yarar? ..

    BEKLEYEN

    Sen, kaçan bir ürkek ceylansın dağda
    Ben, peşine düşmüş bir canavarım!
    İstersen dünyayı çağır imdada
    Sen varsın dünyada, bir de ben varım!

    Seni korkutacak geçtiğin yollar
    Arkandan gelecek hep ayak sesim.
    Sıkıp vücudunu belirsiz kollar
    Enseni yakacak ateş nefesim.

    Kimsesiz odanda kış geceleri
    İçin ürperdiği demler beni an!
    De ki: Odur sarsan pencereleri
    De ki: Rüzgar değil, odur haykıran!

    Göğsümden havaya kattığım zehir
    Solduracak bir gül gibi ömrünü.
    Kaçıp dolaşsan da sen, şehir şehir
    Bana kalacaksın yine son günü.

    Ölürsün... Kapanır yollar geriye
    Ben mezarla sırdaş olur, beklerim.
    Varılmaz hayale işaret diye
    Toprağında bir taş olur, beklerim


    SAKARYA TÜRKÜSÜ

    İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
    Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

    Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
    Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

    Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir
    Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.

    Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat;
    Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

    Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
    Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;

    Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
    Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

    Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
    Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.

    Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
    Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük!..

    Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
    Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

    İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
    Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal.

    Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
    Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan;

    Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an;
    Kehkeşanlara kaçmış eski günleri an!

    Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
    Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

    Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
    Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

    Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir?
    Bulur mu deli rüzgar o sedayı: Allah bir!

    Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
    Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

    Vicdan azabına es, kayna kayna Sakarya,
    Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

    İnsan üçbeş damla kan, ırmak üçbeş damla su;
    Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

    Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
    Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

    Kafdağını aşsalar, belki çeker de bir kıl!
    Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

    Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu'nun,
    Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

    Sen ve Ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
    Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

    Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
    Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

    Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
    Sen kıvrıl, ben gideyim, son Peygamber kılavuz!

    Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
    Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..


    KALDIRIMLAR I

    Sokaktayım kimsesiz bir sokak ortasında,
    Yürüyorum arkama bakmadan yürüyorum.
    Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
    Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

    Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık.
    Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
    İn-cin uykuda bir tek iki yoldaş uyanık.
    Biri benim bir de serseri kaldırımlar.

    İçimde damla damla bir korku birikiyor,
    Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler,
    Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor.
    Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.

    Kaldırımlar, çilekeş insanların annesi,
    Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
    Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
    Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir insandır.

    Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta.
    Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum...
    Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,
    Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.

    Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin,
    İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler...
    Tak tak ayaksesimi aç köpekler işitsin.
    Yolumun zafer takı gölgeden taş kemerler.

    Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim!
    Gündüzler size kalsın verin karanlıkları.
    Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim.
    Örtün üstüme örtün serin karanlıkları.

    Uzanıverse başım taşlara boydan boya,
    Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
    Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya.
    Ölse kaldırımların bu kara sevdalı eşi.

    CANIM İSTANBUL

    Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
    Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
    İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
    O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
    Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
    Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
    Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
    Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

    İstanbul benim canım;
    Vatanım da vatanım...
    İstanbul,
    İstanbul...

    Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
    Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
    Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;
    Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
    Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
    Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?..
    Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
    Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...

    O manayı bul da bul!
    İlle İstanbul'da bul!
    İstanbul,
    İstanbul...

    Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
    Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.
    Oynak sular yalının alt katına misafir;
    Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
    Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
    Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
    Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
    Cumbalı odalarda inletir "Katibim"i...

    Kadını keskin bıçak,
    Taze kan gibi sıcak.
    İstanbul,
    İstanbul...

    Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
    Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
    Eyüp öksüz, Kadıkoy süslü, Moda kurumlu,
    Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
    Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
    Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
    Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
    Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

    Gecesi sünbül kokan
    Türkçesi bülbül kokan,
    İstanbul,
    İstanbul...

    NECİP FAZIL KISAKÜREK



    BEN

    Ben, kimsesiz seyyahı, mechuller caddesinin;
    Ben, yankısından kaçan çoçuk, kendi sesinin.

    Ben, sırtında taşıyan işlenmedik günahı;
    Allah'ın körebesi, cinlerin padişahı.

    Ben, usanmaz bekçisi, yolcu inmez hanların;
    Ben, tükenmez ormanı, ısınmaz külhanların.

    Ben kutup yelkenlisi, buz tutmuş kayalarda;
    Öksüzün altın bahtı, yıldızdan mahyalarda.

    Ben başı ağır gelmiş, boşlukta düşen fikir;
    Benliğin dolabında, kör ve çilekeş beygir.

    Ben, Allah diyenlerin boyunlarında vebal;
    Ben bugünküne mazi, yarınkine istikbal.

    Ben, ben, ben; haritada deniz görmüş, boğulmuş;
    Dokuz köyün sahibi, dokuz köyden kovulmuş.

    Hep ben, ayna ve hayal; hep ben, pervane ve mum;
    Ölü ve Münker-Nekir; baş dönmesi uçurum...



    Sultan'ÜsŞuera

    Kırılırda bir gün bütün dişliler,
    Döner şanlı şnlı çarkımız bizim.
    Gökten bir el yaşlı gözleri siler,
    Şenlenir evimiz,barkımız bizim.

    Yokuşlar kaybolur,çıkarız düze,
    Kavuşuruz sonu gelmez gündüze,
    Sapan taşları yanında füze,
    Başka alemlerle farkımız bizim.

    Kurtulur dil,tarih,ahlak ve iman;
    Görürler,nasılmış,neymiş kahraman!
    Yer ve gök su vermem dediği zaman,
    Her tarlayı sular arkımız bizim.

    Gideriz nur yolu izde gideriz,
    Taş bağırda,sular dizde,gideriz,
    Birgün akşam olur biz de gideriz,
    Kalır dudaklarda şarkımız bizim...

    NECİP FAZIL KISAKÜREK


    VE GELİR



    Bu yurda her bela içinden gelir;

    "Hep"leri hep, hiçin hiçinden gelir.

    Gelemez bir ithal malıdır akıl,

    Kafdağından, Çinden, Macinden gelir.

    Dünküne eş, bugün küfür yobazı;

    Bütün derdi festen, lapcinden gelir.

    "Allah vardır!" dersin; sorarlar: Niçin?

    Sonra tokat, puta "niçin" den gelir.

    Benim nur mayama pislik atanlar,

    Şeytan, senin büyük elçinden gelir!

    Biricik selamet yolu tarihte,

    "Sormayın, görmeyin, geçin!" den gelir.

    Genç Osman'ı lif lif yolan o güruh,

    Kahbe devşirmenin piçinden gelir.

    Bir gün bu gidişle çatlarsa yürek,

    Dile vurdukları perçinden gelir...
    NECİP FAZIL KISAKÜREK



    AKŞAM

    Güneş çekildi demin,
    Doğdu bir renk akşamı.
    Bu, bütün günlerimin,
    İçime denk akşamı.

    Akşamı duya duya,
    Sular yattı uykuya;
    Kızıllık çöktü suya,
    Sandım bir cenk akşamı...

    NECİP FAZIL KISAKÜREK


    ANNECİĞİM

    Ak saçlı başını alıp eline,
    Kara hülyalara dal anneciğim!
    O titrek kalbini bahtın yeline,
    Bir ince tüy gibi sal anneciğim!

    Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,
    Gecenin ardında yine gece var;
    Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,
    Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!

    Gözlerinde aksi bir derin hiçin,
    Kanadın yayılmış, çırpınmak için;
    Bu kış yolculuk var, diyorsa için,
    Beni de beraber al anneciğim!...

    NECİP FAZIL KISAKÜREK


    ANNEME MEKTUP

    Ben bu gurbete ile düştüm düşeli,
    Her gün biraz daha süzülmekteyim.
    Her gece, içinde mermer döşeli,
    Bir soğuk yatakta büzülmekteyim.
    Böylece bir lâhza kaldığım zaman,
    Geceyi koynuma aldığım zaman,
    Gözlerim kapanıp daldığım zaman,
    Yeniden yollara düzülmekteyim.
    Son günüm yaklaştı görünesiye,
    Kalmadı bir adım yol ileriye;
    Yüzünü görmeden ölürsem diye,
    Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim.

    NECİP FAZIL KISAKÜREK




    AYDINLIK

    Uyan yârim, uyan, söndü yıldızlar,
    Gün, karşı tepeden doğmak üzredir.
    Her sabah güneşi seyreden kızlar,
    Mahmur gözlerini oğmak üzredir.

    Uyan yârim, sesler geldi derinden,
    Karanlık oynadı, koptu yerinden;
    İlk ışık, kapının eşiklerinden,
    Şimdi bir gölgeyi koğmak üzredir.

    Sevgilim, kapımı çaldı aydınlık,
    Baygın gözlerimi aldı aydınlık,
    İçimde tıkandı, kaldı aydınlık,
    Bu aydınlık beni boğmak üzredir.

    NECİP FAZIL KISAKÜREK




    AYNALAR

    Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;
    İste yakalandık, kelepçelendik!
    Çıktınız umulmaz anda karsıma,
    Başımın tokmağı indi başıma.

    Suratımda her suç bir ayrı imza,
    Benmişim kendime en büyük ceza!
    Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme!
    Acı, hapsettiğin sefil gölgeme!

    Nur topu günlerin kanına girdim.
    Kutsi emaneti yedim, bitirdim.
    Doğmaz güneşlere bağlandı vade;
    Dişlerinde, köpek nefsin, irade.

    Günah, gunah, hasad yerinde demet;
    Merhamet, sucumdan aşkın merhamet!
    Olur mu, dünyaya indirsem kepenk:
    Gözyaşı döksem, Nuh tufanına denk?

    Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
    Bakamam, aynada, aynada vicdan;
    Beni beklemeyin, o bir hevesti;
    Gelemem, aynalar yolumu kesti.

    NECİP FAZIL KISAKÜREK



    AYRILIK VAKTİ

    Akşamı getiren sesleri dinle
    Dinle de gönlümü alıver gitsin
    Saçlarımdan tutup kor gözlerinle
    Yaşlı gözlerime dalıver gitsin

    Güneşle köye in, beni bırak da
    Küçüle, küçüle kaybol ırakta
    Şu yolu dönerken arkana bak da
    Köşede bir lahza kalıver gitsin

    Ümidim yılların seline düştü
    Saçının en titrek teline düştü
    Kuru yaprak gibi eline düştü
    İstersen rüzgara salıver gitsin

    NECİP FAZIL KISAKÜREK



    BENDEDİR

    Ne azap, ne sitem bu yalnızlıktan,
    Kime ne, aşılmaz duvar bendedir,
    Süslenmiş gemiler geçse açıktan,
    Sanırım gittiği diyar bendedir.

    Yaram var, havanlar dövemez merhem;
    Yüküm var, bulamaz pazarlar dirhem.
    Ne çıkar, bir yola düşmemiş gölgem;
    Yollar ki, Allah'a çıkar, bendedir.

    NECİP FAZIL KISAKÜREK



    BU YAĞMUR

    Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince,
    Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur.
    Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince,
    Aynalar yüzümü tanımaz olur.

    Bu yağmur, kanımı boğan bir iplik,
    Tenimde acısız yatan bir bıçak.
    Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik,
    Dayandıkça çisil çisil yağacak.

    Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
    Karanlık, kovulmaz düşüncelerden.
    Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
    Sulardan, seslerden ve gecelerden...

    NECİP FAZIL KISAKÜREK



    CANIM İSTANBUL

    Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
    Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

    İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
    O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.

    Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
    Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.

    Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
    Ve kavuşmuş rüzgar onda, onda misale.

    İstanbul benim canım;
    Vatanım da vatanım...

    İstanbul,
    İstanbul...

    Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
    Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...

    Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;
    Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...

    Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
    Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?..

    Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
    Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...

    O manayı bul da bul!
    İlle Istanbul'da bul!

    İstanbul,
    İstanbul...

    Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
    Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.

    Oynak sular yalının alt katına misafir;
    Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.

    Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
    Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...

    Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
    Cumbalı odalarda inletir "Katibim" i...

    Kadını keskin bıçak,
    Taze kan gibi sıcak.

    İstanbul,
    İstanbul...

    Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
    Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...

    Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
    Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.

    Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
    Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.

    Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
    Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

    Gecesi sünbül kokan
    Türkçesi bülbül kokan,

    İstanbul,
    İstanbul...

    NECİP FAZIL KISAKÜREK
    12 Mayıs 2006
    #1
  2. :alkis: :bravo: ellerine saglık
    12 Mayıs 2006
    #2
  3. paylaşım icin tşk ler...emegine saglık...:)
    31 Mayıs 2007
    #3
  4. şiirler için teşekkürler..güzel paylaşım..tşk.
    31 Mayıs 2007
    #4
  5. merhum üstadi rahmetle anıyoruz mekanı cennet olsun
    paylasım icin tesekkurler...
    31 Mayıs 2007
    #5
  6. kendisini ve şiirlerini çok severim paylaşım için teşekkürler
    1 Haziran 2007
    #6
  7. BEKLENEN

    Ne hasta bekler sabahı
    Ne taze ölüyü mezar.
    Ne de şeytan, bir günahı
    Seni beklediğim kadar.

    Geçti, istemem gelmeni
    Yokluğunda buldum seni.
    Bırak vehmimde gölgeni
    Gelme, artık neye yarar? ..:(
    teşekkürler eline sağlık..
    1 Haziran 2007
    #7
  8. saolasın ;)
    2 Haziran 2007
    #8
  9. konu tasindi
    2 Haziran 2007
    #9
soru sor