Türkiye'de Yerleşmenin Tarihçesi

İsimli konu WH 'Coğrafya' kategorisinde, ●ŚOП İKλZ● üyesi tarafından 16 Aralık 2009 tarihinde yazılmıştır. Konu Özeti: Türkiye'de Yerleşmenin Tarihçesi. Türkiye'de Yerleşmenin Tarihçesi [IMG]Ülkemizin üzerinde bulunduğu topraklar, yeryüzünde yerleşmelerin ilk kurulduğu sahalar arasında yer almaktadır. Bu... İngİlİz İncelİĞİ TÜrkİye De türkiye de eğitim sistemi ...

  1. Türkiye'de Yerleşmenin Tarihçesi
    [​IMG]Ülkemizin üzerinde bulunduğu topraklar, yeryüzünde yerleşmelerin ilk kurulduğu sahalar arasında yer almaktadır. Bu nedenle Anadolu toprakları çeşitli kültür ve medeniyetlerin kurulup gelişmesine beşiklik etmiş ve topraklarımızda birçok beylik, devlet ve krallıklar kurulmuştur.

    Türkiye üzerinde yapılan paleoarkeolojik araştırmalar, ülkemiz topraklarında yerleşmenin günümüzde en az 10-12 bin yıl öncesine dayandığını ortaya çıkarmıştır. Kuşkusuz o döneme ait yerleşmeler, insanların üzerinde değişiklik yapmadan ev olarak kullandıkları doğal barınaklar yani mağaralardan meydana geliyordu. Bir tahmine göre yurdumuzda küçüklü-büyüklü 40.000 kadar mağara bulunmaktadır. Bunlar
    ın bir kısmının prehistorik devrelerde insanların kullanımına sahne olduklarını biliyoruz. Nitekim yerli ve yabancı bilimadamları tarafından 600 kadar mağarada kazı ve gözlem yapılmış ve tarih öncesi dönemlerde de Anadolu'da, o zamana göre ciddi sayıda insanın yaşamış olduğu ortaya koyulmuştur.

    Paleolilik döneme ait ilk mağara yerleşmeleri daha ziyade Göller yöresinde yoğunlaşmıştır. Antalya körfezinin batı ve kuzeybatısında yer alan Karain, Beldibi, Belbaşı, Çarkini ve Öküzini mağaraları örnek olarak verilebilir. Anadolu'daki ilk yerleşmelerin Göller yöresinde toplanmasında, Torosların karstik yapısından dolayı bol mağaraya sahip olması ve o dönemde bulunan yoğun ormanların avcılık için ideal ortamı oluşturması önemli rol oynamıştır. Ayrıca Antakya çevresinde (Samandağ), Adıyaman'da (Mağaracık, Palanlı), Şanlıurfa dolaylarında ve Samsun yakınında (Tekeköy) da Neolitik öncesi yerleşmelere rastlanmaktadır.
    Neolitik çağda ise yerleşmeler Anadolu üzerinde daha yaygın bir hal almıştır. Neolitik'de paleolitiğin mağara yaşamı ve avcılık-toplayıcılık ekonomisi yerini yerleşik düzene ve tarla kültürleri ile hayvancılığa bırakmıştır. Anadolu'daki kapalı havzalarda bulunan göller, bu dönemde sıcaklığın artmasına bağlı olarak yavaş yavaş saha kaybetmişler ve çevrelerinde tarıma uygun geniş alanlar ortaya çıkmıştır. Böylece topraklarımızda köy tipli ilk yerleşmeler tesis edilmeye başlamıştır (10.000-7.000 yıl önce).

    Bunlar çoğunlukla yeni yerleşme düzeni ve yaşantısını yansıtan höyük yerleşmeleridir ve bir kısmı "hüyük" adıyla günümüzde dahi varlığını sürdürmektedir. Gerçekten bugün sadece Konya ilinde adı Hüyük olan bir bucak ve isminde hüyük geçen 10'dan fazla köy vardır (Yalıhüyük, Akhüyük, Üçhüyükler gibi). Bu döneme ait yerleşmelerin en önemlileri arasında Çatalhöyük (Çumra civarı), Hacılar (Burdur), Alişar (Yozgat), Tilkitepe (Van), Dündartepe (Samsun), Can Hasan (Konya), Yumuktepe (Mersin) ve Fikirtepe (İstanbul) sayılabilir.Anadolu'da tesis edilen ilk köy tipli yerle
    şmelerde meskenlerin ker***ten yapılmış olması insanların Türkiye coğrafi koşullarını iyi tanıdıklarını gösterir. Ancak evlerinin birbirine bağlı denecek kadar sıkışık olması, dışarıdan gelebilecek tehlikelerin mevcut olduğunu açıklar. Paleolitik gibi neolitik yerleşmeleri de yine Toros kütlesi üzerinde yaygındır. Bu durum, Anadolu'daki mağara insanlarının tekamül ederek, bu dönemde konutlarını yaptıklarını ispatlar. Ayrıca Türkiye'de neolitikte ufak ölçüde de olsa dokumacılık, madencilik ticaretin de temelleri atılmıştır. Kalkolitik Çağ'da (M.Ö. 4750-4000) da yerleşmelerde bazı ilerlemeler kaydedilmiştir. Her şeyden önce yerleşmeleri meydana getiren meskenlerde nispeten bir gevşeme gerçekleşmiştir.

    Meskenler yine yan yana olmasına rağmen, eve girmek için artık bir avlu tesis edilir olmuştur. Anadolu'nun coğrafi koşulları gereği yapı malzemesi olarak ker*** yine önemini korumuştur. Ayrıca yerleşme birimlerinin sayısı da çok artmıştır. Dolayısıyla tarım için, verimli sahaların ele geçirilmesinden kaynaklanan gruplar arası saha mücadelesi başlamıştır. Öte yandan kurak geçen yıllarda aç kalan grupların, varlıklı köylere saldırması sonucu "yağmacılık" olgusu öğrenilmiştir!.
    M.Ö. 4000-3000 yıllarını içine alan Geç Kalkolitik çağın ise en karakteristik yanı yerleşmelerin ülke düzeyi üzerinde yayılmaya başlaması olmuştur. Aynı zamanda yerleşme birimlerinin kapladıkları saha büyümüş, nüfusları artmıştır.

    M.Ö. 3000-2000 yılları arasında (Eski Tunç Çağı) yerleşmeler artık Anadolu'nun bütününe yayılmıştır. Diğer bir ilginç yön, bakır ve kalayın karışımından tunç eşyaların yapılabilir olmasıdır. Ancak, o dönemde Türkiye topraklarındaki kalay cevheri bilinmemekteydi ve kalay daha güneydeki sahalardan (Mısır) getiriliyordu. Böylece en azından kalay teminine dayanan büyük ölçekli ticaret başlamıştır. Yerleşmelerin fonksiyonel yapılarında da gelişme görülmüş ve evlerin içinde tahıl deposu ile mutfak bölümleri ortaya çıkmıştır. Meskenin inşasında kullanılan malzeme ise yine neolitikten beri kullanılan ker***tir. Eski Tunç Çağı'nın bir diğer önemli özelliği, yerleşmeri yönetecek idareci sınıfın ortaya çıkması ve bu nedenle idarecilerin oturduğu ve çevre köyleri yöneten yerleşme biriminin köyden farklı bir özellik kazanarak ilk kentleri oluşturmasıdır. Böylece Anadolu'nun coğrafi ortam içinde ilk kez, "kırsal" ve "kentsel" olmak üzere farklı fonksiyonlara sahip yerleşme birimleri ortaya çıkmıştır. Kentlerin hemen hepsi surlarla çevrilerek hariçten gelecek tehlikelere karşı korunmuşlardır.Yine bu dönem içinde Anadolu'da ilk devleti kuran toplum olan Hititlerde yerle
    şmiştir (M.Ö. 3500-1295). Orta Asya'dan gelerek Bozok yaylasına, başka kelimelerle Çorum-Yozgat il topraklarına yerleşen Hititler, "kent devletleri" biçiminde örgütlenmişti. Nitekim Hititler döneminiden günümüze ulaşan ve o zamanın kentleri diyebileceğimiz pek çok ören yeri mevcuttur. Bunlar arasında en önemlileri Hattuşaş (Çorum il merkezi güneybatısında), Boğazkale (Çorum'un Alaca ilçe merkezi güneyinde), Alacahöyük (Alaca güneyinde) ve Kültepe (Kayseri il merkezi kuzeydoğusunda) gibi yerleşmelerdir. Ancak her ne kadar Hititler kent yerleşmeleri şeklinde organize olmuşlarsa da bu kentleri destekleyip, büyüten ve fonksiyonlara sahip olmasını sağlayan yine Anadolu topraklarıdır. Gerçekten denilebilir ki, Hititler Anadolu'nun coğrafi potansiyelini en iyi kullanan ve araziden faydalanma metodlarını ortaya koyan bir toplumdur. Hititlerin tarımı çok geliştirdikleri ve hatta ürün fazlasını komşu devletlere sattıkları bilinir. Ancak Hititler üst üste gelen kuraklık ve kıtlıktan geniş ölçüde sarsılmıştır. Hatta devletin yıkılmasında politik faktörler kadar kuraklığın de etkisi olduğu sanılmaktadır.

    Anadolu'nun merkezi kısmında Hititler yer alırken, Doğu Anadolu'da (Van Gölü çevresinde) ise Urartular bulunuyordu. Urartular, o döneme göre son derece gelişmiş sulu tarım metodları uygulamışlardır. Örneğin; Van şehrinde bugün dahi kullanılabilen sulama sistemini Urartular kurmuştur. Urartu devletine ait tarihi belgeler, Hitit belgelerinin aksine kır yerleşmelerinden hiç bahsetmezler. Buna karşılık daima kentlerin varlığından söz edilir. Kentlerin çoğu kale içinde inşa edilmiştir. Bunda, güneyden sık sık gelen Asur istilalarından korunma amacı önemli rol oynamıştır.Bilindi
    ği gibi Asur orduları Doğu Anadolu'ya olan her seferinde hem Urartu medeniyetine zarar vermiş, hem de geniş ve sık meşe ormanlarını yok etmiştir. Nitekim Asur kralının diktiği kitabe üzerinde yer alan "güzel fidanlıkları dağıttım, üzüm bağlarını tahrip eyledim, sazlık kadar sık ormanları kestirdim" ibaresi bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.

    Ancak Urartularda kent yapımı bütün bu yakma ve yıkmalara karşın hiç kesilmeden devam etmiştir. Nitekim bu dönemde temeli atılıp, günümüze kadar varlığını sürdüren şehirler arasında Van, Malatya, Kayseri, Erzurum ve Gaziantep sayılabilir. Yıkılan şehirlerin yerine yenileri yapılmasına rağmen, kesilip yakılan ormanlar, maalesef bir daha eski durumunu kazanamamıştır.M.Ö. 1300 y
    ıllarında Batı Anadolu'da yerleşen Frigyalılar ve İyonlar Ege, Marmara ve Karadeniz kıyılarında hakim fonksiyonu tarımdan ziyade ticaret olan şehirler kurmuşlardır. Millet ve Efes bunlara örnek olarak verilebilir. Küçük Menderes deltasında yeralan Efes ve Büyük Menderes deltasında kurulmuş olan Millet birer Eskiçağ iskelesi olup, kara ve denizin temas noktasında bulunmalarından dolayı önem kazanmışlardı. Oysa bu yerleşmeler sözü edilen akarsuların taşıdıkları alüvyonlarla kıyıyı doldurması ile bugün kıyıdan bir hayli içerdedirler (Efes 1,5 km. Milet 9.6 km. içeride).

    Ayrıca, Eskiçağda Efes'ten başlayıp, Sard (Salihli yakınında), Gordion (Polatlı yakınında) ve Ankıra (Ankara) üzerinden Perslerin başkenti olan Persepolis'e ulaşan ve uzunluğu 3500 km. 'yi bulan ünlü "kral yolu"nun yakın çevresinde bulunan pek çok yerleşme birimi de, bu yolda sürdürülen ticari faaliyetler nedeniyle dikkat çekici gelişme göstermişlerdir.Ortaça
    ğın (M.S. 476-1453) oldukça uzun bir döneminde ise Anadolu topraklarında Bizans egemenliği bulunuyordu. Afrika, Asya ve Avrupa arasındaki deniz ve kara ticareti yollarının Anadolu üzerinde düğümlenmesinden Bizans İmparatorluğu da geniş ölçüde yararlanmıştır. Bu nedenle Bizans döneminde Anadolu ticaret şehirleri gelişmelerini sürdürmüşlerdir. Fakat şehirlerin çoğunda ana ekonomik faaliyet, Hititler zamanında olduğu gibi tahıl üretimine dayanıyordu. Bu dönemde sanayi faaliyetleri açısından en büyük değişiklik ipekböceği üretilmesi ve ipekli kumaş dokumacılığının yeni bir iş kolu haline gelmesidir. Ortaçağda Anadolu topraklarında yerleşme coğrafyası bakımından kuşkusuz en büyük değişim Türk nüfusunun yerleşimine açılmasıdır. Gerçekten 1071 Malazgirt Savaşı zaten zayıflamış olan Bizans'ın Anadolu topraklarındaki hakimiyetini tamamen ortadan kaldırmış ve Malazgirt savaşından sonra Anadolu'ya yoğun bir Türk göçü başlamıştır. Zaten 11-16 yy'lar arasındaki yüzyıllar "Anadolu'nun Türkleşmesi Devri" olarak da anılır.

    Aslında Asya'dan ilk gelen Türk gruplar çoğunlukla hayvancılık ile uğraşan konargöçer gruplardı. Bu nedenle ilk devrelerde Anadolu topraklarında "geçici yerleşmelerin" önem kazandığı söylenebilir. Ancak kısa zaman içinde Hıristiyan köyleri arasındaki geniş araziler Türk köyleri ile yerleşime açılmış ve göçebe karakterli Türkmen oymakları yerleşik yaşama geçişte ciddi bir başarı göstermiştir. Hemen belirtelim ki, Türklerin Anadolu'ya yerleşmesi sırasında eski yerliler yani Hıristiyan kır nüfusu yerlerinden edilmemiştir.1071'de çe
    şitli Türk boylarının birleşmesinden meydana gelen Selçuklu Devleti 237 yıl Anadolu'nun önemli bir kısmına hükmetmiştir. Selçuklu Türkiye'sinde yeni ve büyük şehirlerin temelleri atılmamış olmasına rağmen Bizans'ın son dönemlerinde oldukça sönükleşen kentler ve kasabalar yeniden canlanarak dinamizm kazanmışlardır.

    Nüfusları artan bu kentlerin hemen hepsinde kendisine has bir ev ve atölye sanayine dayalı uğraşı düzenleri kurulmuştur. Türkiye şehirlerinde ilk defa cami ve medreselerin yapılması ile ülke dinsel açıdan yeni bir kimlik kazanmıştır.Selçuklu kentleri ticari bak
    ımdan son derece gelişmişlerdi. Dokumacılık ilk planda yer alıyordu. İpek üretimi oldukça ileri düzeye ulaşmıştı. Gelişmiş hayvancılık faaliyetlerine bağlı olarak dericilik de hemen her kentte mevcuttu. Özellikle Sivas kenti Selçuklularda ticari bakımdan en büyük gelişmeyi gösteren merkez olmuştur. Nitekim bu dönemde İran, Irak, Suriye, Mısır, Cenova ve Venedikli tüccarların Sivas'a yerleşip ticaretle uğraştıkları bilinir.

    Selçuklular döneminde de kır yerleşmelerindeki ekonomik faaliyetlerin temelini yine tarla kültürleri ile hayvancılık oluşturur. Ancak başta Konya Ovası olmak üzere birçok yörede bentler, kanallar yapılarak sulu tarıma büyük bir önem verilmiştir. Devrin diğer bir özelliği de Anadolu'yu bir baştan bir başa kat eden ulaşım ağının kurulması ve bu yollar üzerinde hanlar, kervansaraylar inşa edilmesidir. Yerleşmelerin ticari fonksiyonlarının gelişmesinin bir nedeni de söz konusu yol ağının kurulmuş olmasıdır.Selçuklu devleti 1308 y
    ılında doğudan gelen Moğol ordularına yenik düşerek ömrünü tamamlamış ve 14 yy.'da Türkiye üzerinde Germiyan, Karaman, Saruhan, Aydın, Menteşe, Karasi, Çandar, Hamit, Ramazanoğulları gibi yerel devletler ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi de Selçuklu ile Bizans arasındaki tampon bölgede (Söğüt-Bilecik yöreleri) yeşeren Osman Oğulları devletidir. (1299).

    Osmanlıların yerleşme coğrafyası bakımından Türkiye topraklarında yaptıkları belki de en önemli reform, nüfusun yerleşik düzene geçirilmesi çalışmalarıdır. Nitekim Osmanlılar döneminde ele geçirilen topraklar has, zeamet ve timar şeklinde (dirlik sistemi) savaşta yararlılık gösteren kimselere verilmiştir. Ancak has, tımar ve zeamet sahipleri toprağın sahipleri değildir. Sadece geçici tapuları ile toprağı ellerinde tutabilirler. Toprağı işlemekten vazgeçen köylü tapuyu sipahi veya bey'e iade etmek zorundadır. Ancak, has, timar ve zeamet sahipleri 16.yy.'dan itibaren işlettikleri topraklara sahip çıkmaya başlamışlardır. Bu durum Anadolu kır yaşamı üzerinde olumsuz etkileri de beraberinde getirmiştir. Böylece toprak ağası haline gelenlerin köylü üzerindeki baskısı ile, kırlarda bir boşalma, aksine kent ve kasabalarda bir nüfus yığılması meydana gelmiştir. Hatta pek çok eski köy boşalmıştır. Buna karşılık yollardan nisbeten uzak, eğimli arazilerde üç beş hanelik küçük yerleşme birimleri oluşmuştur. Öte yandan bu güvensizlik ortamı beraberinde iç isyanları da getirmiş (özellikle Celali isyanları) ve Anadolu'nun yüzlerce yıllık kır yerleşme düzeni altüst olmuştur.16.yy.'da ba
    şlayan bu kargaşa ortamı, Osmanlıların daha önce güvenlik amacıyla sınır bölgelerine yerleştirdikleri konar-göçer aşiret ve obalara istekleri halinde toprak verilmesi ve hatta bazı vergilerden muaf tutulmaları ile nisbeten düzene sokulabilmiştir. Ayrıca 18 ve 19.yy.'da azami boyutlara ulaşan Kafkasya, Kırım ve Balkanlardan gelen göçmenler de devlete ait boş topraklara yerleştirilmiş, böylece yeni köyler ortaya çıkarak toprakların yeniden tarıma açılması sağlanmıştır.

    Osmanlı İmparatorluğu döneminde şehir yerleşmeleri ve şehirsel yaşam tarzında da önemli gelişmeler gözlenmiştir. Temeleri Selçuklular döneminde atılan hemen her kentde imar faaliyetleri sürmüş, yol, köprü, cami gibi yapılar şehirlere kazandırılmıştır. Başka kelimelerle başta İstanbul, Edirne, Bursa, Manisa ve Amasya olmak üzere çok sayıda şehrimiz bayındırlaştırılmıştır.

    Özetle, Osmanlı devrinde nisbeten huzurlu ve gelişmiş bir kent olgusu mevcut olmasına rağmen kırsal yaşam ve kır yerleşmeleri önemli çalkantılara sahne olmuş, kuraklık, isyanlar, Ermeni olayları gibi birçok etken nedeniyle ülke kırları huzura kavuşamamış


    Höyük: Savaş, deprem gibi faktörler nedeni ile yıkılmış, bırakılmış, zamanla üstü örtülerek tepe biçimine girmiş eski yerleşme yeri. Bazen birkaç kez tekrar yerleşime sahne olabilen höyükler, çoğunlukla tarıma uygun ovalarda, su kaynakları civarında kurulmuşlardır.




    Ören yeri: Maddi kültür belgeleri bulunan harabe durumundaki yerleşme yeri (maddi kültür belgesi olarak yol, köprü, hamam gibi kalıntılar, aletler, madeni paralar gibi arkelojik eserler ve seyahatname, kitabe gibi yazılı kaynaklar kastedilmektedir).




    Selçuklu Devletinin yıkılışında Moğol akınlarının dönemi inkar edilmemekle birlikte, özellikle 1250-1350 yılları arasındaki yüzyılda Anadolu'nun kurak bir iklim periyodunda bulunması (1277 ve 1299 yılları aşırı kurak geçmiştir) ve buna bağlı olarak ülkenin hemen tüm verimli arazilerinde görülen çekirge sürülerinin yaptığı tahribat göz ardı edilemez.

    Osmanlılarda ele geçirilen topraklar üçe ayrılıyordu. Yıllık geliri 100.000 akçeden fazla olan parçalara "has", 20.000-100.000 akçe arasındakiler "zeamet" ve 20.000 akçeden az olanlara ise "timar" adı verilmiştir.
    16 Aralık 2009
    #1
  2. slm ben kırsal yerleşme düzeni ile ilgili bir makale arıyorum yardımcı olabilir misiniz?teşekkürler..
    7 Ekim 2010
    #2
soru sor