Resulullah'tan hikâyeler

İsimli konu WH 'Dini Hikayeler' kategorisinde, Muhamed Dolaku üyesi tarafından 25 Ağustos 2011 tarihinde yazılmıştır.

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    [h=1]RESÛLULLAHIN ÜMMETİNE ŞEFKATİ[/h][h=2][/h]Abdullah (bin Amr radıyallahu anh anlatıyor:

    Resûlullah aleyhisselâm, îzzet ve Celâl sahibi Allah'ın, ibrahim aleyhisselâm hakkındaki «Ey Rabbim, putlar insanlardan çoğunu yoldan saptırdılar. Kim bana uyarsa, o bendendir. Kım karşı gelirse artık onun işi sana kalmıştır. Zira sen afvedicisin, merhamet sahibisin» mealindeki âyetini okudu.

    İsa aleyhisselâm da:

    — Ey Rabbim, eğer onları cezalandıracaksan onlar senin kullarındır. Onları mağfiret buyuracaksan, muhakkak ki sen izzet ve hikmet sahibisin, demişti, dedi ve ellerini kaldırıp:

    — «Ey Allah'ım, ümmetim, ümmetim» diye yalvardı ve ağladı. Bunun üzerine izzet ve Celâl sahibi Allah:

    — Ey Cebrail Muhammed aleyhisselâma git, Rabbin her şeyi bilir, fakat yine de ağlamasını sor! buyurdu. Cebrail aleyhisselâm Peygamber aleyhisselâma gelip sordu. Allah'ın Resulü:

    — Allah en iyi bilendir, diyerek Cebrail aleyhisselâma ağlamasının sebebini anlattı.

    Allahü Teâlâ Cebrail aleyhisselâma buyurdu ki:

    — Ey Cebrail, Muhammed aleyhisselâma git ve deki, biz onu ümmeti için razı kılacağız, ümmetine bir kötülük yapmayacağız!.

    (Müslim)

    * * *
    Sponsorlu Bağlantılar
    15 Nisan 2012
    #61
  2. [h=1]RESÜLÜLLAHA İTAAT EDEN AĞAÇ[/h][h=2][/h]Cabir radıyallahu anh anlatıyor:

    Peygamber aleyhissclâm ile beraber yola çıkmıştık. Geniş bir vadiye gelince, Allah'ın Resulü abdestini bozmaya gitti. Ben de peşinden içinde su bulunan bir kapla kendisini takip ettim. Peygamber aleyhisselâm etrafına baktı. Abdest bozmak için görünmeyecek bir yer bulamadı. Uzakta vadinin kenarında iki ağaç görüverince de onlardan birinin yanına gitti. Dallarından birini alıp:

    - Allah'ın izni ile benimle yürü! buyurdu. Ağaç burnu halkalı deve gibi, Peygamber aleyhisselâmın arkasını takip etti. Sonra diğer ağaca gitti. Onun da bir dalını alıp:

    - Allah'ın izniyle benimle yürü! dedi. Önceki dal gibi bu da emre itaat gösterdi, iki ağaç arasındaki yere girince, bunları birbirine yanaştırdı ve:

    - Allah'ın izniyle bana üzerimde örtü vazifesini görmek için birleşin! buyurdu, îki ağaç biribirine yapıştı.

    Bu arada ben, Allah'ın Resulü benim kendisine yakın olduğumu hissetmesin de, yine uzağa gitmek mecburiyetinde kalmasın diye bu korku ile hızlıca geri çekildim ve uzakta oturdum. Bu fevkalâde hadise karşısında kendi kendime düşünmeye başladım. Peygamber aleyhisselâmı benden tarafa dönmüş gelir vaziyette gördüğüm zaman, iki ağaç da biribirinden ayrılmış ve gövdeleri dik olarak duruyorlardı. Allah'ın Resulünün bir an durduğunu ve başı ile, ağaçların kendi yerlerine gitmeleri için işarette bulunduğunu gördüm. Sonra Peygamber aleyhisselâm yine benden tarafa doğru gelmeye devam etti. Bana yaklaşınca:

    - Ey Cabir, oturduğum yeri gördün mü? diye sordu. Ben de:

    - Evet, gördüm, ey Allah'ın Resulü, diye cevap verdim.

    (Tirmizî)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #62
  3. [h=1]RAHİB BAHİRA VE RESÜLULLAH[/h][h=2][/h]Ebû Musa radıyallahu anh anlatıyor:

    Ebû Talib, Şam'a gitmek üzere yola çıkmıştı. Yanında Kureyş kavminden bazı şahıslarla beraber, henüz küçük yaşta olan Peygamber aleyhisselâm da bulunuyordu. Rahib Bahira'nın bulunduğu yere yaklaşinca hayvanlarından inerek yükleri çözüp indirmeye başladılar. Rahib hemen onları karşılamaya çıktı. Halbuki bundan önceleri de buraya uğrak verirlerdi. Fakat Rahib Bahira çıkıp da onları karşılamaz, hususî bir iltifatta bulunmazdı. Bu defa henüz yüklerini çözmeye uğraşırlarken Rahib çıkageldi. Ve birini arıyormuşçasına onların arasında dolaşmaya başladı. Peygamber aleyhisselâmın yanma gelince elini verdi ve:

    - Bu çocuk âlemlerin efendisidir. Bu çocuk âlemlerin Rabbi olan Allah'ın elçisidir; Allah onu âlemlere rahmet olarak gönderiyor, dedi. Rahibin bu sözleri üzerine orada bulunanlardan bazı kimseler:

    - Bunu nereden biliyorsun diye Rahib Bahira'ya sordular. Rahib:

    - Siz Akabe'den ayrılınca, ona secde etmeyen bir taş ve ağaç kalmadı. O taş ve ağaçlar ise yalnız bir peygamber için secde ederler, dedikten sonra:

    - Ben onu omuz kemiğinin altındaki küçük bir elmacık gibi olan Peygamberlik mühründen de tanırım, diye ilâve etti.

    Rahib, bu konuşmalardan sonra dönüp onlara yemek hazırladı. Yemeği getirdiğinde Peygamber aleyhisselam develeri beklemekte idi.

    Rahib:

    - Onu buraya çağırın, dedi.

    Peygamber aleyhisselam o tarafa doğru dönüp gelmeye başladı. Üzerinde kendisini gölgeleyen bir bulut bulunuyordu. Oradakilere yaklaşınca, önceden ağacın gölgesini insanlar işgal etmiş olduğundan, kendisine ağacın gölgesinde yer kalmamıştı. Ancak Peygamber aleyhisselam oturunca, ağaç uzanıp onu gölgesine aldı.

    Bunun üzerine Rahib:

    - Ağacın gölgesine bakın nasıl ona uzandı! diye dikkatlerini çekti. Rahib onları ağırlarken, kendilerinden, Allah aşkı için bu çocuğu Rum diyarına götürmemelerini istedi ve:

    - Çünkü Rumlar bu çocuğu görünce, ondaki hususiyetleri görerek onun son Peygamber olduğunu anlarlar ve katlederler, dedi.

    Rahib döndüğünde Rum'dan yedi kişinin gelmiş bulunduğunu gördü. Onları karşılayarak:

    - Ne sebeple buraya geldiniz? diye sordu. Onlar da:

    - Biz geldik. Çünkü Zamanın Peygamberi, bu ay içerisinde bulunduğu şehirden çıkacak. Bu sebeple geçme ihtimali olan bütün yolların hepsine birer rahip gönderildi. Biz de onun geleceği haberini aldığımızdan, senin yoluna gönderildik.

    Bunun üzerine Rahib: "

    - Arkanızda bıraktığınız kimseler arasında sizden hayırlı kimse var mı? diye sordu.

    Onlar da:

    — Sizin bu yolunuza en hayırlılarımız seçildi, diye cevap verdiler.

    Rahib:

    — Allah'ın yapmayı murad ettiği bir işin meydana gelmesine mani olmaya hiçbir kimsenin kuvvetinin yeteceğini sanır mısınız? dedi. Onlar da:

    — Hayır, dediler. Rahib Bahira'nın bu irşadı üzerine, onlar da Peygamber aleyhisselâma bîat ettiler ve onunla beraber kaldılar. Bu hadiseyi de saklı tutmaya azmettiler.

    Rahib, daha sonra Kureyş'lilere hitabederek:

    — Allah için söyleyin bu çocuğun velisi kimdir? diye sordu. Kureyşliler de:

    — Ebû Talib'tir, diye cevap verdiler.

    Rahib Ebû Talib'e dönerek, çocuğu memleketine geri götürmek için tavsiye ve İsrarlarına devam etti. Nihayet Ebû Talib de buna kanâat getirdi ve çocuk yaşta bulunan Peygamber aleyhisselâmı Mekke'ye gönderdiler.

    Rahib Bahira, Peygamber aleyhisselâma yol azığı olmak üzere kurabiye ile zeytin vermiştir.

    (Tirmizî)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #63
  4. [h=1]İLK VAHİY[/h][h=2][/h]Hazreti Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor:

    Resûlullah aleyhisselâma gelen ilk vahiy, uykuda iken gördüğü sarih bir rüyâdan ibarettir. O bir rüya görmüş olmazdı ki sabah aydınlığı gibi acık bir şekilde zahir olmasın. Allah ona tenhada kalma sevgisi vermişti. Bunun için Hirâ dağına çekilir ve orada aile efradına dönmeden, azığı bitinceye kadar bir kaç gece kalır, ibadetle meşgul olurdu. Sonra tekrar Hatice radıyallahu anha'nm yanına gelir, yine bir o kadar daha azık alır ve Hirâ dağına çekilirdi.

    Bu şekilde hak yani Cibril aleyhisselâm kendisine gelinceye kadar Hirâ dağındaki mağarada kaldı ve Melek gelip kendisine:

    — Oku! dedi.

    (Allah'ın Resulünün kendi ifadesiyle: )

    — Ben okumak bilmem, dedim. Beni alıp göğsüne bastı ve takatim kesilinceye kadar sıktı ve tekrar salıverdi. Yine:

    — Oku! dedi.

    — Ben, okuma bilmem, dedim. Tekrar beni üçüncü defa alıp göğsüne bastırdı ve takatim kesilinceye kadar sıktı ve salıverdi. Son olarak yine kâinatı yaratan, insani bir parça kan pıhtısından yaratan Rabbinin ismiyle oku! Oku ki Rabbin keremde benzeri olmayan celâl sahibi Allah'tır, dedi.

    Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm bu âyetleri alıp kabul ederek, yüreği titreye titreye döndü. Doğruca zevcesi Hatice binti Huveylid radıyallahu anha'nın yanına vardı ve:

    — Beni örtün, beni örtün! dedi.

    Bir müddet öylece kaldı. Sonra Hatice radıyallahu anhâ'ya başından geçenleri anlattı, «Kendimden korktum» dedi. Hatice radıyallahu anhâ:

    — — öyle deme Allah'a yemin ederim ki, Allah seni hiçbir vakit mahcup etmez. Çünkü sen akrabana bakarsın işini göremeyenlerin yükünü üzerine alırsın. Fakire verir, kimsenin kazandırmıyacağını kazandırırsın, misafir ağırlarsın, hak yolunda meydana gelen mühim hadiselerde halka yardımda bulunursun, dedi.

    Bundan sonra Hatice radıyallahu anha, Peygamber aleyhisselâmı alıp amcası oğlu bulunan Varaka bin Nevfel bin Esed bin Abdül Uzza ya götürdü. Bu zât cahiliyyet zamanında hristiyanlığı kabul etmişti, îbrani dilini bildiği için incil'den Allah'ın murad ettiği kadar bir şeyler yazardı. Yaşlanmıştı, gözleri de artık görmüyordu. Hatice radıyallahu anha, kendisine ;

    — Ey amcam oğlu, dinle de bak, kardeşin özlü ne diyor, dedi. Varaka:

    — Ne var kardeşimin oğlu? diye sordu.

    Peygamber aleyhisselâm da hadiseyi kendisine anlattı.

    Bunun üzerine Varaka dedi ki:

    — Bu gördüğün Musa aleyhisselâma Allah'ın gönderdiği Nâmus-u Ekber: vahiy ile ilahî sırrın sahibi Cibril aleyhisselâmdır. Keşke senin hakka davet günlerinde sağ bulunsaydım da, kavmin seni çıkaracakları zaman yanında olsaydım, dedi.

    Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm:

    — Onlar beni çıkaracaklar mı ki? diye sordu. O da ^

    — Evet, çünkü senin gibi bir şey getirmiş olan hiç bir kimse yoktur ki, düşmanlığa uğramasın. Senin davet günlerine yetişirsem sana son derece yardımcı olurum, cevabını verdi. Ondan sonra uzun zaman geçmeden Varaka öldü ve o sırada vahiy kesildi.

    (Buharî, Müslim, Tirmizî)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #64
  5. [h=1]NAMAZ VE MİR'AÇ[/h][h=2][/h]Malik bin Sa'saa radıyallahu anh Peygamber aleyhisselâmıh şöyle buyurduklarını anlatıyor:.

    Ben Kâbe-i Muazama'da iki kişinin arasında uyku ile uyanıklık arasında yatmakta iken, içi îman ve hikmetle dolu, altından bir leğen getirdiler. Boğazımdan karnıma kadar göğsümü yardılar. Zemzem suyu ile yıkayıp, îman ve hikmetle doldurdular. Katırdan küçük merkepten ise büyük, burak denilen bir hayvan getirdiler. Cibril Aleyhisselâm ile beraber gittik. Birinci kat semâya gelince:

    — Kim o? denildi, Cibril a.s.:

    — Cebrâil, diye cevap verdi.

    — Yanındaki kim? denildi.

    Cebrâil de:

    — Muhammed, dedi.

    — Ona, buraya gelme daveti gönderildi mi? denildi. Cebrâil:

    — Evet, dedi.

    — Hoş geldi, O ne güzel bir misafirdir, denildi.

    Bunu takiben Adem aleyhisselâma geldim, selâm verdim,

    — Hoş geldin oğul ve Peygamber! dedi.

    Bir rivayette şöyledir:

    Dünya semasına yükselince sağında ve solunda insan kalabalığı bulunan bir zat gördüm. Sağına bakınca gülüyor, soluna bakınca ağlıyordu.

    — Hoş geldin, salih peygamber salih oğul! dedi. Ben:

    — Bu kim ey Cibril? diye sordum. O da:

    — Bu, Adem aleyhisselâmdır. Sağında ve solunda gördüğün bu kalabalıklar evlâdlarının ruhlarıdır. Sağındakiler cennetlik, solundakiler ise cehennemliklerdir. Bunun için sağına baktığı zaman gülüyor, soluna baktığı zaman ağlıyor, dedi.

    Sonra ikinci semaya geldik.

    — Kim o? denildi. Cebrâil:

    — Ben Cebrail, dedi.

    — Yanındaki kim? denildi. Cebrail:

    — Muhammed, dedi.

    — Ona, buraya gelme daveti gönderildi mi? denildi.

    Cebrail:

    — Evet, dedi.

    — Hoş geldi, ne güzel bir misafir geldi! denildi.

    Bunu takiben Isa ile Yahya Peygamberlere rastladım. Her ikisi de:

    — Hoşgeldin kardeşimiz hoşgeldin ey peygamber! dediler. Sonra, üçüncü kat semaya geldik.

    — Kim o? denildi.

    — Cebrail, diye cevap verildi.

    — Yanındaki kim? diye soruldu.

    — Muhammed, diye cevap verildi.

    — Ona buraya gelme daveti gönderildi mi? diye soruldu. Cebrail:

    — Evet, dedi.

    — Hoş geldi, ne güzel bir misafir geldi, denildi.

    Bunu müteakip Yusuf aleyhisselâm'a rastladım. Selâm verdim;

    — Hoş geldin kardeş ve Peygamber, dedi. Sonra dördüncü semaya geldik.

    — Kim o? denildi.

    — Cebrail, diye cevap verildi.

    — Yanındaki kim? diye soruldu. "

    — Muhammed, diye cevap verildi.

    — Ona, buraya gelme daveti gönderildi mi? diye soruldu.

    — Evet, diye cevap verildi.

    — Hoş geldin, ne güzel misafir geldi! denildi.

    Bunun takiben îdris aleyhisselâma rastladım. Selâm verdim.

    — Hoş geldin, kardeş ve Peygamber, dedi. Sonra beşinci kat semaya geldik.

    — Kim o? denildi.

    — Cebrail, diye cevap verildi.

    — Yanındaki kim? diye soruldu.

    — Muhammed,'diye cevap verildi.

    — Ona, buraya gelme daveti gönderildi mi, denildi.

    — Evet, diye cevap verildi.

    — Hoş geldi, ne güzel bir misafir geldi, denildi. Bunu müteakip Haran aleyhisselâma rastladık. Kendisine selâm verdim.

    — Hoşgeldin, kardeş ve Peygamber! dedi. Sonra altıncı semaya geldik.

    — Kim o? denildi.

    — Cibril, diye cevap verildi.

    — Yanındaki kim? diye soruldu.

    — Muhammed, denildi. .

    — Ona buraya gelme daveti gönderildi mi? diye soruldu.

    — Evet, denildi.

    — (Hoş geldi, ne güzel bir misafir geldi! denildi.

    Bunu takiben Musa aleyhisselâma rastladım ve selâm verdim.

    — Hoş geldin, kardeş ve Peygamber! dedi.

    Kendisinden ayrılınca ağlamaya başladı. Hazreti Allah tarafından kendisine:

    — Niye ağlıyorsun? diye soruldu.

    Musa aleyhisselâm:

    — Ey Rabbim, benden sonra Peygamber olan bu gencin ümmetinden cennete benim ümmetimden daha çok insanlar girecektir, bunun için ağlıyorum, dedi.

    Sonra yedinci semaya geldik.

    — Kim o? denildi.

    — Cibril, diye cevap verildi.

    — Yanındaki kim? diye soruldu.

    — Muhammed, diye cevap verildi.

    — Ona, buraya gelme daveti gönderildi mi? Hoş geldi, ne güzel misafir geldi! denildi.

    Bunu takiben ibrahim aleyhisselâma rastladım. Selâm verdim.

    — Hoş geldin oğul ve Peygamber! dedi. Hemen bana Beytü'l Mâmur gösterildi. Cibril'e sordum. O da:

    — Bu, Beytü'l Mâmur'dur. Her gün yetmiş bin melek orada namaz kılar ve çıkarlar. Çıkanlar da bir daha artık oraya dönmezler, dedi.

    Bana Sidretü'l Müntehâ ağacı da gösterildi. Bir de baktım ki, bu ağacın meyveleri meşhur Hacer beldesinin büyük destileri, yaprakları da fillerin kulakları büyüklüğünde idi. Altından dört nehir akıyordu. Bunların ikisi bâtın, ikisi zahir idi. Cibril'e bu nehirleri sordum. O da:

    — Bâtın, yani içe ait iki nehir cennette, zahir yani dışa ait iki nehir de Nil ile Fırat'tır, dedi.

    Bir rivayette:

    Sonra o kadar yükseğe çıkarıldım ki orada mukadderatı yazan kalemlerin sesini işitir oldum.

    Sonra üzerime elli vakit namaz farz kılındı. Döndüm. Musa aleyhisselâma gelince, bana:

    — Ne oldu? diye sordu.

    — üzerime elli vakit namaz farz kılındı, dedim. Musa aleyhisselâm:

    — Ben insanları senden daha iyi bilirim, israil Oğulları ile çok uğraştım. Senin ümmetinin bu elli vakit namaza gücü yetmez. Rabbine dön ve bu namazları azaltmasını niyaz et! dedi.

    Döndüm. Niyazda bulundum. Allahü Teâlâ bunları kırka indirdi. Sonra yine Musa aleyhisselâma geldim. Aynı şeyi söyledi.

    Döndüm. Allahü Teâlâ namazları otuza indirdi. Yine aynı şey tekrarlandı. Döndüm, Allahü Teâlâ namazları yirmiye indirdi. Yine aynı şey oldu.

    Döndüm, Allahü Teâlâ namazları ona indirdi. Yine Musa aleyhisselâma geldim, aynı şeyi söyledi.

    Döndüm, Allahü Teâlâ namazları beş vakte indirdi. Yine Musa aleyhisselâma geldim.

    — Ne yaptın? dedi.

    — Allah namaz vakitlerini beş vakte indirdi, dedim. Musa aleyhisselâm yine gidip, daha da indirmesi için Allah'a niyaz etmemi söyledi ise de ben:

    — Hayır, razı oldum, dedim.

    Bunun üzerine Allah tarafından bir nida geldi. Farzım kesinleşmiştir. Kullarıma gereken kolaylığı yaptım. Her iyi amel karşılığında da on sevab vereceğim.

    Bir rivayette:

    Yüce Rabbim ile Musa aleyhisselâm arasında gidip gelmeye devam, ettim. Nihayet Allahü Teâlâ:

    — Ey Muhammed, namazlar günde beş vakitten ibarettir. Her namaz için on sevab vardır, bu da elli vakit namaz demektir, buyurdu.

    (Buharı, Müslim)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #65
  6. [h=1]KAFİRLERİN KORKUSU[/h][h=2][/h]Hazreti Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor:

    Anne - babamı îslâm dini üzerine sarılmış vaziyette biliyor, îslâm öncesini asla hatırlamıyorum. Allah'ın Resulünün sabah ve akşam bize gelmediği bir gün geçmezdi. Müslümanların başı belâya uğramaya başlayınca Hazreti Ebû Bekir radıyallahu anh, Habeş diyarına hicret etmek üzere yola çıktı. Yemen'deki Berkü'l Gimad denilen yere geldiği zaman, memleketin efendisi Ibnu'd Dugunne kendisine rasgeldi ve:

    — Nereye gitmek istiyorsun, Ey Ebû Bekir? diye sordu.

    Hazreti Ebû Bekir de:

    — Kavmim beni memleketimden çıkmaya mecbur bıraktı. Bu sebepten dolayı yer yüzünde dolaşmaya ve Rabbime ibadet etmeye niyetlendim, diye cevap verdi.

    Ibnu'd Dugunne.:

    — Ey Ebü Bekir, senin gibi bir zat memleketinden ne çıkar, ne de çıkarılır. Sen fakiri giyindirir, akrabaya yardımda bulunur, aciz ve zayıfların yükünü üzerine alır misafire ikram eder, musibetlerde yardımını esirgemezsin, işte ben senin kefilin ve yardımcınım. Memleketine dön ve arzu ettiğin şekilde Rabbine ibadet et, dedi.

    Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir radıyallahu anh, memleketine döndü ve Ibnu'd Dugunne de kendisiyle beraber geldi. O gece Kureyş'in ileri gelenleri ile görüştü ve:

    — Ebû Bekir gibi bir zat memleketinden ne çıkar, ne de çıkarılır. Yoksulu giydiren akrabaya yardım eden aciz ve zayıfların yükünü üzerine alan, misafire ikramda bulunan ve musibetlerde yardımını esirgemeyen bir zatı memleketten nasıl çıkarırsınız? dedi.

    Kureyşliler, Ibnu'd Dugunne'nin bu kefalet ve teminatı karşısında, Hazreti Ebû Bekir radıyallahu anhe eziyet vermekten vazgeçti.

    Ancak Ibnu'd Dugunne'ye dediler ki:

    — Ebû Bekir'e söyle: Rabbine evinde ibadet etsin, namazını evinde kılsın, dilediğini okusun, bunlarla bize eza etmesin, bunları açıktan yapmasın. Çünkü onun bu şekilde çocuklarımız ve kadınlarımızı kandıracağından endişe ediyoruz.

    Ibnu'd Dugunne onların bu söylediklerinin hepsini, Ebû Bekir radıyallahu anh'e bildirdi. Bundan sonra da Hazreti Ebû Bekir evinde ibadet etmeye, açıktan namaz kılmamaya ve evinden başka bir yerde Kur'an okumamaya başladı. Bir süre bu şekilde devam ettikten sonra, aklına başka bir düşünce geldi. Evinin avlusu içerisinde bir namazgah inşa etti ve orada namaz kılıp Kur'ân okumaya başladı. Bu defa müşriklerin kadın ve çocukları, onu dinlemek için namaz kıldığı yerin yanında toplanmaya başladı. Hazreti Ebû Bekir'i seyrediyor ve okuyuşuna hayranlık duyuyorlardı. Hazreti Ebû Bekir, Kur'ân okuduğu zaman göz yaşlarını tutamayan ve çok ağlayan bir zat idi. Bu durum, Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerini endişelendirdi ve îbnu'd Dugunne'yi çağırdılar ve geldiği zaman, kendisine dediler ki:

    — Biz, Ebû Bekir'in ibadetini evinde yapılması şartı ile senin himayen altında kalmasına razı olmuştuk. O ise bu haddi aştı. Evinin avlusunda kendisine mescid yaptı. Açıktan Kur'ân okumaya ve namaz kılmaya başladı. Biz ise, onun kadınlarımızı ve çocuklarımızı aldatmasından endişe ediyoruz. Bundan dolayı, onu bundan böyle bu şekilde yapmaktan vazgeçir. Eğer evinde sessizce Rabbine ibadet etmek isterse, bunu yapabilir. Bu davranışını terketmediği takdirde verdiğin himayeden vazgeçmesini iste. Çünkü biz senin verdiğin sözü bozmak istemedik ama Ebû Bekir'in açıkça kılmasını'da kabullenmedik.

    Bunun üzerine îbnu'd Dugunne Hazreti Ebû Bekir'e geldi ve:

    — Sana hangi şartlar içerisinde taahhüdde bulunduğumu hatırlıyorsun. Ya bu şarta uyacaksın, yahut himayem altında olmaktan vaz geçeceksin. Çünkü ben, kendisine himaye edeceğime dair söz verdiğim bir kimseye karşı sözümde durmadığımı, Arab'ın duymasını istemem, dedi.

    Buna karşılık olarak Ebû Bekir radıyallahü anh:

    — Başka yapılacak bir şey yok, himayeni iade ediyor ve Allah'ın himayesine sığınmayı tercih ediyorum, diye cevap verdi.

    Allah'ın Resulü ise o gün Mekke'de bulunuyordu. Müslümanlara şöyle buyurdular:.

    — Sizin hicret edeceğiniz yer bana gösterildi. Orası iki kayalık arasında hurmalık bir yerdi.

    Bunun üzerine hicret edenler Medine'ye hicret ettiler. Habeşistan'a hicret etmiş bulunanlarda oradan dönerek Medine'ye hicret ettiler. Hazreti Ebû Bekir de Medine'ye hicret etmek üzere hazırlığa başlamıştı. Bunu gören Peygamber Aleyhisselâm kendisine:

    — Acele etme, bana da hicret etmek için izin verileceğini ümid ediyorum, buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir radıyalahü anh:

    — Anam, babam sana feda olsun, bunu ümid ediyorsun demek ? diyerek sevincini gösterdi.

    Peygamber aleyhisselâmın «Evet» diye cevap vermesi üzerine Hazreti Ebû Bekir, Allah'ın Resulüne arkadaşlık etmek için, o anda hicretten vazgeçti. Dört ay, binek atını bu iş için «semur» denilen ağacın yaprağı ile beslemeye başladı.

    (Buharî)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #66
  7. [h=1]HİCRET EMRİ[/h][h=2][/h]Hazreti Aişe radıyallahü anhâ anlatıyor:

    — Biz Hazreti Ebû Bekir'in evinde, gündüzün şiddetli sıcak vaktinde otururken, biri Ebû Bekir radıyallahü anha:

    — İşte, başı ve yüzünün büyük bir kısmı örtülü bir halde Allah'ın Resulü! Hem de gelmesi, âdetinden olmayan bir saatte! deyiverdi. Ebû Bekir radıyallahü anh:

    — Anam, babam ona feda olsun! Allah'a yemîn ederim ki, onu bu saatte mühim bir hâdise buraya getirmiştir, dedi.

    Buna müteakip Peygamber aleyhisselâm girmek için izan istedi, izin verilip, içeriye girince Hazreti Ebû Bekir'e:

    — Yanındakileri dışarıya çıkar, buyurdu. Ebû Bekir radıyallahu anh de:

    — Anam, babam sana feda olsun! Onlar senin ailen, ey Allah'ın Resulü, istediğini söyleyebilirsin, diye cevap verdi. Peygamber aleyhisselâm:

    — Hicret etmek için bana izin verildi, buyurdu. Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir radıyallahu anh:

    — Anam, babam sana feda olsun! Hicretinde ben de sana arkadaşlık ediyor muyum? diye sordu. Allah'ın Resulü:

    — Evet, cevabında bulununca da:

    — O halde şu iki hayvandan birini al, ey Allah'ın Resulü, dedi. Resûlüllah aleyhisselâm:

    — Karşılığını vermek şartı ile, dedi.

    En güzel bir şekilde her ikisini de hazırladık. İkisi için lâzım olan azığı bir dağarcığa yerleştirdik. Kız kardeşim Esma radıyallahu anhâ kuşağından bir parça kesip bu dağarcığın ağzını bağladı. Bu sebeple kendisine «Zatu'n nitak - kuşaklı» diye isim verildi.

    Sonra Peygamber aleyhisselâm, Hazreti Ebû Bekir ile beraber Sevr dağındaki mağaraya vardılar. Üç gece orada gizlendiler. Ebû Bekir radıyallahu anh'ın oğlu Abdullah da yanlarında kalmıştı. Abdullah oldukça dikkatli ve zekâ sahibi bir çocuktu. Seher vaktinde onların yanından ayrılır ve Mekke'de kalıyormuş gibi, Kureyş ile beraber orada sabahlamış görünürdü.

    Kureyş'lilerin düşündüğü hile ve tuzakları dinler, hepsini iyice kafasına yerleştirir, karanlık basınca da gelip bu duyduklarını Peygamber aleyhisselâm ile Hazreti Ebû Bekir'e bildirirdi.

    Hazreti Ebû Bekir'in kölesi Âmir bin Füheyre o civarda bol sütlü, sağmal koyun otlatır ve akşam vaktinden bir süre geçince Resûlüllah aleyhisselâm ile Hazreti Ebû Bekir'e getirirdi. Onlar da sağıp taze süt içerek geceyi geçirirlerdi. O süt kendi sağmal koyunlarının sütü idi. İçine kızgın taş konulup ısıtılmış idi. Nihayet Âmir bin Füheyre sağmal koyuna seslenir ve alıp geri götürürdü. Allah'ın Resulü ile Ebû Bekir radıyallahu anh'ın mağarada bulundukları üç gece Âmir onların gıdasını bu şekilde temin ederdi.

    Peygamber aleyhisselâm ile Hazreti Ebû Bekir Mekke'de bulunurken, ed-Diyl oğullarından yol kılavuzluğu hususunda tecrübe ve mahareti olan Abdullah bin Ureykıt adında birini kiralamışlardı. Bu şahıs Asbin Vâil oğullarına dostluk sözü vererek elini akid kanına da batırmıştı. Kendisi Kureyş kâfirlerinin dini üzerinde bulunuyordu. Peygamber aleyhisselâm ile Hazreti Ebû Bekir bu adamın doğruluğuna itimad ederek, develerini kendisine teslim etmişler ve üç gün sonra Sevr mağarasında buluşmak üzere kendisi ile anlaşmışlardı. Bu şahıs Peygamber aleyhisselâm ile Hazreti Ebû Bekir'in develeri ile üçüncü gecenin sabahında geldi. Resûlullah aleyhisselâm Hazreti Ebû Bekir ile beraber Âmir bin Füheyre ve kılavuzları Abdullah bin Ureylut da yola çıktılar. Kılavuzla alışılmış olmayan sahiller yolunu takip etmek suretiyle Medine'ye doğru yürüdüler.

    (Buharı)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #67
  8. [h=1]MEDİNE YOLUNDA[/h][h=2][/h]Mâlik bin Cu'şum el-Mudlicî'nin oğlu Surâka anlatıyor:

    Kureyş kâfirlerinin etrafa gönderdikleri adamları bize geldi. Kureyşliler, Peygamber aleyhisselâm ile Hazreti Ebû Bekir'i öldüren veya sağ olarak esir edip getiren kimseye yüz deve vereceklerdi.

    Ben kavmim Mudlic oğulları ile beraber otururken onlardan bir adam çıkageldi ve ayakta olarak:

    — Ey Surâka! Az önce sahile doğru giden bir kaç yolcu karaltısı gördüm. Zannedersem bunlar Muhammed ve arkadaşlarıdır, dedi.

    Ben, o karaltı dediği kimselerin Allah'ın Resulü ile arkadaşları olduğunu derhal anladım fakat, bunu bildirmek istemediğim için:

    — Hayır, o karaltı onlar değil. O gördüğün filan ve filandır ki, az önce önümüzden geçmişlerdi, dedim. Bir süre daha mecliste kaldıktan sonra kalkarak evime gittim. Cariyeme, atımı hazırlayıp yüksek tepenin arkasında beni beklemesini söyledim. Ben de kargımı alıp evin arka tarafından çıktım. Kargımın parıltısı dikkati çekmesin diye alt tarafını yerde sürüklemiş, üst tarafını ise aşağıya doğru tutmuştum. Atımın yanına gelince, üzerine bindim. Maksadıma yaklaştırması için hayvanı dört nala kaldırdım. Nihayet Allah'ın Resulü ile arkadaşlarına yetişip yaklaştım. Fakat bu sırada atım sürçtü ve kapaklandı. Ben de üzerinden düşüverdim. Hemen kalkıp torbadan fal oklarını aldım. Onlara zarar verip vermeyeceğimi öğrenmek için fala baktım. Netice istemediğim şekilde çıkmıştı. Oklara öfkelendim ve tekrar atıma bindim. Atımı yine hızla sürdüm. Allah'ın Resulünün okuduğunu duyar oluncaya kadar yaklaştım. Peygamber aleyhisselâm arkasına dönüp bakmıyordu. Hazreti Ebû Bekir ise çok bakmıyordu. Bu arada, atımın ön ayakları, dizlerine kadar yere gömüldü. Ben de üzerinden düştüm. Sonra atı kalkmaya zorladım. Hayvan da kalkmaya gayret etti, fakat bir türlü ayaklarını yerden çıkaramadı. Ayaklarını çıkardığı zaman ise altından göğe doğru ateş dumanı gibi bir toz yükselip etrafa dağıldı, .

    Yine okları çıkarıp fala baktım. Yine arzu etmediğim şekilde neticelendi. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm ile esbabından aman diledim. Onlar durdular. Atıma bindim, tâ yanlarına vardım. Peygamber aleyhisselâm ve eshâbını niyetlendiğim suikasttan koruyan bu fevkalâde hadiseler karşısında o anda gönlümde kesin bir kanâat meydana geldi ki, Allah'ın Resulünün yakın bir zamanda emri zahir ve peygamberlik dâvası zafer bulacaktır.

    Bu kanâat üzerine Allah'ın Resulüne:

    — Kavmin Kureyş, seni öldürmek veya esir almak için, bana mükâfat vaad etti, dedim.

    Kureyş'lilerin kendisine ve arkadaşlarına ne yapmak istediklerini anlattım. Kendilerine yol azığı ve levazımı teklifinde bulunduysam da benden bir şey almadılar.

    Ancak Peygamber aleyhisselâm ile Hazreti Ebû Bekir, bana:

    — Ey Surâka! Bizim yolculuğumuzu gizle, dediler.

    Bunun üzerine ben, Allah'ın Resulünden, bana bir emannâme yazmasını istedim. Peygamber aleyhisselâm da Âmir bin Füheyre'ye emir verdi. Âmir bir deri parçasına bunu yazdı. Sonra Allah'ın Resulü ve arkadaşları yollarına devam ettiler.

    Bundan sonrasını Ibni Şihab anlatıyor:

    Peygamber aleyhisselâm, Şam'dan dönen Müslüman Tüccarlardan bir kafile arasında Hazreti Zübeyr'e rastladı. Zübeyr bin Avvam radıyallahu anh, Resûlüllah aleyhisselâm ile Hazreti Ebû Bekir'e beyaz elbiseler giydirdi. Medine'deki müslümanlar Allah'ın Resulünün Mekke'den yola çıktığını haber almışlardı. Her gün kuşluk vakti «Harre» mevkiine çıkarak öğle sıcağı basıncaya kadar Peygamber aleyhisselâmın gelmesini beklerlerdi.

    Yine böyle bir gün, uzun zaman bekleyip dönmüşlerdi. Evlerine girerken bir yahudi, kendisine ait bir iş için, yahudi kulelerinden birinin üzerine çıkıp bakarken Allah'ın Resulü ile arkadaşlarını, beyazlar giymiş oldukları halde serap görünüşlerini ortadan kaldırarak geldiklerini gördü ve kendisine hakim olamayarak yüksek bir sesle:

    — Ey Arap topluluğu! Beklediğiniz, ümid ve saadet kaynağınız geldi! diye haykırdı.

    Bunu duyan müslümanların hepsi silahlan ile evlerinden sıçrayarak Peygamber aleyhisselâmı karşılamaya koşuştular. Harre denilen kara taşlık yolunda Allah'ın Resulüne kavuştular. Peygamber aleyhîsselâm karşılayanlarla beraber Medine'nin sağ tarafına yöneldi. Nihayet arkadaşları ile beraber Amr bin Afv oğullarının yurduna indi.

    Bu, Rebîııl Evvel ayının Pazartesi günü olmuştu. Hoş geldin demeye gelenleri Hazreti Ebû Bekir karşılıyordu. Peygamber aleyhisselâm sükût edip bir tarafa oturmuştu. Ensar'dan Peygamber aleyhisselâmı görmemiş olanlar, kendisini tanımadıkları için, önce Hazreti Ebû Bekir'i selâmlıyorlardı. Tâ ki Resûlüllah aleyhisselâma güneş vurup da Ebû Bekir radıyallahu anh ridası ile kendisine gölgelik yapınca, işin farkına vardılar. O zaman herkes Allah'ın Resulünü tanımış oldu. Peygamber aleyhisselâm Amr bin Avf oğullarında on geceden fazla kaldı. Bu zaman içerisinde takva üzerine yapılan mescid inşa edildi ve Allah'ın Resulü bu mescidde namaz kıldı.

    Sonra Peygamber aleyhisselâm devesine bindi ve kendisini karşılamaya gelmiş olan Ensar ile Muhacirlerden kalabalık bir topluluk ile beraber Medine'ye doğru yürüdü. Resûlüllah aleyhisselâm Medine'deki mescidinin bulunduğu yere gelince, devesi burada çöktü. Burayı müslümanlar o günde namazgah kabul etmişlerdi. Bu yer daha önce Saad bin Zürare'nin himaye ve terbiyesinde bulunan Süheyl ve Sehl isminde iki yetim çocuğa ait hurma kurutulan harman yeri idi.

    Peygamber aleyhisselâmın devesi burada çökünce, Resûlüllah aleyhisselâm:

    — Burası, inşaallah, bizim yerimiz ve makamımızdır, buyurdular. Sonra Allah'ın Resulü bu iki genci çağırıp bu yeri mescid yapmak üzere onlardan satın almak istedi, iki genç:

    — Hayır, ey Allah'ın Resulü, biz burasını ancak bağışlarız, dediler. Fakat Peygamber aleyhisselâm bağış olarak almak istemedi.

    Nihayet muayyen bir bedel karşılığında satın aldı. Sonra bu yerde Mescid-i Nebevî'yi bina etmeye başladı. Halk ile beraber ker*** taşıdı.

    Taşırken de şu beyitleri okuyordu:

    — Ey Rabbimiz! Taşıdığım şu ker*** yükü Hayber'in hurma ve üzümden ibaret olan yükünden daha hayırlı ve daha temizdir. Şüphe yok ki, ecir ve sevab, ancak âhiret ecir ve sevabıdır. Ey Rabbim, sen Ensar ve Muhacirine rahmet buyur!

    Allah'ın Resulünün buradaki beyitlerinden başka, tam olarak bir şiir irşad ettiğini diğer hadislerde görmedik.

    (Buharî)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #68
  9. [h=1]DOĞRU YOLU GÖSTEREN[/h][h=2][/h]Enes radıyallahu anh şöyle anlatıyor:

    Peygamber aleyhisselâm terkisinde Hazreti Ebû Bekir olduğu hâlde Medine'ye girdi. Allah'ın Resulü, Hazreti Ebû Bekir'e göre genç görünüyor ve insanlar tarafından tanınmıyordu. Ebû Bekir radıyallahu anh ise hem yaşlı görünüyor, hem de ticaret sebebi ile buranın halkı tarafından tanınıyordu. Bunun için de bir kimse yanına yaklaşır ve:

    — Ey Ebû Bekir, bu yanındaki zât kimdir? diye sorarlar.

    Hazreti Ebû Bekir de:

    — Bu, bana doğru yolu gösteren zattır, diye cevap verirdi.

    Bazıları ise hakikaten yol kılavuzu zannederlerdi. Halbuki Hazreti Ebû Bekir «doğru yolu gösteren Peygamber» demek istiyordu.

    Ebû Bekir radıyallahu anh, yolda giderlerken bir ara geriye bakmıştı. Birden, bir atlının kendilerine doğru neredeyse yetişmekte olduğunu görmüştü.

    Bunun üzerine dedi ki:

    — Ey Allah'ın Resulü, bir atlı bize doğru yaklaşıyor, dedi. Peygamber aleyhisselâm dönüp de bakınca:

    — Ey Rabbim onu atından düşür, diye dua etti. Atlı, hemen atından düştü.

    Bir süre sonra kalkıp korku içerisinde mırıldanmaya başladı ve:

    — Ey Allah'ın Resulü, dileğini emret! dedi. Peygamber aleyhisselâm da:

    — Olduğun yerde dur ve kimsenin bize ulaşmasına imkân verme! buyurdular.

    Böylece sabahleyin Peygamber aleyhisselâmı öldürmek azminde bulunan bu atlı, gün bitiminde Allah'ın Resulünün silahlı muhafızı oluyordu.

    Peygamber aleyhisselâm yoluna devam edip Harre denilen yere vardı. Orada Ensara haber gönderdi. Ensar gelip Peygamber aleyhisselâm ile Hazreti Ebû Bekir'i burada karşıladılar.

    İkisine de:

    — Develerimize emniyet ve ikinize olan itaatimizin huzuru içinde binin, dediler.

    Peygamber aleyhisselâm ile Hazreti Ebû Bekir develerine bindiler. Sevinç alâmeti olmak üzere kuşandıkları silahları üzerlerinde olduğu halde etrafını sardılar. Medine'de «Allah'ın Resulü geldi» haberi yayıldı. Bütün insanlar «Allah'ın Peygamberi geldi, Allah'ın Resulü geldi!» diyerek, görmek için koşuştular. Peygamber aleyhisselâm Ebû Eyyub radıyallahu anh'ın evine kadar yürüdü.

    Oraya gelince:

    — Ailemizden kimin evi buraya daha yakın? diye sordu. Ebû Eyyub radıyallahu anh:

    — Benim evim yakın, ey Allah'ın Resulü! işte evim, işte kapım! dedi.

    Allah'ın Resulü:

    — Öyleyse git, bize istirahat edecek bir yer hazırla! buyurdular.

    Ebû Eyyub radıyallahu anh, hazırlayıp geldikten sonra Peygamber aleyhisselâm ve Hazreti Ebû Bekir'e:

    — Buyurunuz, Allah'ın bereketi ile gidelim, dedi.

    (Buharî)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #69
  10. [h=1]PARMAKLARDAN FIŞKIRAN SU[/h][h=2][/h]Enes radıyallahu anh anlatıyor:

    Peygamber aleyhisselâmı ikindi namazının yaklaştığı bir sırada gördüm. Abdest için su aradılar, fakat bulamadılar. Nihayet kendisine içinde bir miktar su olan bir kap getirdiler. Allah'ın Resulü mübarek elini bu kabın içine koydu ve insanlara bu sudan abdest almalarını söyledi. Bu arada Peygamber aleyhisselâmın parmakları arasından su fışkırdığını görmüştüm. Orada bulunan kimselerin hepsi, hatta bunlardan sonra bile abdest alanlar oldu.

    Enes radıyallahu anh bir soru üzerine, orada bulunup abdest alanların sayısının üçyüz civarında olduğunu söylemiştir.

    " (Buharî, Müslim, Tirmizî)

    Cabir radıyallahu anh anlatıyor:

    Hudeybiyye gününde insanlar susamışlardı. Halbuki Peygamber aleyhisselâmın önünde küçük bir su tulumu vardı. Bundan abdest aldı. Bunu gören insanlar su almak için etrafına doluştular.

    Allah'ın Resulü:

    — Ne oluyorsunuz?, diye sordu. Onlar da:

    — Ey Allah'ın Resulü! önünüzdekinden başka içecek ve abdest alacak bir damla suyumuz yok, diye cevap verdiler.

    Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm mübarek parmaklarını önündeki su tulumunun içerisine koydu ve derhal parmakları arasından, pınarlarda fışkırdığı gibi, su fışkırmaya başladı. Hem içtik, hem de hepimiz abdest aldık.

    Cabir radıyallahu anh, kendisine:

    — Kaç kişi idiniz? diye sorulan bir soruya:

    — Yüzbin kişi bile olsaydık o su bize yetecekti, ancak biz sadece 115 kişi idik, cevabını vermiştir.

    (Buharî, Müslim)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #70
  11. [h=1]BEREKETLENEN YEMEK[/h][h=2][/h]Câbir râdıyallahu anh şöyle anlatıyor:

    Hendek kazıldığı zaman, Peygamber aleyhisselâmı çok acıkmış bir halde gördüm. Evde bulunan zevceme döndüm ve durumu anlatıp evde ne olduğunu sordum. O da bana içerisinde üç kiloluk arpa olan bir kap çıkardı. Küçük de bir koyunumuz vardı. Ben koyunu kestim. Zevcem de o arpayı öğüttü, ikimiz de işimizi aynı zamanda tamamladık. Koyunu parçalayıp kazana koydum. Sonra Allah'ın Resulünü yemeğe davet etmek için gittim.

    Zevcem:

    — Beni, Allah'ın Resulü ve yanındakilerden utandırma! demişti. Ben Peygamber aleyhisselâmın yanına geldim. Kendisine gizlice vaziyeti söyleyip dedim ki:

    — Ey Allah'ın Resulü, küçük koyunumuzu kestik. Evde bulunan üç kiloluk arpayı da öğüttük. Yanındaki cemaat ile beraber yemek için bize buyurun...

    Peygamber aleyhisselâm yüksek bir sesle:

    — Ey Hendek halkı, Câbir bir ziyafet tertiplemiş, haydin gidelim, diye çağırdıktan sonra, Ben gelene kadar kazanı ocaktan indirmeyin, hamuru da pişirmeyin, diye ilâvede bulundu.

    Ben eve önce geldim, Allah'ın Resulü de diğer insanların önünde yürüyerek geldi.

    Zevcemin yanına geldiğim zaman, kalabalık misafir topluluğunu görünce, onları ağırlayamayacağından endişe ettiği için, bana:

    — Allah, seni şöyle şöyle yapsın, diye seslendi. Ben de kendisine:

    — Senin söylediklerini söyledim, diye cevap verdim. Ve zevcem hazırladığı hamuru çıkardı. Allah'ın Resulü mübarek tükürüğünden sürerek hamuru bereketlendirdi. Sonra gidip kazana da tükürüğünden sürerek onu da bereketlendirdi.

    Daha sonra zevceme:

    —> Yoğurup ekmek yapan bir kadın daha çağır da, o da seninle beraber ekmek yapsın, buyurdular. Kazanı ocaktan indirmeyin, avuçla, yahut kepçe ile alın, diye ilâve ettiler.

    Allah'ın Resulü ile beraber gelenlerin sayısı bin kişi idi. Allah'a yemin ederim ki, bunların hepsi yediler. Onlar evi terketip gittikleri zaman, kazanımız olduğu gibi fokur fokur kaynamaya devam ediyordu; hamurumuzdan da olduğu gibi ekmek yapılmaya devam ediliyordu. Yani ne kazandan bir şey eksilmişti, ne de hamurdan...

    (Buharî)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #71
  12. [h=1]HAZRETI MUSA VE AZRAIL[/h][h=2][/h]Ebû Hureyre radıyallahu anh Peygamber aleyhisselâmın şöyle buyurduğunu anlatıyor:

    Ölüm Meleği Azrail aleyhisselâm, Hazreti Musa'ya gönderilmişti. Musa aleyhisselâm, karşısına çıkar çıkmaz Azrail'in gözüne bir tokat attı ve gözünü kör etti.

    Azrail aleyhisselâm, Hazreti Allah'a geçen hadiseyi nakletti ve:

    — Ey Rabbim, beni ölümü istemeyen bir kuluna gönderdin, dedi. Bunun üzerine Allahü Teâlâ, Azrail'in gözünü iade etti ve:

    — Git, o kula de ki, elini bir öküzün üzerine koysun, elinin kapladığı yerde ne kadar kıl varsa, onların sayısı kadar kendisine ömür verdim, diye söyle, dedi.

    Azrail aleyhisselâm gelip Allahü Teâla'nın bu emrini söyleyince Musa aleyhisselâm:

    — Ey Rabbim, sonra ne olacak? diye sordu. Aîlahü Teâlâ da cevaben:

    — Ondan sonra yine ölüm, buyurdu. Musa aleyhisselâm da: — O halde Azrail şimdi canımı alsın, dedi. Kabrinin de, Beyt-i Mukaddes'e bir taş atımı mesafede yakın olmasını niyaz etti. Zira bu sırada Musa aleyhisselâm Tiyh sahrasında bulunuyordu.

    Peygamber aleyhisselâm daha sonra şöyle buyurdular:

    — Orada olsaydım, size Musa aleyhisselâmın kabrini gösterirdim. Kesib-i Ahmar'in altında yol tarafındadır.

    (Buharı, Müslim)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #72
  13. [h=1]HAZRETI EYYUB VE ALTIN ÇEKIRGE[/h][h=2][/h]Ebû Hureyre radiyallahü anh, Peygamber aleyhisselâmın şöyle buyurduğunu anlatıyor:

    — Eyyub aleyhisselâm bir gün çölde yalnız çıplak olarak yıkanırken birden üzerine altın bir çekirge konmuştu. Hazreti Eyyub da bu çekirgeyi alıp, elbisesine koydu.

    Bunun üzerine Allahü Teâlâ kendisine şöyle nida etmişti:

    — Seni bu gördüğün dünya malından müstağni kılmadım mı? Eyyub aleyhisselâm ise:

    — Evet, ey Rabbim, yüceliğine yemin ederim ki, öyledir. Fakat ben, senin hayır ve bereketine daima muhtacım, diye cevap vermiştir.

    (Buharî)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #73
  14. [h=1]ZALIM HÜKÜMDAR VE SARE VALIDEMIZ[/h][h=2][/h]Ebû Hureyre radıyallahu anh, Peygamber aleyhisselâmın şöyle buyurduğunu anlatır:

    İbrahim aleyhisselâm üç yerden başka, yalan söylememiştir ki, bunlardan ikisi Allah rızâsı hakkındadır. Bunlardan biri «ben hastayım», ikincisi de «hayır, bilakis bu işi o putların büyük olanı yapmıştır» demesidir. Üçüncüsü ise, zevcesi Sâre ile beraber zalim bir hükümdarın memleketine gelmişti. Sâre, zamanının en güzel kadınlarından biri idi, ibrahim aleyhisselâm Sâre'ye dedi ki:

    — Bu zalim hükümdar senin benim zevcem olduğunu anlarsa, seni benden zorla alır. Bu bakımdan, bu adam sana, benim neyim olduğunu sorduğu zaman, benim kız kardeşim olduğunu söylersin. Çünkü nasıl olsa dinde kardeşiz. Zira memlekete ikimizden başka müslüman görmüyorum.

    Bu zalim hükümdarın memleketine girdikleri zaman, hükümdarın adamlarından bir kısmı Sâre'yi gördü ve zalim hükümdara gelerek:

    — Senin memleketine ancak sana lâyık güzel bir kadın geldi, diye haber verdiler. Hükümdar da onu huzuruna getirilmesi için adam gönderdi. Sâre'yi hükümdarın huzuruna getirdiler. Bu sırada ibrahim aleyhisselâm hemen namaza durdu. Sâre, hükümdarın huzuruna girdiği vakit, hükümdar ona hemen elini uzatmaktan kendini alamadı. Fakat bunu yapar yapmaz da derhal eline felç geldi.

    Bunun üzerine korkuya kapılan zalim hükümdar, Sâre'ye:

    — Allah'a dua et de elim bu durumdan kurtulsun, sana bir zarar vermeyeceğim, dedi.

    Sâre dua etti ve hükümdarın eli felçten kurtuldu. Fakat yine Sâre'ye el uzatmak istedi. Bu defa da zalim hükümdarın eli öncekinden daha ağır bir şekilde felce tutuldu. Yine Sâre'ye elinin kurtulması için duada bulunmasını istedi. Sâre dua etti; eli felçten kurtulunca da tekrar üçüncü defa olmak üzere Sâre'ye el uzattı. Bu defa eli evvelkilerden daha şiddetli bir şekilde felce uğradı.

    Son olarak Sâre'ye:

    — Allah aşkına, elimin kurtulması için Allah'a dua et, sana hiç bir zararım dokunmayacak, dedi.

    Sâre de dua etti ve zalim hükümdarın eli iyileşti. Hükümdar daha sonra Sâre'yi kendisine getiren adamı huzuruna çağırttı ve:

    — Sen bana insan değil, bir şeytan getirmişsin. Onu memleketimin dışına çıkar ve hizmetçi olmak üzere de Hâcer'i kendisine ver, diye emirde bulundu. Bunun üzerine Sâre zalim hükümdarın yanından çıkıp yürümeye başladı.

    İbrahim aleyhisselâm zevcesi Sâre'yi görünce:

    — Ne oldu? diye sordu. Sâre de:

    — Hayır inşaallah, Allah günahkârın elini tuttu ve bize bir hizmetçi verdirdi, dedi.

    Ebû Hureyre radıyallahu anh, bunu naklettikten sonra şöyle der:

    — Ey göksuyu oğulları! işte sizin ananız bu kadındır.

    (Buharî, Müslim)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #74
  15. [h=1]PEYGAMBERIN ARKADAŞI[/h][h=2][/h]Ebû'd Derdâ radıyallahu anh şöyle anlatıyor:

    Allah'ın Resulünün yanında oturuyordum. Elinde elbisesinin bir ucu olduğu halde, Hazreti Ebû Bekir çıkageldi. Elbisesini kaldırmış, hatta, diz kapağı bile gözüküyordu.

    Bu vaziyet karşısında Peygamber aleyhisselâm:

    — Arkadaşınızın muhakkak bir derdi var, buyurdu. Ebû Bekir radıyallahu anh selâm verdikten sonra:

    — Ey Allah'ın Resulü, Hattab'ın oğlu ile aramızda bir hadise geçti. Ben, ona ağır konuştum, sonra da pişmanlık duydum. Afvını istediğim "halde buna razı olmadı. Bu sebeple sana geldim, dedi.

    Peygamber aleyhisselâm üç defa:

    — Allah seni mağfiret etsin, buyurdular.

    İkisi arasında geçen hadiseden sonra Hazreti Ömer de pişman olmuş ve Hazreti Ebû Bekir'in evine giderek kendisini sormuştu. Evdekiler, kendisinin evde olmadığını söylemişlerdi. Bunun üzerine Ömer radıyallahu anh de Peygamber aleyhisselâmın huzuruna geldi. Selâm verdi. Bu sırada Resûlüllah aleyhisselâmın hiddetten rengi değişmeye başlamıştı. O derece ki, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer'e acıdığı için, Peygamber aleyhisselâmın bağışlamasını ister gibi bir edâ ile diz çöküp:

    — Allah'a yemin ederim ki, Ey Allah'ın Resulü, ben iki kat daha kabahatli idim, dedi.

    Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:

    — Allahü Teâlâ beni size Peygamber olarak gönderdi. Size hakikati söyledim, beni yalanladınız. Ebû Bekir ise, beni tasdik etti. Canı ve malı ile bana yardımcı oldu. Şu halde siz benim arkadaşımı iki defa nasıl terk edersiniz? .

    Bundan sonra da artık kimse Hazreti Ebû Bekir'i rahatsız etmedi.

    (Buharı)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #75
  16. [h=1]HAYA ÖRNEĞI HAZRETI OSMAN[/h][h=2][/h]Hazreti Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor:

    Allah'ın Resulü bacakları açık bir vaziyette benim odamda oturmakta iken, Hazreti Ebû Bekir içeriye girmek için izin istedi. Peygamber aleyhisselâm halini değiştirmeden girmesine izin verdi. Kendisi ile konuştu. Sonra Hazreti Ömer izin istedi. Ona da, aynı hal üzerine, girmesi için izin verdi ve konuştu. Sonra Hazreti Osman girmek için izin istedi. Bu defa Peygamber aleyhisselâm kalkıp oturdu. Elbisesini düzeltti. Bundan sonra Hazreti Osman'ın girmesi için izin verildi ve kendisi ile konuştu.

    Sonra Hazreti Âişe, Allah'ın Resulüne dedi ki:

    — Ya Resûlallah, Ebû Bekir geldi, fâzla bir davranışta bulunmadın. Hazreti Ömer girdi, Ona da aynı şekilde davrandın. Fakat Hazreti Osman girince, kalkıp oturdun ve elbiseni düzeltip vaziyetini düzelttin, dedi.

    Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdular:

    — Ey Âişe, Meleklerin bile kendisinden haya ettiği bir kimseden haya etmiyeyim mi?

    Bir rivayette ise: Osman utangaç bir kimsedir. Bulunduğum hal üzerine kabul etseydim, utancından istediklerini arzedemeyecek diye endişe ettim, buyurdular.

    (Müslim)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #76
  17. [h=1]ILK HALÎFE SEÇIMI[/h][h=2][/h]Hazreti Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor:

    Allah'ın Resulü, Hazreti Ebû Bekir Medine'nin Sunh köyünde iken öteki âlemi şereflendirmişti. Hazreti Ömer, bu haber üzerine kalktı ve:

    — Allah'a yemin ederim ki, Peygamber aleyhisselâm ölmemiştir. Vallahi bundan başkası kafama yatmaz. Allah onu muhakkak diriltecek ve o da, öldüğünü söyleyenlerin el ve ayaklarını kesecektir, dedi.

    Bu sırada Hazreti Ebû Bekir geldi. Peygamber aleyhisselâmm yüzünü açıp alnından öptü ve:

    — Anam, babam sana feda olsun, sağlığında da güzeldin, ölümünde de! Ruhunu kudretinde tutan Zâta yemin ederim ki, Allah sana asla iki ölüm taddırmayacak, dedi. Sonra dışarı çıktı ve Hazreti Ömer'e hitaben:

    — Sakin ol, ey yemin eden kişi! dedi.

    Hazreti Ömer de oturdu. Hazreti Ebû Bekir konuşmaya başladı. Allahü Teâlâ'ya hamd ve sena ettikten sonra dedi ki:

    — Dikkat edin! Kim Muhammed'e tapıyordu ise, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim Allah'a kulluk ve ibadet ediyorsa, Allah diridir, ölümsüzdür. Allahü Teâlâ «Sen öleceksin, siz de öleceksiniz» buyurmuştur. Yine Allah «Muhammed Peygamberden başka bir şey değildir. Ondan önce de Peygamberler gelmiştir. Eğer o Peygamber ölse, veya öldürülmüş olsaydı geri mi dönecektiniz? Kim geri dönerse Allah'a asla bir zarar getirmeyecektir. Allah şükredenlerin ecirlerini yakında vereçektir» buyurmaktadır.

    Bu konuşmanın uyandırdığı tesirle insanlar coşup ağladılar. Ensar da bir taraftan Sâide oğullarının sofasında Saad bin Ubâde'nin etrafında toplandılar ve:

    — Bir Emir bizden, bir Emir sizden, diye teklifte bulundular.

    Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Ebû Ubeyde bin el Cerrah hep beraber Ensar'ın toplandığı Sâide Oğullarının sofasına gittiler. Hz. Saad b. Ubâde konuşmaya başladıysa da, Hazreti Ömer kendisini susturdu.

    Hazreti Ömer şöyle diyordu:

    — Allah'a yemin ederim ki, niyyetim şundan ibarettir. Beni şaşırtan bir konuşma hazırlamıştım. Ancak bu konuşmanın Hazreti Ebû Bekir'e ulaşmasından endişe ediyordum.

    Sonra Hazreti Ebû Bekir konuşmaya başladı ve insanların hepsinden daha beliğ bir şekilde onlara hitabetti. Konuşması arasında:

    — Bizler Emir, sizler de vezirlersiniz, dedi. Bunun üzerine Hubâb bin Munzir:

    — Hayır, Allah'a yemin ederim ki olmaz, sizden bir Emir, bizden de bir Emir olacaktır, dedi.

    Ebû Bekir radıyallahu anh ise:

    — Asla! Emir ancak biziz, siz yalnız vezirsiniz. Çünkü Kureyş'liler memleketleri olan Mekke itibariyle sahabilerin en faziletlileri, güzel ahlâkları bakımından da ,en üstünleridir. Bunun için ya Ömer veya Ebû Ubeyde'ye bî'at ediniz, dedi.

    Fakat Hazreti Ömer:

    — Hayır, belki sana bî'at edeceğiz. Sen efendimizsin, hayırlımız ve aramızda Allah'ın Resulünün sevgilisisin, dedi ve Hazreti Ebû Bekir'in derhal elini alıp bîat etti. Diğer insanlar da bîat ettiler.

    Bu sırada insanlardan biri:

    — Saad bin Ubâde'yi öldürdünüz! dedi. Hazreti Ömer de:

    — Onu Allah öldürdü, diye karşılıkta bulundu.

    (Buharî)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #77
  18. [h=1]BIR ŞEHIDIN DÜNYA MALI[/h][h=2][/h]Habbab radıyallahu anh şöyle anlatıyor:

    Peygamber aleyhisselâm ile beraber Allah'ın rızâsını talep ederek hicret ettik. Ecir ve sevapları vermek Allahü Teâlâ'ya kaldı. Ancak kimimiz Allah'ın dünyadaki mükâfatından bir şey nasiplenmeden öldü. Kimimiz de hicreti, hayatta iken meyvelerini verdi. O kimse de meyveleri toplayıp istifade etti. Mus'ab bin Umeyr radıyallahu anh vefat ettiği zaman, bir tek elbisesinden başka geride bir şey bırakamamıştı. Bu elbise ile vücudunun baş kısmını örtüyorlar ayakları açıkta kalıyordu. Ayaklarını örttükleri vakit baş tarafı açıkta kalıyordu.

    Peygamber aleyhisselâm da:

    — Elbisesi ile baş tarafını örtün, ayaklarını ise izhir dedikleri at ile örtün, buyurdular.

    Mus'ab bin Umeyr radıyallahu anh Hâşim oğullarından olup ilk müslümanlar arasında bulunuyordu, ikinci Akabe bîatından sonra Allah'ın Resulü kendisini Kur'ân öğretmek ve namaz kıldırmak üzere Medine'ye göndermişti. Kendisi Uhud muharebesinde şehidlik rütbesine erişmişti.

    (Buharî, Tirmizî)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #78
  19. [h=1]IŞIKLI SOPALAR[/h][h=2][/h]Enes radıyaîlahu anh anlatıyor:

    Useyd bin Hudayr radıyallahu anh ile Abdâd bin Bişr radıyallahu anh çok karanlık, bir gecede, gecenin uzun bir vaktine kadar Allah'ın Resulünün yanında sohbette bulunmuşlardı. Sonra Peygamber aleyhisselâmm huzurundan ayrıldılar, ikisinin de elinde birer küçük sopa vardı. Birinin elindeki sopacık, yollan ayrılıncaya kadar ışık verdi ve onun ışığı ile beraber yürüdüler. Biri diğerinden ayrılınca, diğerinin de sopacığı ışık vermeye başladı. Bu şekilde her ikisi de evlerine gelinceye kadar kendi sopacığının ışığı ile yol aldılar.

    (Buharî)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #79
  20. [h=1]PEYGAMBERE SIPER[/h][h=2][/h]Enes radıyallahu anh anlatıyor:

    Uhud muharebesinde Allah'ın Resulünün etrafındaki savaşçılar hezimete maruz kalmışlardı. Fakat Ebû Talha radıyallahu anh Peygamber aleyhisselâmın önünde kalkanı ile kendisini korumaya devam ediyordu. Ebû Talha usta bir atıcı idi. Oku yaydan şiddetli bir şekilde fırlatırdı. O gün elinde iki veya üç yay kırılmıştı. Oradan elinde bir ok torbası ile bir adam geçiyordu.

    Allah'ın Resulü:

    — O torbayı Ebû Talha'ya açıp ver! diye emretti..O esnada Resûlüllah aleyhisselâm harbin seyrini görmek için kalkmıştı. Ebû Talha radıyallahu anh: „

    — Anam, babam sana feda olsun, ey Allah'ın Resulü yerinde dur, düşmanın oklarından biri isabet edebilir. Arkamda dur ki, göğsüm sana siper olsun, diyordu. Bu sırada iki veya üç defa Ebû Talha'nın kılıcı elinden düşmüştü.

    (Buharî, Müslim)

    * * *
    15 Nisan 2012
    #80
soru sor